Türkiye artık yalnız ekonomik bir kriz değil, ahlaki bir çürüme yaşıyor. Saray’ın duvarlarından yayılan koku; adalete, hakikate ve halkın hayatına sinmiş durumda. Ve en korkunç olanı ise toplumun çürümeye artık alışmış olması!
M. NEDİM HAZAR | YORUM
Ne muhteşem yazmış Shakespeare Hamlet’te. Sahnenin en karanlık anı; Elsinore kalesinin soğuk surlarında, nöbetçi asker Marcellus gelir ve repliği patlatır: “Kokuşmuş bir şeyler var Danimarka Krallığı’nda.”
Bu cümle aslında bir hikâyeyi aşan bir feryat, bir gözlem, bir haykırıştır. Totaliter rejimlerin ayakları altında ezilen toplum içten içe çürür ve nihayetinde ortalığa korkunç kokular yayılır. Acı olan şudur ki toplum bir süre sonra bu kokuya o kadar alışır ki çürümüşlük artık fark edilmez bile olur. Sanırım Türkiye bu eşiğe gelmiş durumda.
Marcellus’un ağzından çıkan o cümle hiçbir zaman yalnızca bir teşhis değil, bir kâhinliktir aynı zamanda. Saraydaki çürüme henüz herkes tarafından görülmemişken, koku henüz halkın burnuna ulaşmamışken, en alttakilerden biri, surda nöbet tutan bir asker, devletin etinde başlayan kangreni fark eder.
Çürüme her zaman saraydan başlar. Saray çürüdüğünde önce kendi duvarlarına bulaşır, sonra koridorlarına, sonra protokol salonlarına ve nihayet bahçesinin ötesine, kentin sokaklarına, köylünün sofrasına kadar siner. Shakespeare bu sıralamayı dört yüz yıl önce kurmuş. Bugün Ankara’da Külliye’nin duvarlarından sızan kokunun Anadolu’nun bir kasabasındaki bakkalın tezgâhına kadar nasıl ulaştığını anlamak için bu sıralamayı yeniden okumak yetiyor.
Hamlet’te krallık çürür çünkü Claudius öz kardeşini öldürmüş ve cezasız kalmıştır. Türkiye’de cumhuriyet çürüyor çünkü en tepede işlenen siyasal suç hiçbir zaman bir bedele bağlanmadı. Cezasızlık bu ülkede artık gündelik adiyattan şeyler.
17-25 Aralık 2013 soruşturmalarının kapatılması bir sıradan dosyanın kapatılması değil, hukukun en üst basamağında bir kabul töreniydi. O gün hukuk devleti rejimin kapısında öldü ve cesedi hâlâ orada yatıyor. Cesedin kokusu artık Türkiye’nin bütün kurumlarına sinmiş durumda.
Saray nasıl ki kendi suçunu örtmek için yargıyı kendi gölgesine çekmek zorunda kaldıysa, bugün Türkiye’de yargı sarayın gölgesinden çıkamayan bir kurum olmaktan öteye geçemiyor. Anayasa Mahkemesi’nin ve AİHM kararlarının tanınmaması ve daha pek çok benzeri durum beraber okunduğunda ortaya çıkan tablo, hukuk devletinin cesedinin etrafında dönen kurumların görüntüsünü oluşturuyor.
Birikim dergisinde Oya Aydın ve Özlem Kaygusuz bunu “siyasi anayasasızlaştırma süreci” olarak adlandırıyor. Bence çok yerinde bir tanımlama. Anayasa hâlâ duruyor, Anayasa Mahkemesi hâlâ var, hâkimler hâlâ cübbe giyiyor ama anayasal düzen kendi kurumları eliyle aşındırılıyor. Esasen bu durum bir darbeden çok daha sinsi bir çürüme, zira görünüşte değişen bir şey yok. Mahkeme salonları açık, kararlar yazılıyor, dosyalar açılıyor, kapanıyor. Yalnızca artık o kararların artık adaletle ilgisi kalmamış durumda!
