M. NEDİM HAZAR | YORUM
7 yazı boyunca çok önemli bir meselenin etrafında gezinip durduk. Geldiğimiz nokta aslında Kahramanmaraş’tan hemen sonra sorulan ilk soruyla aynı: Peki ne yapmalıyız?
Gelen cevapların çoğunun yanlış, en azından yetersiz olduğunu söyleyebiliriz: “Okullara güvenlik görevlisi koyalım. Mafya dizilerini yasaklayalım. Sosyal medyayı kapatalım. Aile değerlerini güçlendirelim. Dua edelim.”
Bunların hiçbiri yanlış değil. Ama hiçbiri tek başına yeterli değil. Çünkü bu seri boyunca gördük ki sorun tek katmanlı değil. Elliot Rodger’dan İsa Aras Mersinli’ye uzanan çizgi, bir toplumun onlarca yıllık birikimiyle oluştu. Ve o çizgiyi kesmek için onlarca yıllık bir irade gerekiyor.
Şimdi bu iradenin neye benzeyebileceğini tartışmaya çalışalım.
Önce kabul!
Her çözümün bir ön koşulu var: Gerçeği kabul etmek. Kahramanmaraş bir kaza değildi. Şanlıurfa bir münferit olay değildi. İsa Aras Mersinli, bir anda, hüday ı nabit gibi ortaya çıkmadı. Bu çocuğun etrafında onlarca uyarı sinyali vardı. Rehber öğretmen aileyi çağırmıştı. WhatsApp profil fotoğrafı okunabilirdi. Bilgisayardaki belge dört gün önce yazılmıştı.
Ve daha derinlerde incel ideolojisinin Türkçe forumlarda yıllardır büyüdüğü bir gerçek vardı. KHK ile 41 bin eğitimcinin tasfiye edildiğini toplum nedense normal karşılamıştı. Böylesi muazzam bir kıyımı kimse yadırgamamıştı! Rehberlik sisteminin çöktüğü, müfredatın bilimden uzaklaşıp ideolojiye yaklaştığı, okulların tarikat vakıflarının protokol alanına döndüğü gerçeğini görmeden yukarıdaki soruya ne cevap verirseniz verin hakikatı ıskalamış olursunuz.
Bunları söylemek “siyaset yapmak” değil. Bunları söylememek, bir sonraki Kahramanmaraş katliamının vasatını oluşturmak demek.
Çözüm tartışmalarında önce neyin işe yaramadığını söylemek gerekiyor, çünkü kolay çözümler, gerçek çözümlerin önüne geçiyor.
“Okullara metal dedektör ve güvenlik görevlisi” işe yaramaz. Uvalde’de okul polisi vardı. 77 dakika bekledi. Güvenlik sistemleri, içeriden gelen tehdidi durdurmak için tasarlanmamış. Dahası, bu saldırıların büyük çoğunluğunda fail, mevcut öğrenci ya da okulun tanıdığı biri. Kapı güvenliği bu profili durdurmaz.
“Dizileri ve oyunları yasaklamak” işe yaramaz. Önceki yazımızda gördük: 12-19 yaş grubu televizyon izleme oranı yüzde 15. Gençler mafya dizilerini ana ekrandan değil, YouTube ve TikTok’tan izliyor. Ana yayında yasaklanan içerik, dijital platformda algoritmayla önerilmeye devam ediyor. Üstelik İsa Aras’ın profilinde belirleyici etken dizi değildi.
“Sosyal medyayı kapatmak” işe yaramaz hatta daha çok zarar verir. Sosyal medya kapatmak, kanalı kapatmak demek. Ama içeriği kapatmak değil. VPN ile aşılır. Dahası: İktidarın sosyal medya kapatma refleksi, muhalif sesleri susturmak için kullanılıyor çocukları korumak için değil. Maraş sonrasında yapılan 940 hesap engellemesinin hedefi incel forumları mıydı, muhalif gazeteciler miydi?
