Site icon Serbest Görüş

Sandık var, iktidar yok: Erdoğan, CHP’yi neden kapatmıyor?

Sandık var, iktidar yok: Erdoğan, CHP’yi neden kapatmıyor?


Erdoğan CHP’yi kapatmıyor çünkü kapatmaya gerek yok. Modern otoriter rejimler muhalefeti yok etmez, şekillendirir ve sınırlarını çizer. Sandık var, seçim heyecanı var, muhalefet ekranlarda; ama iktidarı gerçekten değiştirecek kapasite çoktan törpülendi. Hangi muhalefetin yükseleceği, hangisinin tasfiye edileceği, hangi sınırlar içinde konuşulacağı rejim tarafından belirleniyor. Yargı artık hukuk kurumu değil, siyasal mühendislik aracı. Erdoğan rejimi artık sadece devleti değil, muhalefeti de yeniden tasarlıyor. Türkiye’de yaşanan tam olarak budur.

ADEM YAVUZ ARSLAN | YORUM

Türkiye uzun süredir sıradan bir iktidar-muhalefet gerilimi yaşamıyor. Aslında çok daha derin, rejimin karakterini ilgilendiren bir dönüşümün içinden geçiyor. Bu nedenle son dönemde CHP merkezli yürüyen operasyonları yalnızca belediye soruşturmaları, hukuki süreçler ya da günlük siyasi polemikler üzerinden okumak eksik kalır. Çünkü ortada klasik anlamda bir siyasi rekabetten çok, muhalefeti yeniden biçimlendirmeye dönük sistematik bir müdahale var.

Bugün Türkiye’de yaşananları anlayabilmek için gündelik tartışmaların biraz dışına çıkmak lazım. “Kim ne dedi?”, “hangi belediyeye operasyon yapıldı?”, “parti içinde kim kimin yanında?” gibi başlıklar elbette önemli. Ancak bunlar büyük resmin sadece görünen kısmı. Asıl mesele, Erdoğan rejiminin son on yılda nasıl bir siyasal model kurduğu ve bu model içinde muhalefete nasıl bir rol biçtiği. Tam da bu noktada siyaset biliminin önemli kavramlarından biri devreye giriyor: “düzen muhalefeti.”

Muhalefetin makbul olanı

Modern otoriter rejimler artık eski tip diktatörlükler gibi çalışmıyor. Sandığı tamamen kaldırmıyorlar, muhalefeti bütünüyle yasaklamıyorlar, parlamentoyu kapatmıyorlar. Tam tersine; seçimleri koruyarak kontrollü bir muhalefet alanı oluşturuyor ve böylece “demokrasi devam ediyor” görüntüsü üretiyorlar. Çünkü çağımızda tamamen baskıya dayalı bir sistem kurmanın maliyeti çok yüksek. Sürekli korku üretmek zorundasınız. Devasa güvenlik aygıtları gerekiyor. Ekonomik krizler rejimi kırılgan hale getiriyor. Bu yüzden yeni nesil otoriterlikler için en işlevsel model “kontrollü seçimli otokrasi” haline geldi. İnsanlar sandığa gidiyor. Muhalefet televizyonlara çıkıyor. Partiler miting yapıyor. Parlamento çalışıyor gibi görünüyor. Finalde rejim hem içeride hem dışarıda şu mesajı veriyor: “Diktatörlük olsa bunlar mümkün olabilir miydi?”

Recep Tayyip Erdoğan yıllardır Batı başkentlerinde tam olarak bu savunmayı yapıyor. Türkiye’de hukuk devleti, basın özgürlüğü ya da demokratik standartlar eleştirildiğinde cevabı değişmiyor: “Ben seçimle geldim, halk arkamda.” Oysa artık mesele seçim yapılıp yapılmaması değil; seçimlerin gerçekten iktidarı değiştirecek kapasiteye sahip olup olmadığı.

Uluslararası demokrasi endeksleri uzun süredir Türkiye’yi liberal demokrasi olarak tanımlamıyor. Ülke artık “rekabetçi otoriter rejim” ya da “seçimli otokrasi” kategorisinde değerlendiriliyor. Hatta son dönemde yaşananlar, Türkiye’nin daha sert bir otoriter aşamaya geçtiğini gösteriyor. Buna rağmen seçim heyecanı sürüyor. Katılım oranları hâlâ yüzde 80’lerin üzerinde. İnsanlar seçim geceleri ekran başında sonuç takip ediyor. Muhalif seçmen hâlâ “bu seçim son seçim olabilir” psikolojisiyle sandığa gidiyor. Erdoğan rejiminin en büyük başarısı tam burada yatıyor: Toplumun önemli bir kesimini, seçim yoluyla değişimin hâlâ mümkün olduğuna inandırabilmek.

Çünkü modern otoriterliklerin meşruiyet kaynağı tam olarak budur. Rejim seçimleri tamamen göstermelik hale getirmez; fakat aynı zamanda gerçek bir iktidar değişiminin önüne geçecek bütün mekanizmaları da sistematik biçimde inşa eder.

