Site icon Serbest Görüş

Zayıfların imparatorluğu: Saray boşalır, taşlar konuşur

Yüksel Durgut


YÜKSEL DURGUT | YORUM

Bir şehir, bir medeniyetin yükseldiği, sonra da sessizce çöktüğü bir sahne olarak hafızlarda kalır. Bir taş, bir sütun, bir nehir kenarı, insanın içine işleyen bir hikâyenin başlangıcıdır.

Endülüs işte böyle bir coğrafya. Ne tamamen doğudur ne tamamen batı. İkisinin de hem en iyi yanlarını, hem de en kötü yanlarını içinde barındırır. Size, taşların arasından, bir imparatorluğun çöküşünün sessizliğinden bahsedeceğim. Böylece belki kendi dünyanıza, kendi zamanınıza dair bir şeyler bulursunuz içinde. Çünkü tarihin, hiçbir zaman sadece geçmişte olup bitenlerden ibaret olmadığını anlayacaksınız.

KÖTÜ DEĞİLDİ, ZAYIFTI

Tarih, bir imparatorluğun çöküşünü gürültüyle hatırlar. İşgal orduları, yıkılan surlar, yağmalanan hazineler, bir başkentin önce ateşe, sonra unutulmaya yüz tuttuğu o son gece. Oysa asıl çöküş sessizdir. Yıkım, duvarlardan değil, o duvarların ardındaki insanın artık bir şeylere inanmayı bıraktığı an başlar. Öyle birikir ki bu sessizlik, kimse fark etmez. Bir gün bakarsınız, her şey yerli yerindedir: saraylar ayakta, bayraklar dalgalanıyor, liderler konuşuyor, gazeteler çıkıyor, sokaklarda hayat devam ediyor…

Ama o “şey” yoktur. Adını koyamazsınız. Güç dersiniz, değildir. İtibar dersiniz, eksiktir. Ruh dersiniz… işte en çok o eksiktir. Ve tam o noktada tarih başlar.

Roma’nın çöküşünü anlatanlar hep dışarıdan gelen kavimleri işaret eder. Oysa asıl gedik içeriden açılmıştı. Ünlü İngiliz tarihçi Edward Gibbon, İmparator Commodus’u anlatırken bir cümle kurar ki bir imparatorluğun ölüm raporu gibidir: “Kötü değildi, zayıftı.” Zayıf.

Bu kelimeyi hafife almayın. Kötülük bazen sınır tanır, ama zayıflık hiçbir sınır bilmez. Filozof imparator Marcus Aurelius’un oğlu Commodus, babasının bıraktığı devasa mirası ne omuzlayabildi ne taşıyabildi ne de yönetebildi. Onu bir sahneye, bir gösteriye dönüştürdü. Gladyatörlerle dövüştü ama kimsenin ona zarar vermesine izin vermedi. Zaferleri planlıydı. Risk yoktu. Gerçek yoktu. Roma tarihçisi Cassius Dio’nun satırları noktayı koyar: “Saftı” der, ama o saflık onu başkalarının elinde bir araca çevirdi.

Bir imparatorluk için en tehlikeli anın aslında yanlış karar vermek değil, karar verememek olduğu öğretilir. Çünkü o an güç dışarıdan değil, içeriden çözülmeye başlar.

ÇOCUK GİBİ AĞLA

Akşam güneşinin taşları kızıl bir renge boyadığı, tepeden bakıldığında insana “her şey çoktan bitmiş” hissi veren bir başka coğrafya var: Granada. Şehrin çıkışında bir tepe vardır. Adı “El Suspiro del Moro”. Mağripli’nin son nefesi. Rivayete göre, 1492’nin Ocak ayında, son Nasri sultanı Ebu Abdullah (Batı’nın ona verdiği adla Boabdil) atını orada durdurur. Arkasına bakar. Alhambra hala yerindedir. Saray gitmemiştir ama iktidarı yıkılmıştır.

Annesi: “Bir erkek gibi savunamadığın ülke için şimdi bir çocuk gibi ağla.” diyerek seslenir. Bu, bir medeniyetin kendi kendine yazdığı son satırdır.

Oysa bu yükseliş böyle bitmemeliydi. Çünkü Endülüs bir zamanlar Kurtuba’da ışık saçıyordu. Avrupa’nın büyük kısmı karanlık çağlarını yaşarken, Kurtuba’da geceler aydınlıktı. Sadece kandillerle değil; akılla, bilimle, merakla aydınlıktı. Yetmiş kütüphane vardı şehirde. Paris’in nüfusu yirmi bini bulmazken Kurtuba yarım milyona yaklaşmıştı.

Sokaklar taş döşeliydi, çöp toplama sistemi vardı, evlerde akan su vardı. Ve Müslümanlar, Yahudiler, Hristiyanlar aynı sokaklarda yürüyor, aynı çarşılarda alışveriş yapıyor, aynı şehirde düşünüyordu.

MEDENİYET BİRİBİRİNE TAHAMMÜLLE KURULUR

Kurtuba Ulu Camii’ne, Mezquita’ya girdiğinizde insanın dili tutulur. Abartı değil. Sekiz yüz elli altı sütunun oluşturduğu o ormanda yürürken insan kendini hem küçük hem anlamlı hisseder. Kırmızı ve beyaz kemerler sonsuzluğa açılan bir kapı gibi uzanır. Ama, o sütunların ortasında bir katedral yükselir. Aynı çatı altında iki medeniyet. 1236’da Kastilya Kralı III. Fernando Kurtuba’yı fetheder, cami kiliseye çevrilir. Ama taşlar yerinde kalır.