“Aile değerlerini güçlendirelim.” Bu da doğru ama öznesi belirsiz. Nasıl? Hangi aileleri? Ne tür bir destek mekanizmasıyla? Bu söylem çoğu zaman somut politikadan kaçışın perdesi oluyor. Bundan kasıt Eğitimi Bilal’e tam teslim edelim ise, yıllardır bu yapılıyor zaten!
Peki rasyonel olarak neler yapılmalı?
FBI’ın ve ABD Gizli Servisi’nin onlarca yıllık araştırmasından çıkan en önemli sonuç saldırıların önlenebilir olduğuydu, zira ciddi sinyaller orada duruyordu.
Kitlesel saldırganların yüzde 80’inin saldırı öncesinde açıkça fark edilebilir kriz içinde olduğu tespit edilmiş. Yüzde 66’sı planını birilerine sızdırmıştı mesela. Yüzde 70’i önceden intiharla ilgili ifade ya da girişimde bulunmuştu.
Sinyaller ortada. Ama bu sinyalleri toplayacak, değerlendirecek ve koordineli biçimde çözüm üretecek bir sistem Türkiye’de yok. Böyle bir şeyin eksikliği hissedilmediği gibi, önemseyen de yok. İktidarıyla, muhalefetiyle.
Emniyetçi olan babası, İsa Aras Mersinli’ye poligonda atış yaptırıyor…
Yapılması gereken şey belil aslında: Tehdit değerlendirme ekipleri kurmak. Okul, aile, emniyet ve ruh sağlığı birimlerini birbirine bağlayan, her okulda aktif olan koordinasyon mekanizmaları. Bu ekipler, “tehlikeli çocuk” avı yapmaz aksine yardıma ihtiyacı olan çocukları erken tespit etmek için var olmalı.
Bu model Finlandiya’da, Almanya’da, Norveç’te çalışıyor. Türkiye’de de çalışabilir. Ama bunun için iktidarın önceliği “muhalif paylaşımları takip et”ten “uyarı sinyallerini takip et”e kaydırması gerekiyor.
Rehberlik sisteminin yeniden inşası
Türkiye’de bir rehber öğretmen 500 ila 1000 öğrenciye bakıyor. Bu koşullarda bireysel takip neredeyse imkânsız.
Almanya’da pedagog modeli farklı çalışıyor: Bir pedagog yaklaşık 200-300 öğrenciyle ilgileniyor. Ailelere ulaşıyor. Davranış değişikliklerini sezebilecek kadar yakın. Çocuğun uykusuzluk çektiğini, yemek yemediğini, sosyal çevreden çekildiğini fark edebilecek kadar bilgili.
Bu model pedagojik formasyon gerektiriyor. ÇEDES kapsamında atanan “manevi danışmanlar” bu işi yapamaz. Bir din görevlisi, çocuğun WhatsApp profilindeki Elliot Rodger fotoğrafını okuyamaz. Bir psikolojik danışman okuyabilir tabii eğitilmişse.
Yapılması gereken, rehber öğretmen başına düşen öğrenci sayısını Avrupa standartlarına çekmek olmalı. Yeni atamalarda liyakat esasını gözetmek. ÇEDES’i okul dışına taşımak, yerine gerçek psikolojik destek sistemleri kurmak.
Dijital okuryazarlık
Daha önce yazdık: “Bu çocukların dilini, ritüellerini, iletişim kodlarını bilmiyoruz. İçeri giremiyoruz.”
Çünkü çocuklarımızın kullandığı teknoloji ile bizim kullandığımız teknoloji arasındaki makas her geçen açılıyor.
Bunu değiştirmek için iki şey gerekiyor.
Öğretmenlere ve rehberlere dijital kültür eğitimi. Meme dili nedir? İncel jargonu nasıl görünür? 4chan, Discord, Telegram grupları nasıl çalışır? Bir çocuğun WhatsApp profil fotoğrafı ne anlama gelebilir? Bunları bilmeden, sinyalleri okumak mümkün değil.