Erdoğan’ın ideal muhalefeti nasıl bir muhalefet?

Erdoğan açısından en tehlikeli muhalefet, yalnızca AKP’yi seçimde yenmeyi hedefleyen değil; rejimin bütün güç mimarisini tartışmaya açan muhalefettir. Çünkü mesele sadece seçim kazanmak değildir. Rejimin asıl kırmızı çizgisi, Cumhurbaşkanlığı sisteminin meşruiyetinin sorgulanması, yargının siyasallaşmasının sürekli gündemde tutulması, güvenlik bürokrasisinin denetlenebilir hale getirilmek istenmesi ve 15 Temmuz sonrası kurulan yeni devlet düzeninin tartışmaya açılmasıdır. Buna medya-yargı-sermaye ilişkilerinin görünür kılınması ve devlet içindeki çıkar koalisyonlarının deşifre edilmesi de eklenebilir.

İşte tam bu noktada iktidarın refleksi sertleşir. Çünkü Erdoğan rejimi açısından tehdit, yalnızca siyasi iktidarın el değiştirmesi değil; rejimin taşıyıcı kolonlarının sorgulanmaya başlamasıdır. Bu alanlara dokunulmadığı sürece yüksek perdeden Erdoğan eleştirisi yapılabilir, ekonomik kriz konuşulabilir, hatta yolsuzluk iddiaları bile belli ölçülerde gündemde tutulabilir. Ancak rejimin çekirdeğine temas edildiğinde tablo değişir. Baskı mekanizması devreye girer, hukuk siyasallaşır ve muhalefet üzerindeki müdahale görünür hale gelir.

Erdoğan neden CHP’yi kapatmıyor?

Bugün yaşananları anlamak için asıl kritik soru şu: Erdoğan neden CHP’yi tamamen tasfiye etmiyor? Çünkü rejim açısından CHP’nin yok edilmesi değil, kontrollü biçimde sistem içinde tutulması daha işlevsel. Seçimlerin “gerçek” görünmesi için güçlü bir ana muhalefete ihtiyaç var. Muhalefetin tamamen etkisizleştiği bir yerde seçimlerin inandırıcılığı da çöker. Bu nedenle Erdoğan rejimi uzun süredir CHP’yi ortadan kaldırmaktan çok yeniden şekillendirmeye çalışıyor. Son dönemde CHP’ye yönelik operasyonları sadece belediye soruşturmaları olarak okumak bu yüzden yetersiz kalıyor. Asıl hedef, muhalefetin sınırlarını yeniden çizmek. Hangi aktörlerin yükseleceği, hangilerinin sistem dışına itileceği, hangi muhalefet biçiminin “makbul” kabul edileceği yeniden belirleniyor.

Bu modelin ilk ayağı, muhalefetin enerjisini sürekli seçim takvimine yönlendirmek. Türkiye’de yıllardır aynı slogan dolaştırılıyor: “Bu seçim çok kritik”, “bir sonraki seçimde gidiyorlar”, “sandığı bekleyin…” Böylece toplumsal öfke kontrollü biçimde seçim süreçlerine aktarılıyor. Sokak siyaseti marjinalize ediliyor. Sivil itaatsizlik kriminalize ediliyor. Rejimin sınırlarını aşan demokratik talepler ise “provokasyon” olarak etiketleniyor. Muhalefet zamanla bir toplumsal dönüşüm hareketi olmaktan çıkıp devasa bir seçim organizasyonuna dönüşüyor. Oysa otoriter rejimlerde seçimler çoğu zaman iktidar değişiminin değil, rejimin meşruiyet üretim mekanizmasının parçasıdır.

“Makbul muhalif” üretmek

Erdoğan rejiminin ikinci büyük stratejisi “makbul muhalif” üretmek. Bazı siyasetçiler sürekli görünür kılınıyor. Bazıları sistematik biçimde kriminalize ediliyor. Bazı isimler ekranlarda tutulurken bazıları tamamen tasfiye ediliyor. Bazı dosyalar hızla ilerlerken bazılarına dokunulmuyor. Bu ayrım tesadüfi değil. Çünkü rejim açısından önemli olan, muhalefetin hangi sınırlar içinde konuşacağıdır. Kürt meselesinde hangi dilin kullanılacağı, güvenlik bürokrasisinin ne kadar sorgulanacağı, 15 Temmuz sonrası düzenin hangi ölçüde tartışılacağı ya da devlet içindeki yapıların ne kadar görünür kılınacağı rejimin çizdiği sınırlar arasında yer alıyor.

Bu sınırların dışına çıkan aktörler ise hızla “terör”, “ajanlık”, “milli güvenlik tehdidi” ya da “darbe” söylemleriyle sistem dışına itiliyor. Türkiye’de “sistem dışı”nın çoğu zaman Silivri anlamına geldiğini ayrıca söylemeye gerek yok.

