Site icon Serbest Görüş

Korku ve vicdan arasında…

Korku ve vicdan arasında…


M. NEDİM HAZAR | YORUM

Meşhur Robinson Crusoe romanını İngiliz yazarı Daniel Defoe şöyle diyor: “Hakikati bulan, başkaları farklı düşünüyorlar diye, onu haykırmaktan çekiniyorsa hem budala hem de alçaktır. Bir adamın ‘Benden başka herkes aldanıyor’ demesi güç şüphesiz; ama sahiden herkes aldanıyorsa o ne yapsın?”

Defoe bu tipolojiye karşı çok sert: Hem alçak, hem budala!

Türk siyasetini anlamak isteyenlere zaman zaman şu soruyu sorasım geliyor: Bir insan hem doğruyu bilip hem de bunu söyleyemiyorsa, bu insanın ahlaki konumu nedir? Suç ortağı mı, kurban mı, yoksa trajik bir figür mü?

Bülent Arınç’ın son açıklamaları bu soruyu zihnimde yeniden canlandırdı.

Eski TBMM Başkanı, katıldığı bir programda, “Bir ülkede 3 milyon kişi terör örgütü üyesi sayılabilir mi? Kim bunlar peki? Filan kitabı okuduğu için, çocuğu falan okula gittiği için, falan bankaya para yatırdığı için… Bunların hepsi legal değil miydi? Başkaları için suç sayılmayan bir şeyin masum insanlar için suç sayılır hale gelmesine kul da razı olmaz Allah da razı olmaz!” demiş.

Evet; söylediği elhak doğru. Ve bu yüzden de dikkat çekici. Çünkü Bülent Arınç, bu coğrafyada “doğruyu söylemek” ile “doğruyu söyleyebilmek” arasındaki derin uçurumu bizzat cisimleştiren bir isim haline geldi artık.

Tayyip Erdoğan, 2002 yılında 74 kişilik bir kadroyla AKP’yi kurdu. O günden bu yana geçen çeyrek asırda, kuruluş kadrosundan geriye neredeyse hiç kimse kalmadı. Kimisi erken dönemde ayrıldı; Erdoğan’ın gerçek yüzünü görmek için fazla zaman gerekmemişti onlara. Kimisi ise partiden uzaklaştırıldı; Ahmet Davutoğlu gibi…

2013 sonrasında Erdoğan hem rotasını hem çevresini değiştirdi. Bugün yanında duranlar, başlangıçta yol arkadaşı olan insanlar değil. Çevresi her geçen gün daha kalınlaşan bir ‘yalakalar’ duvarıyla örülüyor; bu duvar hakikatin içeriye sızmasını engelliyor, Erdoğan’ı gerçeklikten giderek daha fazla koparıyor.

Bu izolasyon salt siyasi değil, epistemolojik bir felakett. Zira iktidar sahipleri etrafındakilerin yüzlerinde sadece onay görmeye başladıklarında, gerçeği görme kapasiteleri de kurumaya yüz tutar.

Bu bağlamda Ahmet Davutoğlu’nun son grup toplantısındaki konuşması önemli bir veri noktası. Davutoğlu, partiden uzaklaştırılmasını hazırlayan “üçlü çete”den söz etmiş ve bunların “kazanmadığı bir seçimin üstüne oturmaya çalışan düşük profilli bir başbakan, hangi yolsuzluklarla Hollanda’da 28 milyar doları olduğu iddialarına bile cevap veremeyen biri ve 90’lı yılların bütün kirli artıklarının faili meçhulleri iktidara taşımak üzere AK Parti’ye sızmış bir İçişleri Bakanı ile kayınpederine dayanarak ülkenin geleceğinde lider olmayı hayal eden maceraperest bir damat” olduğunu ima etmiş.

Yine doğru teşhis. Ama cümle yarım. Çünkü “Peki çetenin başı kim?” sorusunun cevabı verilmiyor. Erdoğan korkusu mu? Hâlâ gözü Erdoğan’da ve bir siyasi beklenti içinde bulunması mı?

İşte tam da burada Davutoğlu vakası ile Arınç vakası birbirinden ayrılıyor.

