Serbest Görüş

90’lardan bugüne süren cezasızlık 


Hafıza Merkezi’nden Avukat Esra Kılıç faili meçhuller ve zorla kaybetmeler üzerine gazetemize konuştu:

  • ‘Bizim için önemli olan yalnızca dava sayıları değil; geride kalanların adalet arayışını görünür kılmak ve cezasızlığın nasıl sistematik hale geldiğini ortaya koyabilmek. Bu nedenle sadece ceza adaleti değil, onarıcı adalet üzerine de çalışıyoruz’
  • ‘Bu hikâyelerin nasıl görünmez bırakıldığını görmek çok sarsıcı. Bu ihlallerle yüzleşmenin toplumsal barış açısından çok önemli olduğuna inanıyorum. Çünkü bu mesele yalnızca mağdurların değil, bütün toplumun meselesi’
  • ‘Türkiye’nin kendi dinamiklerine özgü, toplumsal ve tarihsel gerçekliğine uygun mekanizmalar kurulabilir. Çünkü ailelerin beklentisi yalnızca cezalandırma değil; aynı zamanda hakikatin tanınması ve yüzleşme iradesinin ortaya çıkması’

Roni Nasır Kaya

Türkiye’de özellikle 1990’lı yıllarda yaşanan zorla kaybetmeler, faili meçhul cinayetler ve ağır insan hakları ihlalleri aradan geçen yıllara rağmen hâlâ toplumun en ağır yüzleşme başlıklarından biri olmaya devam ediyor. Yakınlarını kaybeden ailelerin adalet arayışı sürerken, cezasızlık politikaları da hem hukuki hem toplumsal boyutlarıyla tartışılmayı sürdürüyor. Hafıza Merkezi ise yıllardır yürüttüğü çalışmalarla zorla kaybetmelerden yaşam hakkı ihlallerine, hafızalaştırma çalışmalarından onarıcı adalet tartışmalarına kadar birçok alanda hakikat ve yüzleşme mücadelesine katkı sunuyor. Hafıza Merkezi Hukuk Çalışmaları Programı’ndan Avukat Esra Kılıç ile Türkiye’de cezasızlık politikalarını, faili meçhul dosyalarını, çözüm süreci tartışmalarını ve toplumsal hafızanın geleceğini konuştuk.

  •  Hafıza Merkezi olarak yola çıkarken kendinize nasıl bir çalışma alanı seçtiniz ve bu başlıkları neye göre belirlediniz?

Hafıza Merkezi 2011 yılında kuruldu. Daha ilk günden, yüzleşme ekseninde odaklanılması gereken en temel alanlardan birinin Kürt meselesi olduğunu düşündük. Çatışma dönemleri ve otoriter yönetimler boyunca yaşanan ağır insan hakları ihlalleriyle geçiş dönemi adaleti perspektifiyle hesaplaşmaya katkı sunmayı amaçladık. Bu nedenle çalışmalarımıza 1990’lı yıllardaki zorla kaybetmeler üzerine yoğunlaşarak başladık. Türkiye’nin geçmişle yüzleşmesi açısından en kritik alanlardan birinin zorla kaybetmeler olduğunu düşündük. Çünkü bu suçlar yalnızca bireylere değil, toplumsal hafızaya da yönelmişti. Ancak aynı zamanda en görünmez bırakılan alanlardan biriydi. Bu nedenle sahada ailelerle görüşmeler yaptık, araştırmalar yürüttük ve yaklaşık 500 zorla kaybedilmeye ilişkin bir veri tabanı oluşturduk. Ardından bu veriler üzerinden meselenin hukuki ve sosyolojik boyutlarını inceleyen çalışmalar geliştirdik.

  • Peki, çalışmalarınız sadece 90’lı yıllarla mı sınırlı kaldı, yoksa yakın tarihe de uzanıyor mu?