Freedom House’un 2026 raporunun en sarsıcı satırı, raporun toplam değerlendirmesinde değil tek bir maddesinde: Türkiye, adil yargılanma hakkı alanında 4 üzerinden “0” puan aldı; sıfır. Bir devlet için bir kuruluş tarafından verilebilecek en sert hüküm budur bence. Ahlatlıbel’deki Anayasa Mahkemesi binasının kapısında yazıyor olması gereken bir not şu olmalı: “Burada adalet aranmamaktadır.”
V-Dem’in 2026 Demokrasi Raporu Türkiye’yi artık “seçimsel otokrasi”den “kapalı otokrasi”ye geçiş yapan ülkeler arasında konumlandırıyor. Türkiye’nin Liberal Demokrasi Endeksi puanı 179 ülke arasında 147. sıraya gerilemiş, son on yılda Seçimsel Demokrasi Endeksi 0,55’ten 0,28’e düşmüş vaziyette. Bu rakamların edebî tercümesi tek cümleyle yapılabilir; Cumhuriyet’in ruhu çoktan mevta olmuş durumda.
Transparency International’ın 2025 Yolsuzluk Algı Endeksi’nde Türkiye 2013’te 53. sıradayken bu yıl 124. sıraya düştü. 12 yılda 71 bir basamak gerileme, Siyasal İslam’ın tek adam rejiminin en somut göstergesi. Bahsini ettiğimiz bir ekonomik bir gerileme değil, ahlaki bir göçük. Aynı raporda Türkiye, Macaristan ve Nikaragua ile aynı kategoride zikrediliyor. “Demokratik gerileme ve kurumsal kırılganlıkla birlikte güçlenen kayırmacı ağların yolsuzlukla mücadele mekanizmalarını kalıcı biçimde zayıflattığı ülkeler.”
Akın Gürlek’in Adalet Bakanlığı koltuğuna oturtulması, çürümenin sembolik kanıtı ve anıtı. İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı olarak İBB operasyonunu yürüten, AYM’nin hiç bir hak ihlali kararını uygulamayan, mal varlığı şaibeli olan bir adam ödüllendirildi. CHP’li Gül Çiftçi’nin söylediği gibi, “İstanbul Başsavcısı’nın Adalet Bakanı olarak atanması partimize yönelik giriştiği operasyonların açık mükâfatıdır.”
Saray, kendisine hizmet edenleri terfi ettiriyor, hizmet etmeyenleri tasfiye ediyor. Adalet artık tartılan bir şey değil dağıtılan bir armağana dönüşmüş durumda.
Bir demokrasi, halkın seçtiği belediye başkanlarını teker teker hapse atıyorsa o ülkede özgürlük ve hür iradeden bahsetmek artık mümkün değildir. Ekrem İmamoğlu tutuklandı ve hâlâ Marmara Cezaevi’nde. Hakkındaki iddianamede 142 ayrı suç sayılıyor ve toplam 2.430 yıl hapis isteniyor.
2 bin 430 yıl…
Bir insan ömrünün yetmeyeceği bir ceza talebi. Bu rakamın kendisi bir itiraf aslında. Saray, kendi siyasal rakibini yargılamıyor, ona karşı bir intikam ayini düzenliyor.
Ve mesele yalnız İmamoğlu değil. Esenyurt Belediye Başkanı Ahmet Özer 30 Ekim 2024’te, Beşiktaş Belediye Başkanı Rıza Akpolat 17 Ocak 2025’te, Beykoz Belediye Başkanı Alaattin Köseler 27 Şubat 2025’te, Antalya Büyükşehir Belediye Başkanı Muhittin Böcek 5 Temmuz 2025’te, Adana Büyükşehir Belediye Başkanı Zeydan Karalar 8 Temmuz 2025’te, Bolu Belediye Başkanı Tanju Özcan 2 Mart 2026’da tutuklandı. Şişli, Beylikdüzü, Büyükçekmece, Gaziosmanpaşa, Avcılar, Şile, Beyoğlu, Bayrampaşa. Liste uzayıp gidiyor. Marmaris, Kuşadası, Ceyhan, Seyhan. 6 il, 20’den fazla ilçe belediyesi. Bunların önemli bir kısmının başkanı hâlâ cezaevinde.
