M. NEDİM HAZAR | YORUM
Bugün size Türk edebiyatının üç tane ‘ulu çınarından’ bahsedeceğim. Üç çınar ve bir kavram: Umut!
88 yaşında gözlerini dünyaya kapadı Çetin Altan. 88 yaşındaydı ve buruktu. Tarih 2015’ti ve Türkiye’nin koşaradım gittiği zalimlik tünelinin ucundaki ışığı göremiyordu. Çok üretken bir kalemdi. Kitaplarında ve günlük gazete yazılarında kullandığı diliyle dilimizi zenginleştirmiş bugün hala kullandığımız ‘hazineden geçinmeliler’ ve ‘enseyi karartmamak’ gibi nice deyişi kullandığımız gündelik dile armağan etmişti.
Enseyi karartma, sal suya ve daha pek çok muhteşem deyiş… En muhteşemi de 28 Nisan 1960 tarihli Milliyet’teki ‘Taş’ sütununa, 5 kelimeden oluşan, alışılmadık bir köşe yazısıyla yansımıştı: “Bugün canım yazı yazmak istemiyor.”
Son yazısını hatırlıyorum. Okurken içim burkulmuştu.
Sanırım Haziran sonlarıydı. Hayal ettiğim ülke bu değildi diye başladığı yazısında öyle bir cümle kullanmıştı ki, tonlarca ağırlığında bir kaya parçası gibi insanın yüreğini eziyordu: “Artık anlaşılıyor ki ülkeme demokrasinin geldiğini göremeden ayrılacağım bu dünyadan.”
Eklemişti: “Biz torunlarımıza istediğimiz ülkeyi bırakamıyoruz.”
Hayatı mücadeleyle geçmiş bir düşünce adamıydı. Ve bunun bedelini çok ağır ödedi.
1960’lı ve 70’li yıllardaki yazıları, ‘Taş’, ‘Sömürücülerle Savaş’, ‘Suçlanan Yazılar’, ‘“Kahrolsun Komünizm” Diye Diye’, ‘Onlar Uyanırken’, ‘Kopuk Kopuk’, ‘Geçip Giderken’, ‘Gölgelerin Gölgesi’, ‘Şeytanın Aynaları’, ‘Bir Yumak İnsan’, ‘Nar Çekirdekleri’ adlı kitaplarda toplanmış, 12 Mart darbesi ile birlikte cezaevine giren Altan, sonrasında 12 Mart’la ilgili yazılan ilk roman niteliği taşıyan ‘Büyük Gözaltı’yı yayınlamıştı. Neredeyse bu kitapların tamamı için hakkında soruşturmalar açılmış, hapisler yatmıştı.
Veda yazısını hiç unutamayacağım. Kırgındı, üzgündü, mahzundu.
Ama umutsuz değildi. Şöyle devam ediyordu: “Ama siz uğraşırsanız, mücadeleden vazgeçmezseniz, dünyadan ayrılırken “torunlarımıza istediğimiz ülkeyi bırakıyoruz” deme mutluluğunu siz tadabilirsiniz.”
Bir başka muhteşem değer. Bir İstanbul beyefendisi. Öyle bereketli kalemi olan bir yazar ki, kimse Selim İleri’nin tüm kitaplarını okudum, diyemez sanırım.
Hayatının son demlerinde yakınlaşma imkanımız olmuştu. Ara sıra ziyaret ettiğim evinde içinde bulunduğu topluma karşı biraz kırgın ve münzevi yaşıyordu. Çok yakın zamanda, geçtiğimiz yılın ocak ayında 75 yaşında aramızdan ayrıldı Selim İleri. Yarım asrı aşkın edebi hayatı boyunca eserlerine taşıdığı o kırılgan yapı, o iç sızısı son nefesine kadar onunla birlikte yaşadı. Kristal vazoda açan çiçekler gibi kırılgan, zarif ama çok duyarlı bir kalemdi. Ve o kalem, bu ülkede demokrasiye ve özgürlüğe giden yolu göremeden sönüp gitti.
Selim İleri de yaşamının son yıllarında Çetin Altan gibi bir sızı yaşıyordu. Yazılarında ülkenin korkunç bir uçurumun kenarında gezindiğini, kültürün yok edilip, insani değerlerin hızla yozlaştığından şikayet ediyordu.