Zorla kaybetmelere dair çalışmalarımız sürerken, 90’lardan 2000’lere devreden devlet şiddeti bakiyesini anlamaya çalıştık. Bu nedenle izleme çalışmalarımızın kapsamını zamanla genişlettik. Özellikle Kürt illerinde çocuklara ve gençlere yönelik güvenlik politikaları kaynaklı yaşam hakkı ihlallerini hem hukuki hem sosyolojik boyutlarıyla ele aldık. Zırhlı araç ölümleri, gösteriler sırasında kolluğun ölümcül güç kullanımı, operasyonlar ve dur ihtarı kaynaklı yaşam hakkı ihlalleri ve son olarak mayın ve patlamamış askeri mühimmat kaynaklı ölümler gibi ihlal kategorilerini da izleme çalışmalarımıza dahil ettik. Böylece devlet şiddetinin farklı biçimleri karşısında yargının nasıl bir tutum aldığını, geride kalanların adalet mücadelelerini daha bütünlüklü biçimde analiz etme imkânı bulduk.

Bugün çalışmalarımızın odağını ağırlıklı olarak Kürt meselesi etrafında şekillenen yaşam hakkı ihlalleri oluşturuyor. Bunun yanında hafızalaştırma, gençlik ve barış çalışmaları ile hak savunucularına yönelik yargısal taciz ve baskılar üzerine de çalışıyoruz.

  • Şimdiye kadar toplam kaç dosya üzerinde çalışma yürüttünüz? Kamuoyuna yansıyan somut veriler nelerdir?

Biz meseleye yalnızca sayılar üzerinden yaklaşmıyoruz. Asıl olarak yargının bu ihlaller karşısında nasıl bir tutum aldığını, cezasızlığın hangi hukuki ve politik zemin üzerinde şekillendiğini anlamaya çalışıyoruz. Bugün zorla kaybetmelere ilişkin veri tabanımızda yaklaşık 500 kişinin hikâyesi ve hukuki süreci yer alıyor. Bu verilerden hareketle 84 kişiye ilişkin açılmış 12 büyük davayı yakından takip ettik. Aynı şekilde 2000’li yıllarda çocuk ve genç ölümlerine ilişkin davaları da izlemeyi sürdürüyoruz. Bizim için önemli olan yalnızca dava sayıları değil; geride kalanların adalet arayışını görünür kılmak ve cezasızlığın nasıl sistematik hale geldiğini ortaya koyabilmek. Bu nedenle sadece ceza adaleti değil, onarıcı adalet üzerine de çalışıyoruz.

  • Takip ettiğiniz bu dosyaların her birinin ayrı bir hikâyesi var. Sizi en çok etkileyen, kamuoyunun belki de tam bilmediği nasıl bir hafıza aktarımı var?

Öncelikle herkesin zorlakaybetmeler.org ve davaları takip ettiğimiz failibelli.org sitelerini ziyaret etmesini isterim. Çünkü orada yer alan insanlar yalnızca birer sayı değil; her birinin bir hayatı, ailesi ve hikâyesi var. Bu hikâyelerin nasıl görünmez bırakıldığını görmek çok sarsıcı. Bu ihlallerle yüzleşmenin toplumsal barış açısından çok önemli olduğuna inanıyorum. Çünkü bu mesele yalnızca mağdurların değil, bütün toplumun meselesi. Yakın zamanda takip ettiğimiz davalardan birini anlatan Dargeçit belgeselini çektik. Filmde zorla kaybedilen Davut Altınkaynak’ın babası Abdülaziz Altınkaynak’ın, dava beraatle sonuçlandıktan sonra adliye önünde söylediği bir cümle beni çok etkiledi: “Ben ölsem, çocuklarım bu davanın peşinden devam edecek.” Bu cümle aslında ailelerin adalet arayışındaki ısrarını ve hafızayı taşıma kararlılığını gösteriyor. Bizim için de bu mücadeleye destek olmak bir haysiyet meselesi.