Ebeveynlere pratik rehberlik. “Çocuğunuzun telefonuna bakın” yetmiyor. Neye bakılacağını, ne görüldüğünde ne yapılacağını bilmek gerekiyor. Bu, bir dijital ebeveynlik programı gerektiriyor — vaaz değil, somut araçlar.
Müfredatın rasyonel temele oturtulması
KHK ile 41.000 eğitimci tasfiye edildi. Yerine liyakat değil sadakat esasıyla atamalar yapıldı. ÇEDES uygulamalarıyla okullar dini içeriğin alanına dönüştürüldü. Bu süreçlerin tersine çevrilmesi, uzun soluklu bir siyasi irade gerektiriyor. Ama birkaç somut adım hemen atılabilir.
Öğretmen atamalarında pedagojik formasyon zorunluluğunu geri getirmek. Eleştirel düşünme, medya okuryazarlığı ve duygusal zeka derslerini müfredata eklemek. Okul psikolojik danışmanlık hizmetlerini dini içerikli projelerden bağımsız biçimde yeniden yapılandırmak.
Bu adımlar elbette tek başına yeterli değil. Ama her birinin atılmaması, şimdikinden daha kötü bir tablonun habercisi olacak maalesef.
Algoritmayı konuşmak
Mafya dizilerini ana yayından yasaklamak yetersiz çünkü gençler bu içerikleri dijital platformlardan izliyor. Asıl soru şu: YouTube, TikTok ve Instagram algoritmaları, dışlanmış ve öfkeli bir genci incel içeriklerine nasıl yönlendiriyor?
Bu soru, Türkiye’nin tek başına cevaplayabileceği bir soru değil. Ama şunlar yapılabilir:
Türkiye’nin AB’nin Dijital Hizmetler Yasası (DSA) çerçevesini referans alarak platform sorumluluğu mevzuatını güncellemesi. Algoritmik önerilerin denetlenmesi için bağımsız bir mekanizma kurulması. Çocuklara yönelik içeriklerde yaş doğrulama sistemlerinin güçlendirilmesi. Ve kritik olarak: Bu denetim yetkisinin siyasi amaçlarla kullanılmasını engelleyen güvenceler oluşturulması.
Bu son nokta çok önemli. Türkiye’de dijital düzenleme geçmişi, muhalif içeriklerin hedef alınması yönünde işledi. “Çocukları koruma” söylemi, bu tarihin üzerine inşa edilirse gerçek bir koruma değil, siyasi sansürün yeni versiyonu olur.
Kültürel dönüşüm
Yukarıdaki başlıklar politika alanında yapılabilecekleri tarif ediyor. Ama bu sorunun bir de kültürel boyutu var ve bu boyut, politikadan çok daha yavaş değişiyor.
İsa Aras’ın babası oğlunu “Çok zekiydi” diye tanımladı. Bu ifadeye dikkat etmek gerekiyor: Zeki. Başarılı. IQ’su yüksek. Ama merhametli mi? İnce ruhlu mu? Empati kurabilen biri mi?
Ülkemizde çocuklarımızla övünürken kullandığımız kelimeler, çoğunlukla zekâ ve başarı. Merhamet, empati, paylaşma, dayanışma bunlar çok daha az duyulan kelimeler. Oysa bir çocuğu şiddetin eşiğinden uzak tutan şey IQ değil vicdan olmalı. Başkasının acısını görebilme kapasitesi.
Bu dizi boyunca incel ideolojisini, mafya dizilerini, Osmanlı fantezisini inceledik. Hepsinin ortak bir paydası var: Güçlü erkek, ya silah tutan erkektir ya “sert” olan erkektir ya da düşmanı yok eden erkektir. At, avrat, silah söylemi…
Bu tanımın altında büyüyen bir genç, yardım istemeyi zayıflık olarak görür. Duygularını ifade etmeyi utanç verici bulur. Yalnızlığını kabul edemez. Ve bu yalnızlık, incel forumlarında “sen zayıf değilsin, sistem seni dışladı” mesajıyla karşılandığında o mesaj bir kurtuluş gibi görünür.