Muhalefeti parçalamak: Rejimin en etkili yöntemi

Otoriter rejimler için birleşik muhalefet en büyük tehdittir. Bu nedenle kutuplaşma sadece iktidar ile muhalefet arasında değil, muhalefetin kendi içinde de sürekli beslenir. Türkiye’nin son yıllardaki siyasi gerilim hatlarına bakmak yeterli: CHP–DEM gerilimi, milliyetçi–liberal ayrımı, seküler–muhafazakâr kutuplaşması ya da “yerli ve milli muhalefet” ile “gayri milli muhalefet” ayrımı… Bu fay hatları bilinçli biçimde diri tutuluyor. Çünkü parçalı muhalefet, yönetilebilir muhalefettir.

Son dönemde CHP’li belediyelere yönelik operasyonların en kritik boyutu burada ortaya çıkıyor. Bu süreçler yalnızca hukuki soruşturmalar değil; aynı zamanda siyasal alanı yeniden dizayn etme girişimleri. Kimlerin yükseleceği, kimlerin tasfiye edileceği, hangi siyasi figürlerin “makbul” hale getirileceği ve kimlerin korkutulacağı bu süreçlerle belirleniyor. Modern otoriterliklerde yargı artık bağımsız bir hukuk kurumu değil; siyasal alanı düzenleyen stratejik bir aparat haline geliyor. 15 Temmuz sonrası en büyük dönüşümün yargıda yaşanması da tesadüf değildi. Çünkü yeni rejimin ayakta kalabilmesi için hukukun bağımsızlığından çok, kontrol edilebilirliği gerekiyordu.

Asıl mesele ihanet değil, işlev

Türkiye’de “düzen muhalefeti” tartışmaları çoğu zaman magazinel seviyeye indirgeniyor. “Kim satıldı? Kim pazarlık yaptı? Kim kontrollü muhalif?” soruları tartışmanın merkezine yerleşiyor. Sinan Oğan kaça satıldı, Ümit Özdağ kaç anlaştı gibi spekülasyonlar bitmiyor. Oysa mesele bireysel niyetlerden çok daha büyük. Asıl soru şu: Hangi siyasal yapı, toplumdaki değişim enerjisini rejimin sınırları içinde tutarak sistemin devamına hizmet ediyor? Çünkü bir muhalefet hareketi bilinçli olarak işbirliği yapmasa bile, ortaya çıkardığı siyasal sonuç itibarıyla rejimin taşıyıcısına dönüşebilir. Türkiye’de bugün yaşanan tam olarak budur. Erdoğan rejimi yalnızca devleti değil, muhalefeti de yeniden tasarlıyor. CHP merkezli yürüyen operasyonların arkasındaki temel mantık da burada yatıyor.

Peki çözüm ne?

Siyaset bilimi literatürüne göre “rekabetçi otoriterlik” ya da “düzen muhalefeti” sorununa tek başına seçimlerle çözüm üretmek mümkün değil. Çünkü bu tür rejimlerde seçim mekanizması çoğu zaman iktidar değişiminin değil, rejimin meşruiyet üretiminin aracı haline geliyor. Bu nedenle literatürde öne çıkan temel yaklaşım, muhalefetin sadece sandığa odaklanan dar seçim stratejisini aşması gerektiği yönünde.

Otoriterleşen rejimlerde demokratik dönüşüm; geniş toplumsal koalisyonlar, bağımsız medya alanları, güçlü sivil toplum baskısı ve uluslararası demokratik dayanışma olmadan gerçekleşmiyor. Yani mesele sadece seçim kazanmak değil; rejimin kontrol ettiği güç mimarisini dengeleyecek alternatif toplumsal ve kurumsal alanlar oluşturabilmek.

İkinci kritik nokta ise muhalefetin, rejimin çizdiği sınırlar içinde siyaset yapma alışkanlığını kırabilmesi. Çünkü otoriter rejimler muhalefeti sürekli savunma pozisyonunda tutar ve gündemi belirleme gücünü elinde toplar. Buna karşı önerilen model ise seçim dönemlerine sıkışmayan, toplumun farklı kesimlerini ortak demokratik hedeflerde buluşturan uzun soluklu demokratik mobilizasyon stratejileri.

Polonya’daki Dayanışma hareketi, Sırbistan’da Slobodan Milošević karşıtı toplumsal seferberlik, Latin Amerika’daki demokratik geçiş deneyimleri ya da son dönemde Macaristan’daki muhalefet tartışmaları bu açıdan önemli örnekler sunuyor.

Yani literatürün söylediği şey aslında oldukça net: Otoriter rejimlerden çıkışın anahtarı yalnızca seçim kazanmak değil; korku iklimini kıran, topluma yeniden siyasal özne olma hissi veren güçlü bir demokratik toplumsal hareket inşa edebilmek. Kısacası keşfedilecek yeni bir Amerika yok. Sorunun ne olduğu da çözüm yollarının ne olduğu da büyük ölçüde biliniyor. Asıl belirsiz olan şey, Türkiye’de bu yolu yürüyecek siyasi ve toplumsal iradenin ortaya çıkıp çıkmayacağı.

Kaynak: Tr724
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

Exit mobile version