  • Peki, bu faili meçhul ya da zorla kaybetme dosyalarında yargı süreci nasıl işliyor? Ailelerin hukuktan beklentisi nedir ve bu davalar gerçekten bir sonuca ulaşıyor mu?

Yakınları zorla kaybedilen, köyleri yakılan ya da boşaltılan kişiler OHAL şartlarının ve Kürt illerinde yürütülen savaş politikasının yarattığı baskıyı aşarak adli makamlara başvursa dahi, dosyalar ya sürüncemede bırakılıyor ya da kapatılıyordu. Bunun üzerine bazı mağdurlar şikâyetlerini Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) taşıdı. AİHM, başvurularda yaşam hakkının, işkence ve kötü muamele yasağının, kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkının, etkili başvuru hakkının ve mülkiyet hakkının ihlal edildiğine dair çok sayıda karar verdi. Fakat ne yazık ki bu ihlal kararları, faillerin ve devlet içindeki suç örgütlerinin cezalandırılması için etkili olmadı.

  • 2000’li yılların başında geçmişle yüzleşme adına bir umut doğmuştu. O süreç nasıl evirildi ve açılan davalar nasıl sonuçlandı?

2000’li yılların başında AB uyum süreci, OHAL’in kaldırılması ve uluslararası sözleşmelerin imzalanması mağdurlarda önemli bir umut yarattı. Ergenekon ve 12 Eylül davaları sırasında ortaya çıkan tanıklıklar da bazı zorla kaybetme dosyalarının yeniden açılmasını sağladı.

Bu süreçte 84 kişiye ilişkin 12 büyük dava açıldı. Ancak ne yazık ki zaman içinde bu davalar da aynı cezasızlık pratiği içinde sonuçlandı. Bir kısmı beraatle, bir kısmı ise zaman aşımıyla kapandı. Bugün geldiğimiz noktada, takip ettiğimiz zorla kaybetme davalarının hiçbirinde etkili bir hesap verebilirlik sağlanmış değil.

  • Adalet Bakanlığı’nın yakın zamanda kurduğu “Faili Meçhul Suçları Araştırma Daire Başkanlığı” adımını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Böyle bir birimin kurulmasını önemli bir gelişme olarak değerlendiriyoruz elbette. Fakat öncesinde Adalet Bakanı Akın Gürlek’in faili meçhul suçlara ilişkin yaptığı açıklamalara baktığımızda daha çok kadınlara ve çocuklara yönelik, toplumsal hassasiyeti yüksek suçların öne çıkarıldığını görüyoruz. Biliyorsunuz bu daire başkanlığı da özellikle Gülistan Doku dosyasıyla birlikte gündeme gelmişti. Ama Türkiye’de faili meçhul suçlar ve cezasızlık meselesi konuşulduğunda, ilk akla gelenler yalnızca kadınlara ve çocuklara yönelik suçlar değil; özellikle 1990’lı yıllarda OHAL bölgesinde yaşanan zorla kaybetmeler, yargısız-keyfi infazlar ve devlet görevlilerinin sorumluluğunun bulunduğu ağır insan hakları ihlalleri oluyor. Dolayısıyla bu birim altındaki çalışmaların neyi kapsayacağı belirleyici olacak.

Hafıza Merkezi olarak hem 90’lı yıllardaki zorla kaybetme ve yargısız infazlara ilişkin yaptığımız çalışmalar hem de 2000’lerde yaşam hakkına ilişkin yaptığımız çalışmalar ağır insan hakları ihlallerinde Türkiye’deki cezasızlığın yapısal bir sorun alanı olduğunu gösteriyor. Bu bağlamda, yeni kurulan birimlerin varlığı, aynı zamanda Türkiye’de etkili yargı süreçlerinin işletilemediğinin ve cezasızlığın süreklilik arz ettiğinin örtük bir kabulü anlamına geliyor. Bu nedenle bugün atılan adımların gerçek bir dönüşüm yaratıp yaratmayacağını belirleyecek olan şey, bu süreçlerin geçmişte cezasız bırakılmış zorla kaybetmeleri, yargısız infazları ve diğer ağır insan hakları ihlallerini de kapsayacak şekilde genişleyip genişlemeyeceği olacak. Aksi halde bunun sembolik bir girişim olarak kalma riski çok güçlü.