Bir zamanlar o şehirde filozof İbn Rüşd düşünüyordu, Yahudi düşünür Musa bin Meymun yazıyordu. Aynı şehirde, aynı sokakta, aynı pazardan alışveriş yapıyorlardı.

Bugün bu bize “medeniyet” gibi geliyor, çünkü artık yok. Bir medeniyet, sadece binalarla değil, insanların birbirine tahammül edebilmesiyle kurulur. Ve çoğu zaman o tahammül kaybolduğunda çöker.

Kurtuba’nın o aydınlık dünyasından, daha karmaşık bir başka şehre, Sevilla’ya doğru düşünceler yol alır. Orada bir kule vardır: Giralda. 12. yüzyılda Muvahhidler tarafından minare olarak inşa edilmiş. Müezzinler atlarıyla rampalardan çıkar, ezanı şehrin dört bir yanına duyururlarmış. Şimdi aynı kule bir çan kulesi.

Guadalquivir nehri boyunca yürüdüğünüzde, bir zamanlar bu nehrin altınlarla dolu gemileri taşıdığını hatırlarsınız. Altın Kule o gemilerin getirdiği servetin sessiz tanığıdır. Ama Sevilla’nın asıl hazinesi o nehirde değil, daracık sokaklarında saklıdır. Santa Cruz mahallesi. Beyaz badanalı duvarlar, her köşe başında bir aşk hikâyesi, her dar geçitte bir şiir yazılmıştır.

Akdeniz’in kıyısında bir başka durak Malaga, Fenikelilerin M.Ö. 770’te “Malaka” adıyla kurduğu bu liman şehridir. Adını tuzlanmış balıktan alır. Çünkü Akdeniz’in dört bir yanına gönderilen tonlarca balık bu limandan yola çıkardı. Yani bugünün turistik cenneti, aslında binlerce yıl önce bir gıda fabrikasıydı.

Malaga aynı zamanda Picasso’nun şehridir. Büyük usta bir keresinde: “Bir ressamın gözüyle bakmayı öğrendiğim her şeyi Malaga’ya borçluyum.” demiştir. O beyaz evler, o dar sokaklar, o Akdeniz ışığı… Hepsi onun paletine renk olmuştur.

DAHA ÖTESİ VAR MI?

Duvarlarında “Allah’tan başka galip yoktur.” yazar. Hemen yanında V. Carlos’un sarayında başka bir motto vardır: “Plus Ultra (Daha ötesi var)”. Bir zamanlar Cebelitarık Boğazı’na “Hercules Sütunları” denir ve “Non Plus Ultra (Ötesinde bir şey yok)” diye anılırdı. Ama Amerika keşfedilince dünyanın ötesi de oldu. İşte o “Non” düştü, “Plus” kaldı. Bir medeniyet “son” derken diğeri “devam” demeye başlar. Ama o düşen “Non” aslında hafızadır. Kaybolanın hatırasıdır.

V. Carlos sarayını inşa eden mimar Pedro Machuca İslam eserlerinin şifresini çözer. Michelangelo ve Rafael gibi devlerle çalışmış bir sanatçıdır. Ama Alhambra’nın büyüsüne kapılır ve bir Hristiyan imparatora yaptığı sarayın temeline İslam mimarisinin geometrik oranlarını, ikinin karekökünü gizlice işler.

Mağlup edilmiş bir medeniyetin matematiksel ruhunu oraya hapseder. “Unutmayın” der gibidir: “Bu toprakların bir ruhu var ve ben o ruhu bu duvarlara gizledim.” Fatihler gelir geçer ama ustaların ellerinden sızan o inat, o hayranlık, o saygı yok olmamıştır.

Endülüs’ü gördükten sonra size bunları neden mi yazıyorum? Çünkü Endülüs bana bir şey öğretti: Medeniyetler bir günde kurulmaz, bir günde de yıkılmaz. Ama bir gün gelir, bir tepeye çıkılır, arkaya bakılır ve her şey geride kalır.

Geriye ne kalır? Bir şehir mi? Hayır. Bir his. Bir nefes. Cordoba’da bir camide iki inanç yan yana duruyor. Sevilla’da bir minare çan kulesi olmuş. Granada’da bir saray kaybedenin gözyaşlarıyla hala kızıl. Malaga’da bir tersane balık pazarına dönüşmüş.

Tarih, çoğu zaman gürültüyle değil, bir birikmeyle çöker. Öyle birikir ki kimse fark etmez. Boşalmış bir yapıyı yıkmaya gerek yoktur. O zaten devrilmeye hazırdır. Roma çökerken herkes fark etmedi. Endülüs sona ererken hayat devam ediyordu.

Ve bir gün bir tepeye çıkarsınız, arkaya bakarsınız, bir saray görürsünüz. Belki sizin yaptığınız, belki sizin savunduğunuz, belki uğruna sustuğunuz. Ama artık sizin değildir. İşte o an anlarsınız: Saraylar yıkılmaz önce. Saraylar boşalır. Sonra içinde kim varsa, onunla birlikte tarihe karışır. Ve o taşlar, en sonunda, konuşur.

İyi Bayramlar!

Kaynak: Tr724
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

Exit mobile version