Yerleri kayyımlarla dolduruldu. Kayyım kelimesinin geçtiği her yerde halkın iradesinin hiçe sayılması var. Saray kendi hukukunu kuruyor. Cumhuriyetin hukuku artık Saray’ın hukukuna teslim olmuş durumda.
Hatırlayalım; Hamlet’te Polonius bir perdenin arkasında saklanırken Hamlet tarafından öldürülür. Bizim cumhuriyetimizde de halk iradesi belediye başkanlığı perdesinin arkasında saklanırken kayyımın bıçağıyla öldürülüyor. Polonius’un cesedi Hamlet’in odasında kalır ve sahnede kötü bir koku yayılır. Cumhuriyetin de elli iki belediyesinde aynı koku var şimdi.
Otoriter rejimler yalnız baskıyla yaşamaz. Hakikati parçalayarak ayakta dururlar. Bir ülkede gerçekler söylenemez hale geldiğinde, orada yalnız ifade özgürlüğü değil gerçeklik duygusu da çöker. İnsanlar artık doğru ile yalanı ayırt edemediğinde, devletin söylediği şey neyse o doğru olur. Bu, totalitarizmin en derin tanımlarından biridir. Hannah Arendt totaliter rejimlerin gerçekliği ortadan kaldırmak için ne kadar büyük bir enerji harcadığını anlatırken bunu söylüyordu. Yalan, yalan üstüne kurulduğunda toplumsal hafıza silinir.
Sınır Tanımayan Gazeteciler’in 2026 Dünya Basın Özgürlüğü Endeksi’nde Türkiye 180 ülke arasında 163. sıraya geriledi. Endeksin yayımlanmaya başladığı 2002 yılında Türkiye 99. sıradaydı. Çeyrek yüzyılda tam 64 basamak düşüş. RSF’nin değerlendirme cümlesi aynen şöyle. “Erdoğan’ın ülkesinde gazeteciliği bastırmak ve habercileri hapse atmak için düzenli olarak ‘dezenformasyon’, ‘cumhurbaşkanına hakaret’ veya ‘devlet kurumlarını karalama’ suçlamaları araçsallaştırılıyor.”
Bu cümle bir gazeteciliğin değil bir mesleğin idam fermanı.
3 Mayıs 2026 itibariyle Türkiye’de en az 50 gazeteci cezaevinde bulunuyor. Bütün dünya üzerinde toplamda bu kadar gazeteci yok hapiste olan. Dezenformasyon yasası diye anılan TCK 217/A maddesi, hakikati söyleyenlerin susturulması için tasarlanmış bir cendere oldu. Gerçeği söyleyen suçlu, yalanı söyleyen ise devlet katında iltifat görüyor. Orwell’in 1984 romanında Gerçek Bakanlığı bütün gerçekleri yalanlarla değiştiriyordu. Türkiye’de bu işi bir bakanlık değil bir madde yapıyor. Daha verimli, daha sessiz, daha öldürücü.
Selçuk Bayraktar, Serhat Albayrak, Bilal Erdoğan, Berat Albayrak, Halkbank ve İris İnşaat adına beş gazeteci ve üç medya kuruluşu hakkında 4 milyon 650 bin liralık tazminat davası açıldı. Bu rakamın anlamı şu, soyadı bir aileye ait olanlar, gazetecileri mahkemeyle dize getirebilirler. Hakikati söylemek pahalı, çünkü hakikat artık özel mülkiyet konusu.
Hamlet’te herkes birbirini izler. Saraylılar kralın huzurunda farklı, perdenin arkasında farklı konuşurlar. Polonius oğlu Laertes için casus tutar. Ophelia bir tuzak kurmak için kullanılır. Bütün ilişkiler güvensizlik üzerinden kurulmuştur. Saray paranoya üretir, paranoya korku üretir, korku itaat üretir.
