Site icon Serbest Görüş

Kaldığım ev çok renkliydi II; Yatağanlı Şevket!

Kaldığım ev çok renkliydi II; Yatağanlı Şevket!


MAHMUT AKPINAR | YORUM

İki Katlı’da kalırken sadece ev abileri değişmedi, evde kalanlar da değişti. Kendimi “demirbaş” gibi hissetmeye başladım. Bazı arkadaşlar Kredi Yurtlar’a ayrıldı, bazıları ev tuttu. Ayrılanlarla bağ korunmaya çalışılır, kapı açık tutulurdu. Bir de evler arası transferler olurdu. Bazen bir evde problem çıkar, yer değiştirmek gerekebilirdi. O yıllarda sirkülasyon hızlıydı.

Hiperaktif Ahmet!

İki Katlı’da ilginç ve renkli kişilerden birisi de Ahmet idi. Hiperaktif, aşırı sosyal, herkesle diyalog kurabilen, hizmet duygu ve düşüncesi fevkalade bir arkadaştı. Kendine mutlaka ilgilenecek esnaf, öğrenci bulur ve onlara bir şeyler anlatırdı. Ama herkesle geçinemezdi. Kaldığı evde sıkıntılar olmuş, İzmir’de yaşayan ailesinin yanına taşınmıştı. Okuldan arkadaşlar gelip gitmeye başlayınca: “Ben de burada kalayım, beraber hizmet ederiz.” dedi ama ev tıka basa doluydu. Yolunu bulup bizim eve taşındı.

Ahmet becerikliydi, güzel yemekler yapar, düzene, temizliğe itina gösterirdi. Çok Risale okur, kaset dinlerdi. Teheccütleri dahi kaçırmazdı. Sınav zamanları biraz çalışarak derslerini geçerdi. İzmir’in havalı çocukları Anadolu’dan gelenleri ezmeye çalışınca onlara pabuç bırakmaz, “Ben Karşıyakalıyım!” diyerek hava atardı. Kendisini ve arkadaşlarını ezdirmezdi. Özgüveni, medeni cesareti muazzamdı. Ramazan’da bizi iftara davet edince onun Karşıyakalılığını hakkalyakin gördük. Evlerine gitmek 3 saatimizi aldı. Gümüşpala’nın araba girmeyen varoşlarında yaşıyorlardı. Her yıl iftara giderdik, annesi harika yemekler yapardı.

O dönem itibarıyla belki 4-5 yerden burs alırdı. Ama paylaşımcı ve cömertti; ihtiyacı olan arkadaşlara da burs alma yollarını öğretir, referans olurdu. Güzel ve marka giyinmeyi severdi, kaliteli şeyleri ucuza almanın yollarını bulurdu. Burhan Özfatura’ya ulaşıp İzmir TANSA’dan (Tanzim Satış Mağazaları) evlere gıda paketleri temin ettiğini hatırlıyorum. Dekanla tanışır, Buca Belediye Başkanı’nın makamına çat kapı giderdi. Dönemin etkili siyasetçisi Işılay Saygın onu evladı gibi görürdü. Dindar, laik, sağcı, solcu her kesimden insanlara kendisini sevdirirdi. Kendisinden büyüklerle ve küçüklerle geçinirdi ama akranlarıyla uyumda biraz sıkıntı vardı. Yöneticiler açısından “idaresi zor” adamdı.

Sonraki yıl onu ‘ev abisi’ yaptılar. Çok verimli, başarılı ev abiliği yaptı. Evi her daim pırıl pırıl olurdu. Arkadaşlarının maddî ihtiyaçlarını karşılar, manevî bakımlarına önem verirdi. Yemek, bulaşık işlerinde pratikti. Patates buğulamanın üst modellerini geliştirirdi. Arkadaşlarına kahvaltılar, yemekler ayarlar, sohbet abileri getirir, cazip yerlere götürürdü. Onun evinde her daim hareket ve adrenalin olurdu. Ahmet’in hızına ayak uydurmak zor olsa da evdekiler samimiyeti ve çabası nedeniyle onu severdi.