Ve o da ülkesinin güzel günlerini göremeden gidenler kervanına katıldı.
Ve fakat…
Yine de o, yazı yazmaktan vazgeçmedi İleri… Son nefesine kadar. Bu bağlamla bakıldığında, her kelimesi, her cümlesi bir başkaldırı olduğunu fark eder ve Selim İleri’nin kaleminden beklenmeyen bir sertlik görürüsünüz.
Ve bir başka çınar: Hilmi Yavuz…
Allah daha uzun ömürler versin bugün 90 yaşında sanırım. Meslek hayatımın başlarından itibaren tanışma imkanım oldu Hilmi Hoca ile.
Muazzam bir derinlik, beliğ bir kalem ve kıvrak bir zeka. Bir keresinde yemek yiyorduk ve o güne kadar azıcık seküler görünen Hilmi Hoca, “Çorba içelim, sünnettir.” demişti.
Sanırım 2015 yılıydı. Hafızama artık eskisi kadar güvenmediğim için tarihi net söyleyemiyorum. Tayyip Erdoğan, gazeteyi kapatma planı yaptığı için dört bir tarafını kuşatmıştı. Evet bir cisim yaklaşıyordu ülkeye ve çalıştığımız kurumlara.
O dönem sıklıkla yazarlarımızla yemekte buluşuyorduk. Ah Cafer ustamın o enfes yemekleri!
Masadakileri net hatırlıyorum; Mümtazer (Türköne) Hoca, merhum Ahmet Turan Alkan (ATA), Hilmi Yavuz, Ali Bulaç Hoca. Gazeteden Ekrem Bey, sevgili Mehmet Kamış da vardı.
Şimdi ismini yazarak zor duruma düşmesini istemem, yazarlarımızdan biri “Erbakan da İslamcıydı ama terbiye ve edep görmüştü. Demirel, Ecevit, Türkeş.. Bunların hepsi belki birbirine siyaseten düşman insanlardı ama insanlardı. Şimdikiler sokak serserisi, kural, ahlak, insaf, iz’an yok.”
Vay be o zaman biz de CHP’liler gibiymişiz: Kaygılıyız!
Bir diğer yazarımız, “Herif kütüphane açıyor, Ara Güler’i “Parası neyse verelim.” diyerek zorla getirtip resimlerini çektirtiyor. Ama hayatında kitap okumamış. Okumadığı gibi, çevresindekilerin çıkardığı iki sayfalık özetleri bile, ‘çok uzun’ diyerek okumayan birisi. Bir külhanbeyi…” dedi.
Acizane o dönem, Gülen Cemaati’nin Erdoğan’ın façasını bozduğunu ve bir kabadayı için façasının bozulmasının yaşayabileceği en büyük aşağılanma olduğunu söylemiştim.
Etyen Mahçupyan 17/25 olaylarında bir gazete toplantısında bir savcının kendisine, “Bunlar en az on yıl daha burada. Bunlarla çatışmanın mantığı yok!” dediğini aktarmıştı.
İşte bu tarihten sonra o askıdan hiç inmedi Anayasa!
Yemeğe dönelim.
Yemeğin sonunda Hilmi Hoca, hüzünlendi ve aynen şunları söyledi: “Hayatım mücadele ile geçti. Çok dönem yaşadım ama bu dönem çok farklı. Ve korkarım ki, benim ömrüm güzel görmeye yetmeyecek. Evet ben göremeyeceğim…”
Çetin Altan’ın son yazısındaki ezikliği hissettim. Selim İleri’nin gözlerindeki o ince sızıyı.
Evet bugün bayram…
Dünya bir alev topu gibi, her tarafta ruh hastası liderlerin açtığı savaşlarla oluk oluk kan akıyor. Masumlar ölüyor, ülkeler harap oluyor.
Türkiye belki hepsinden beter. Adaletsizlik, hırsızlık, zulüm tarihte çok az dönemde görülmüş şekilde her geçen gün büyüyor.
Böyle bir ortamda bayramı yaşamak mümkün mü?
Merhum Çetin Altan gibi diyelim; “Enseyi karartmayalım!”
Kaynak: Tr724
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