Türkiye bugün böyle bir paranoyanın içinden geçiyor. İnsanlar konuşurken etrafına bakıyor. Bir tweet yüzünden yargılananların sayısı yüz bini geçti. Köşe yazarları köşelerini kaybetti, yayıncılar kanallarını, avukatlar barolarını, akademisyenler kürsülerini, memurlar maaşlarını… Bir ülkenin korku içinde yaşaması, o ülkenin anayasasının kâğıtlarda kalmış olması demektir. Asıl anayasa korkudur. Görünmez ama herkesi bağlayan bir anayasa. Yazıya geçirilmemiş ama her vatandaşın iliklerine işlemiş bir anayasa.
Devlet tarafından pompalanan korkunun amacı yalnızca insanları susturmak değil, onlara yalnız olduklarını hissettirmektir. Kimsenin kimseye güvenemediği bir toplumda dayanışma ölür. Dayanışma ölünce direniş ölür. Direniş ölünce çürüme normalleşir. Hannah Arendt’in dediği gibi, totaliter rejimler insanların arasına girer, evlerine sızar, kafalarının içine yerleşir. Bir mantar gibi. Gözle görülmez ama her şeyi kaplar.
Saray rejimin en büyük çelişkisi, kendisini ahlak söylemi üzerine kurmuş olmasıdır. Yıllarca “milli ve manevi değerler”, “yerli ve milli duruş”, “dindar nesil” ve “ahlaklı toplum” söylemleriyle iktidara geldiler. Şimdi aynı söylemin altında yatan pratik gözler önünde duruyor. Saray ihaleleri, beşli müteahhitler, sıfır faizli krediler, çürük binalar, depremde göçen okullar, vakıflara akıtılan kamu kaynakları, devletin imkânlarının bir partiye, bir aileye, hatta tek bir kişiye doğru akan damarları.
Saadet Partisi Kadın Kolları Genel Başkanı Necla Dündar bile dayanamadı konuştu: “Liyakat geri plana itilmekte, kayırmacılık yaygınlaşmakta, kamuda torpil normalleşmekte, adalete olan güven her geçen gün daha da zedelenmektedir.”
Saray rejimine en yakın muhafazakâr damardan bile bu cümle yükseliyorsa, çürüme artık iktidarın kendi tabanına bile sirayet etmiş demektir. Kendi içlerinden olan Davutoğlu daha sert konuşuyor. “İktidarın devamı ahlaki çürümeyi, vasatlaşmayı, nitelik yoksunluğunu artırır.” Onun da bir gün AKP Genel Başkanı olduğunu hatırlamak, bu cümlenin ağırlığını ikiye katlıyor.
Bu çelişki bir günde ortaya çıkmadı. Yıllar içinde ahlaki söylemin altı oyuldu, oyuldu, oyuldu. Bir noktadan sonra söylem ile pratik arasındaki uçurum o kadar açıldı ki söylemin kendisi bir maskeye dönüştü.
Hamlet’te oyunculara verilen meşhur öğüt var: “Aynayı doğaya tutmak.”
Türkiye’de Saray rejimi aynayı kendi doğasına tutmak yerine, aynayı kırarak halkın eline çürük parçalarını veriyor. Herkes elinde tuttuğu parçanın yansıttığı sahte görüntüye inanmak zorunda bırakılıyor.
Siyasal İslamcılığın iktidardaki 24 yılı, bir ahlaki proje olarak başlamıştı. Bugün geldiği yer, ahlaki söylemin yolsuzluğa kılıf olarak kullanıldığı bir nokta. Bu, dini iktidara taşıyanların yol açtığı en büyük tahribat. Üstad Ali Bulaç’ın tabiriyle “AKP, Çanakkale’den beri bu ülkenin başına gelen en büyük felaket!” Çünkü çürüyen yalnız bir parti değil, bir söylem geleneği, bir manevi dil, bir toplumsal güven havuzu çürümüş durumda. Onlarca yıl sonra bile bu güven havuzunun tekrar dolması mümkün olmayacaktır belki.