Ahmet, Fethullah Gülen Hocaefendi daha aranırken ulaşacak kanallar bulur, sohbetlere giderdi. Eserlere vukufiyeti iyiydi, etkileyici sohbetler yapardı. Ama şarteli atınca muhatabını düzleyip geçerdi. Bizim evde verimli programlara vesile oldu. Geç vakte kadar kitap okur, uyuyup kalırdı. Koyu renkli gözlüğünü çıkarmazdı. Uyuyunca bir gözü açık kaldığı için uyuduğunu fark edemezdik.

İlgilenilen arkadaşlardan birisi bir gün: “Sizinle kalabilir miyim?” dedi. Anadolu’da küçük bir kasabada büyümüş, yaşı küçük, çocuksu bir arkadaştı. Yaklaşık 2 aydır evde bizimle kalıyor. Namazları beraber kılıyoruz; tesbihatlar, sohbetler… Hepsine katılıyor ve severek yapıyor. Ne olduğunu bilmese de Risale okuyor. Bir gün bize: “Ya sizler ne güzel insanlarsınız; dindarsınız ve yobaz değilsiniz, bilime açıksınız.” diyerek hoşnutluğunu ifade etti ve ekledi: “Ailemden duymuştum; Nurcular varmış, ağızlarından köpükler saçarak zikirler yapıyorlarmış.”

Bizi bir gülme tuttu, ama dudaklarımızı ısırdık. Zira arkadaş kaldığı evin, okuduğu kitabın farkında olmayacak kadar naifti. Sonraları işin hakikatini anladı ve kendi hâline o da güldü.

Bir de evde kalan Seyfi vardı, sanırım Nevşehirliydi. Almanca Öğretmenliği okuyordu. MEB Almanca öğretmeni almadığı için bölümünden hoşnut değildi. O yılın sonunda bölümünü değiştirip gitmişti. Sessiz, sakin ama derin ve iyi gözlem yapan, az konuşan, duygularını sızdırmayan, sağlam bir arkadaştı. Her evde bu modelde arkadaşlar olmuştur. Yıllar sonra Anadolu’ya bir konferansa gittiğimde karşılaşıp hasbihal etmiştik.

Şevket karikatür gibi adamdı

İki Katlı’nın tartışmasız en sıra dışı, ilginç elemanı Denizli Yatağan’dan Şevket idi. Şevket’i Yatağanlı olarak kodlamışım; zira bize habire Yatağan’dan ve bıçaklarından, kılıçlarından bahsederdi. Osmanlı, hatta Selçuklu döneminde orduya kılıçların oradan gittiğini, dünyanın en kaliteli bıçaklarının üretildiğini vb. anlatırdı. Onu dinlediğinizde dünyanın merkezinin Yatağan olduğunu sanırdınız.

Şevket, Gökçeada Öğretmen Okulu’nda okumuş. Orada “Daltonlar” adlı bir grupları varmış. Kısa boylu, kurnaz ve lider olduğu için ona “Joe” derlermiş. Avarel’e kadar bütün karakterlerin olduğunu söylerdi. Çömezler baş başa kaldığımızda salondaki mindere 130 derecelik açıyla kaykılır, bıyıklarıyla oynarken maceralarını, kavgalarını sürükleyici bir dille anlatırdı. Okul Daltonlar’a disiplin cezası ve uzaklaştırma vermiş ama uzaklaşacak yer olmadığı için Ada’da yeni yaramazlıklar yapmaya devam etmişler.

Şevket 1.65 boyunda, sportif fakat oldukça tembel bir arkadaştı. Futbol oynama hariç onu hareket etmeye ikna edemezdiniz. Şevket’le yakındık, zira penceresi olmayan küçük, karanlık odada ikimiz kalıyorduk. Mübalağasız 24 saatin 16-18 saatini uyuyarak geçirirdi. Daha kapıyı açmadan, odanın önündeki koridor ekşi ekşi kokardı. Kahvaltıya çağırırdık, “uykum kaçmasın” diye sadece elini yıkar, yüzünü yıkamaz, hemen gidip uyurdu.

Yemek yapmayı hem bilmez hem sevmezdi. Bulaşık yıkaması da bir şeye benzemezdi. Tabakların dibinde biraz yemek bırakıp bulaşığı sonraki nöbetçiye iteleme işini iyi yapardı. Şevket’e basit ve kolay işleri verirdik, zorlamazdık. Doğal ve muzip bir yapısı olduğu için kimse ona kırılmaz, tepki duymazdı.