Ahmet Davutoğlu’nun suskunluğu hesabi bir suskunluk. Kapıyı aralıyor ama içeriye gir-e-miyor; zira hâlâ o kapıdan geri dönemeyeceğini düşünüyor. Erdoğan “gel” dese koşa koşa gidecek, bunu herkes gibi en çok da Davutoğlu biliyor. Bu nedenle onun yarım cümleleri, siyasi ahlaktan değil siyasi hesaptan kaynaklanıyor. Ki bu yüzden seçmeni de bunu hissetti ki; yüzde birlik oy oranında hapsoldu kaldı. Bu rakam bir istatistik değil, bir toplumsal yargıdır esasen…

Bülent Arınç ise farklı bir kategoride duruyor. Kendisi ne AKP’nin içinde ne de dışında. Ne tam eleştiriyor ne de destek veriyor. Söylediklerinde vicdan sesi var; sustuklarında ise korku…

Aslında bu durum siyasi hesabın değil gerçek bir iç çatışmanın tezahürü. Arınç’ın dramı, aslında belirli bir nesil Türk siyasetçisinin dramıdır: Bir zamanlar inandıkları projenin neye dönüştüğünü görüyorlar ama bu dönüşümün kendisiyle bağlantısını koparmanın hem ahlaki hem de pratik maliyeti çok yüksek olduğunun farkındalar. Konuşursan geçmişin de sorgulanır; susarsan vicdanın sızlar.

“Kul da razı olmaz Allah da razı olmaz!” diyebilmek için belli bir cesaret gerekiyor. Arınç bu cümleyi kurabildi. Ama aynı Arınç, şikayetçi olduğu bu zalim düzeni inşa edenlerin arasında yer almıştı. En azından ‘gık’ını çıkarmamıştı! Mahkemelerde binlerce insanın “yasal bankaya para yatırdığı için” mahkûm edildiği bir ülkede TBMM Başkanlığı yapmıştı. O mahkemeler boşlukta kurulmadı; bir siyasi irade onları inşa etti ve o irade Arınç’ın da ortağı olduğu bir iktidarın iradeydi.

Bu yüzden onun söyledikleri hem doğru hem de yetersiz. Hem cesur hem de geç.

Erdoğan’ın çevresini saran ve her geçen gün daha da yükselip kalınlaşan yalakalar duvarı, hakikati görmeyi neredeyse imkânsız kılıyor. Ama bu duvarın dışında kalanlar da hakikati tam söyleyemiyor; kimisi korkudan, kimisi hâlâ beslediği umutlardan, kimisi ise geçmişinin ağırlığından.

Bülent Arınç, Ahmet Davutoğlu, Ali Babacan… Bunların hepsi birer istisnai vaka gibi sunuluyor kamuoyuna. Oysa hepsi aynı sistemin ürünleri. Aralarındaki fark, hesaplarının nasıl tutulduğuyla değil, vicdan ile korku arasındaki dengenin nasıl kurulduğuyla ilgili.

Bülent Arınç şu an o dengenin en kırılgan noktasında duruyor. Zaman zaman vicdan ağır basıyor ve “Allah da razı olmaz!” diyor. Ama bir sonraki adımı atmıyor; atmaya niyeti var mı bilinmez, cesareti var mı o da bilinmez.

İnsanı doğruyu söylemekten alıkoyan iki şey vardır: Hesap ve korku. Hesap ahlaki bir zayıflıktır; korku ise insani bir zaruret. Arınç’ın durumunda ikisi de var ama korku daha ağır basıyor gibi görünüyor. Bu da onu trajik bir figüre dönüştürüyor.

Trajedinin özü ise şu; doğruyu biliyorsun, doğruyu söyleyebiliyorsun ama doğruyu söylemenin gerektirdiği bütünlükle hareket edemiyorsun. Yarım kalan hakikatler ise bazen suskunluktan daha ağır bir yük bindiriyor vicdana.

Bülent Arınç’a acımak mı lazım, saygı duymak mı? Belki ikisi de. Ama şunu söyleyebiliriz: Korku ile vicdan arasına sıkışmış bir insan ne tam anlamıyla hür ne de tam anlamıyla esirdir. Ve bu yarım özgürlük, bazen en ağır cezanın ta kendisidir.

Kaynak: Tr724
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

Exit mobile version