Çürüme önce kurumlara bulaşıyor. Sonra dile, sonra vicdana, en sonunda mutfağa iniyor. Mart 2026 itibarıyla Türk-İş verilerine göre dört kişilik bir ailenin yoksulluk sınırı 106.817 lira, açlık sınırı ise 32.793 lira. Aynı tarihte net asgari ücret 28.075 lira. Yani asgari ücretle çalışan bir vatandaş resmi açlık sınırının da altında bir hayata mahkûm edilmiş durumda. En düşük emekli maaşı 20.000 lira. Ömrünü çalışarak geçiren insan, son demlerinde açlık sınırının üçte ikisi kadar para alıyor.
TÜİK Mart 2026 için yıllık enflasyonu yüzde 30,87 olarak açıkladı. ENAG aynı dönem için yüzde 54,62 dedi. İstanbul Ticaret Odası yüzde 37,68 olarak hesapladı. Resmi rakam ile gerçek rakam arasında yaklaşık 24 puanlık bir uçurum var. Bu uçurum sadece bir istatistik sapması değil, ücretler TÜİK’in hesabına göre belirlendiği için, vatandaş her ay sessiz sedasız yüzde 24 oranında soyuluyor demektir. Devlet, kendi vatandaşının cebinden çalmak için kendi rakamlarını kullanıyor.
Bu rakamların tercümesi şu; bu millet aç!
Hamlet, mezar kazıcısına sorar. “Bir adam ne kadar uzun süre toprak altında çürümeden durabilir?” Mezar kazıcısı cevap verir. “Eğer zaten ölmeden önce çürümeye başlamamışsa…” Bu replik Hamlet’in bütün oyununun şifresidir.
Ölmeden önce çürümek…
Türkiye Cumhuriyeti şu anda tam olarak bu durumda. Hâlâ nefes alıyor ama içeriden çürüyor.
Hamlet’te oyunu başlatan hayalet, eski kralın hayaletiydi. Yaşadığı haksızlığı oğluna anlatmak için geri dönüyordu. Türkiye’de de bir hayalet dolaşıyor. Bu hayalet, kurucu ilkelerinden, kuvvetler ayrılığından, hukuk devletinden, parlamenter demokrasiden, basın özgürlüğünden vazgeçirilmiş bir cumhuriyetin hayaleti. Surlarda nöbet tutanlar henüz bu hayaleti açıkça görmüyor olabilir. Ama bazıları görüyor ve Marcellus gibi sahnenin kenarında dururken kokuyu önce duyabiliyor. Bu büyük suç elbette!
Esasen bu yazı da o kokuyu duyabilenler için yazıldı. zira bir toplumun kurtuluşu, kokuyu önce duyanların sustuğu yerden değil, konuştuğu yerden başlıyor. Evet, toplum bu kokuya alıştı belki ama alışmak unutmak demek değil; yalnızca tahammül etmektir. Tahammülün eşiği aşıldığında ise insan ya iflas eder ya da ayağa kalkar. Hangisinin önce geleceği belli değil. Ama Hamlet bize şunu öğretti: Çürümüş saraylar sahnede beş cesetle biter. Fortinbras gelir, perde iner. Tahta yeni biri oturur.
Saraylar çürür elbette ama toplum bir şekilde yaşamaya devam eder. Tarih bu döngüyü milyonlarca kez tekrarladı. Kokuşmuş bir şeyler var Türkiye Cumhuriyeti’nde, evet. Ama Hamlet’in son perdesi henüz inmedi. Marcellus hâlâ surlarda duruyor ve hâlâ nöbette ve hâlâ bunu söyleyebilenler var. Bu kadarı bile başlangıç için hiç fena değil gibime geliyor!
Kaynak: Tr724
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