Erkekliğin farklı bir dille tanımlanması gerekiyor: Güçlü erkek, yardım isteyebilen erkektir. Empati kurabilen erkektir. Ağlayabilen erkektir. Bu tanım hem okulda hem ailede hem de ekranda inşa edilmesi gereken bir anlatı olmalı.
Köylülük yüceltilmeli!
Çocuklar bağlam içinde büyür. Tek bir aile, tek bir okul, tek bir ekran yeterli değil. Mahalle, akrabalar, komşular, geniş sosyal çevre çocuğun güvenlik ağını oluşturur.
Pandemi sonrası bu ağ büyük ölçüde çöktü. Dijital çağda daha da seyreldi. Gençlerin yalnızlığı — gerçek, derin, kader gibi hissettiren bir yalnızlık — bu çöküşün ürünü. Ve bu yalnızlığa karşı en güçlü önlem, yeniden sosyal bağ kurmak.
Parklar işlevsel olmalı. Kültür merkezleri erişilebilir olmalı. Gençlik programları sahici olmalı. “Mahalle” fiziksel bir mekân olmaktan çıktıysa, dijital ortamda güvenli bir aidiyet alanı oluşturabilmeli.
Serimizi bitirirken söylenmesi en zor olan şeyi söylemeye geldi sıra.
Türkiye’de bu sorunların köklü biçimde çözülmesi, mevcut iktidar yapısı içinde mümkün değil. Siyasi bir eleştiri olarak değil bir gözlem olarak söylüyorum bunu.
Çünkü şunlar aynı anda doğru:
KHK ile tasfiye edilen eğitimcilerin büyük bölümü iade edilmedi. Müfredatın ideolojikleşmesi durdu değil, derinleşti. Rehberlik sistemi güçlendirme yerine tarikat protokolleriyle dolduruldu.
Dijital platformlarda denetim, muhalif seslere yönelik işledi. Okul şiddetine verilen yanıt, tehdit değerlendirme sistemi kurmak yerine sosyal medya engellemesi oldu.
Ve Milli Eğitim Bakanı, ertesi gün katliam yaşanacak olan gün “Gereken tüm tedbirleri aldık.” dedi. Hâlâ koltuğunda oturuyor.
Bu sistem içinde bireysel iyi niyetli aktörleri de var elbette; öğretmenler, rehber danışmanlar, aileler. Onların çabası değerli ve gerçek. Ama bireysel iyi niyet, sistematik çöküşü telafi edemez.
Bu nedenle bu sorunların kalıcı çözümü, eğitim sisteminin yeniden inşasını öngören, liyakati esas alan, bilimsel temele dayanan ve siyasi sadakati değil pedagojik yetkinliği ödüllendiren bir yönetim anlayışını gerektiriyor.
Bu anlayışın ne zaman ve nasıl geleceğini bilemiyoruz elbette.
Bu yazı dizisini Elliot Rodger’la başlatmıştık. İsa Aras Mersinli’yle devam ettik. İkisi arasında 12 yıl, bir okyanus ve onlarca benzer saldırı var.
Amerika bu yolun sonunda ne buldu peki? Çözüm değil. Kanıksama. Her yıl yüzlerce okul saldırısı, ama artık çift haneli ölüm olmadıkça haber bile olmuyor.
Türkiye bu yolun başında. Ve “başında olmak” bir avantaj değil bir uyarı. Columbine 1999’da oldu. Amerika durdurabilirdi ama durduramadı. Kahramanmaraş 2026’da oldu. Türkiye durdurabilir. Ama bunun için şu an sorumluluk bilinciyle hareket etmek gerekiyor.
İktidarın böyle bir derdi zaten yok, muhalefet ise başını kaldıramıyor. Bari siz çocuklarınıza sahip çıkın!
Kaynak: Tr724
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