Şevket elinde sürekli kalem çevirirdi, bu konuda hızlı ve ustaydı. Çok iyi fıkra anlatırdı, hayal gücü ve hikâyeleştirme kabiliyeti iyiydi. Ansiklopedik bilgisi, genel kültürü zengindi. Futbolu kıvrak ve teknik oynadığı için Maradona’ya benzetirdik. En sevdiği iş, Şirinyer Parkı’nın arkasındaki alanda top oynamaktı.

O dönemde İzmir’de, Buca’da bütün evlerimiz sobalıydı. Elektrikli termosifonlar yaygınlaşmamıştı. Hafta içi acil banyo durumunda kovaya sallanan elektrikli ısıtıcıları kullanırdık; kışın sobaların üstünde su güğümleri olurdu. Pazar günleri, katı yakıtlı banyo termosifonlarını yakar, banyomuzu yapar, çamaşırlarımızı yıkardık.

Şevket’in çamaşır yıkadığını da görmezdik. Ayda bir bütün kirli çamaşırları doldurur, köyüne götürürdü. Temiz elbiseler bitince en az kirlilerinden başlayıp tekrar giyerdi. Şevket ütüye hiç ihtiyaç duymaz, uyumsuz ve özensiz giyinmeyi problem etmezdi. Bir defasında köye gitmesi uzadı sanırım. Baktım Şevket banyoda çamaşır yıkıyor. Plastik leğenin içine çamaşırları doldurmuş, deterjan döküp elini sürmeden üstünde tepiniyordu.

Yılın sonuna doğru birisi merdaneli çamaşır makinesini getirene kadar çamaşırları ellerimizle yıkadık. O yıllarda Hocaefendi’ye atfen, “Eğer iç çamaşırlarınızı ağzınıza alıp çiğneyemeyecekseniz giymeyin!” diye bir tevatür vardı. İç çamaşırları çitilemekten ellerimizin derisi soyulurdu, kurutmak ayrı bir dertti. Komşuları, çevreyi rahatsız etmemek için iç donları sote yerlere asmak zor zanaattı. Evlerde yeni kalmaya başlayanlar buna dikkat etmeyince kibarca uyarır: “Ooo, her yeri bayraklarla donatmışsın!”

Şevket’in sınavlardan önce dahi çalıştığını görmezdik. İşletme okuyordu ve okula devam etme konusunda kararsızdı. Sigara içmeyi hiç terk etmedi, fakat alenen içerek rahatsızlık vermekten hep kaçınırdı. Bizimle namazlarını kılar, sohbetleri yarı uykulu dinlerdi. Ortamı, evdeki arkadaşları severdi. Ama “Siz bana göre fazla iyisiniz, ben yamuk bir adamım.” derdi.

Şevket, birinci dönemdeki derslerin çoğundan kaldı. İkinci dönem dersleri iyice saldı, sınavlara bile gitmemeye başladı. Okulu bırakmaya karar verdi. Onu elinde büyük bavuluyla Türk filmlerindeki gibi hüzünlü şekilde uğurladığımızı hatırlıyorum. Sonra hiç temasım olmadı.

Şevket, belki arzu edilen bazı davranışlara sahip değildi. Açıkça ihlal etmemeye çalışsa da kurallara uymazdı, farklıydı, sıra dışıydı. Muhtemelen alkol de alıyordu. Ama kafa bir adamdı. Biz onu sevdik, o da bizi sevmişti.

O yıllarda talebeye sahip çıkma, insan harcamama, katlanma konularında tahşidatlar yapılır ve Abdullah Aymaz Abi’nin Konya’daki bir uygulaması örnek verilirdi. Rivayetlere göre evlerde kalan bir öğrenci sürekli sorun çıkarıyor ve etrafa rahatsızlık veriyor. Uyarılara rağmen düzelmeyince evden atıyorlar. Tam çıkarken elinde bavulla merdivenlerde Aymaz Abi ile karşılaşıyor. Aymaz Abi konuşuyor ve arkadaş kalmaya devam ediyor. Hatta okulunu bitirip akademisyen olduğu filan anlatılırdı.

1990 yılında Turgutlu Yurdu’nda Talebe Semineri yapıyoruz, Aymaz Abi sohbete geldi. Orada bu vakayı kendisine sormuştuk, ikrar kabilinden şeyler söylediğini hatırlıyorum.

Kaynak: Tr724
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

Exit mobile version