  • Yeniden gündeme gelen çözüm süreci tartışmaları bağlamında, faili meçhul cinayetler ve kayıplar konusunda nasıl bir yol haritası izlenmeli?

Adalet meselesine yalnızca mahkeme salonları üzerinden bakmamak gerekiyor. Hafıza Merkezi’ni kurarken geçiş dönemi adaleti perspektifini esas aldık. Bu nedenle hakikat komisyonları gibi mekanizmaların çok önemli olduğunu düşünüyoruz. Onarıcı ve dönüştürücü adalet perspektifinden bu konuları yeniden ele aldığımız bu günlerde başkaca mekanizmaların da ne kadar hayati olduğunu gördük.  Türkiye’nin kendi yerel dinamiklerine özgü, toplumsal ve tarihsel gerçekliğine uygun mekanizmalar kurulabilir. Çünkü ailelerin beklentisi yalnızca cezalandırma değil; aynı zamanda hakikatin tanınması, yaşananların kabul edilmesi ve bir yüzleşme iradesinin ortaya çıkmasıdır.

  •  Peki ya işin ekonomik ve sosyolojik boyutu, yani bahsettiğiniz onarıcı adalet bunun neresinde duruyor?

1990’lı yıllarda çok sayıda aile köylerinden zorla göç ettirildi, evlerini ve geçim kaynaklarını kaybetti. Yakınlarını kaybeden insanlar aynı zamanda yıllarca ağır ekonomik ve sosyal yıkımlarla yaşamak zorunda bırakıldı. Bu nedenle yüzleşme süreçlerinin içinde mutlaka onarıcı adalet mekanizmaları ve tazminat politikaları da yer almalı. Bunun yanında eğitim müfredatlarının güncellenmesi, hakikate dayalı bir tarih anlatısının kurulması ve hafıza mekânlarının oluşturulması gerekiyor. Barışın toplumsallaşması ve kalıcı hale gelmesi için geçmişle yüzleşmek kaçınılmazdır.

Kürtlerin bunca yakıcı süreç, katliam ve ağır bedellerden sonra kendi hafıza ve arşivlerine yeterince sahip çıkabildiğini, bunu görünür kılabildiğini düşünüyor musunuz?

Kürtler çok uzun yıllara yayılan ağır bir savaş ve yıkım deneyimi yaşadı. Çalışmalarımızda gördüğümüz şey, devlet şiddetinin farklı dönemlerde farklı biçimlerde ama süreklilik içinde devam ettiği. 80’ler işkenceyle, 90’lar zorla kaybetmelerle, 2000’ler ise kolluk şiddetiyle anılıyor.

İnsanlar bu kadar kesintisiz travmalar yaşarken hafızayı korumak ve kayıt altına almak da çok zorlaşıyor. Yakın tarihe ilişkin yaptığımız görüşmelerde insanlara 2005’i, 2006’yı sorduğumuzda doğrudan 2015’i anlatmaya başlamaları da bunu gösteriyor.

Bu nedenle kimseyi yeterince hafıza üretmediği için eleştiremeyiz, böyle bir hakkımız da yok. Önemli olan, bu çalışmaların sürdürülmesi ve hakikatlerin gelecek kuşaklara aktarılmasıdır. Hafızayı canlı tutmak uzun soluklu bir toplumsal inşa sürecidir.

Kaynak: Yeni Yaşam Gazetesi
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

Exit mobile version