Duran Kalkan, 27 Mart’taki İmralı görüşmesinde Nisan sonuna kadar hayata geçirilmesi öngörülen somut bir yol haritasının oluşturulduğunu ancak hiçbir adımın atılmadığını söyledi. Oluşturulan yol haritasına işaret eden Kalkan, ‘Bize iletildi ve bize denildi ki hazırlıklı olun. Taslak geldiğinde geç kalmasın, görüşlerinizi belirtin diye. Yönetimimiz de ona göre hazırlıklı oldu, bekledik. Fakat hiçbir şey gelmedi’ ifadelerini kullandı
Abdullah Öcalan Sosyal Bilim Akademisi Üyesi Duran Kalkan, Medya Haber’e konuştu. 50 günü aşkın bir aranın ardından DEM Parti heyetinin yeniden İmralı’ya gittiğini kaydeden Kalkan, uzun süre görüşme yapılmamasının Barış ve Demokratik Toplum Süreci üzerinde yarattığı belirsizliğe dikkat çekti. 27 Mart görüşmesinde ortaya çıktığını belirttiği yol haritasının işletilmediğini söyleyen Kalkan, düzenli ve sağlıklı iletişim olmadan sürecin ilerleyemeyeceğini vurguladı.
Kalkan, Devlet Bahçeli’nin 5 Mayıs açıklamasıyla daha sonra ortaya konulan yol haritası arasında çelişki olduğunu belirterek, demokratik siyasetin önünün açılması gerektiğini söyledi. CHP’ye yönelik yargı ve polis müdahalesini de değerlendiren Kalkan, bunun yalnızca iktidar kavgasıyla değil, Kürt sorunu ve demokratikleşme süreciyle de bağlantılı olduğunu dile getirdi. Kalkan, CHP’ye yapılanların, Kürt’ün adını söyleyenlere ve Türkiye’ye demokrasi isteyenlere yönelik yaklaşım konusunda da ciddi bir uyarı niteliği taşıdığını da belirtti.
Abdullah Öcalan ile gerçekleştirilen son görüşmeye değinen Kalkan, “Evet, bugün görüşme olduğu ifade edildi. Haberlere yansıdı. Fakat henüz açıklama yapılmadı. Neler görüşüldüğü, konuşulduğunu, DEM Parti heyeti açıklama yaptığı zaman öğreneceğiz. Gerçekten de 27 Mart tarihli görüşmeden sonra uzun süre görüşme olmadı. Elli günü aşkın süre mutlak bir tecrit uygulandı. Şimdi tekrar görüşme başladı. Herhalde görüşme yapanlar şimdiye kadar neden görüşmeler olmadığını, bu sefer neler görüştüklerini kamuoyuna ilan ederler” dedi.
‘Yol haritası 27 Mart tarihli görüşmede oluşturulmuştu’
Sürecin açık ve şeffaf yürütülmesinin daha doğru olacağını belirten Kalkan, “Aslında biz bunların kamuoyuna açık olmasından yanayız. Sürecin açık ve şeffaf yürütülmesinin de daha doğru olacağı kanısındayız. Fakat herkes bizim gibi düşünmüyor. Herkes bizim gibi açık değil. Gizli ajandaları olanlar çok. Gizli hesaplar peşinde olanlar çok. Tabii onlar gizli işler yapıyorlar. Dolayısıyla bu süreç o düzeyde şeffaf olamıyor. Aslında 27 Mart tarihli görüşmeden bize yansıyan, bir yol haritasının karşılıklı tarafların tartışması sonucunda ortak mutabakata varılarak çıkartıldığı biçimindeydi. Daha sonra Devlet Bahçeli şimdi kendi başına yol haritaları yayınlıyor. Biz ona şaşırdık biraz. Aslında yol haritası 27 Mart tarihli görüşmede devlet yetkilileriyle Önder Apo arasında yürütülen tartışma sonucunda mutabakata varılarak oluşturulmuştu. Fakat hiçbirisi işletilmedi. Buna göre Nisan ortasına kadar çıkacak yasanın taslağı olacaktı. Önce İmralı’ya gidilecek, orada Önder Apo, oradaki arkadaşlar tartışacaklardı. Sonra görüşler, taslak bize gelecekti. Hareketimizin yönetimi bunu tartışacaktı. Sonuçta görüşlerini temsilcileriyle birlikte Önder Apo’ya, İmralı’ya aktaracaktı. Orada bir karara varılarak Nisan sonunda bazı temel yasalar çıkacaktı” diye belirtti.
Oluşturulan yol haritasına işaret eden Kalkan, “Bu kadar net, somut bir yol haritası 27 Mart tarihli görüşmede oluşturuldu. Bize iletildi ve bize denildi ki hazırlıklı olun. Taslak geldiğinde geç kalmasın, görüşlerinizi belirtin diye. Yönetimimiz de ona göre hazırlıklı oldu, bekledik. Fakat hiçbir şey gelmedi. Nisan ortası geçti, Nisan sonu geçti, Mayıs ortası oldu. Yine bir şey gelmediği gibi bu sefer el altından bazı rahatsızlıklar, daha doğrusu bize dönük eleştiriler duymaya başladık. Özel savaş basını bazı şeyleri köpürtüp ortaya atmaya başladı. Örgüt şunu yapmıyor, bunu yapmıyor. Yol haritası belirlemiyorlar. Adım atmıyorlar, şu olacak, bu olacak diye. Doğrusunu söylemek gerekirse şaşırdık biz. Bu iş böyle olmaz, böyle yürümez. En kısa vadeli bir planlama bile yürümüyor ve arkasından bu tür tartışmalara vesile oluyorsa biz bu kadar ağır sorunları nasıl çözeceğiz? Ciddi olmak lazım. Gerçekten de herkes ciddi olmalı. Kısaca onların hepsi tavsadı” diye konuştu.
Düzenli bir iletişim yok
Abdullah Öcalan ile düzenli bir iletişimin olmadığını kaydeden Kalkan sözlerini şöyle sürdürdü:
“Şimdi Mayıs sonuna geldik. Parti heyeti yeniden görüşmeye gitti. Ne görüşüldü, bu geçmiş iki ayın ya da yakın zamanda nelerin olduğu nasıl tartışıldı, bu durum nasıl izah edildi? Özellikle de tasarısını hazırlayacak, iletişimi sağlayacaklar tarafından nasıl izah edildi bilemiyoruz. Açıklamalar olursa göreceğiz. Ne kadar açıklama olacak, ne kadar bilgi sahibi olacağız, o da biraz tartışma konusu. Çünkü gerçekten de durum şöyle; düzenli bir iletişim yok. Sağlıklı bir ilişki olamıyor. Hat var, iletişim sağlanıyor deniliyor. Evet, geçen süreçte 8-10 yıl tam mutlak tecrit uygulandı. İmralı’da neler olduğundan hareket ve halk olarak, dünya kamuoyu olarak hiçbir bilgi alamadık. Yasal, hukuki şeylerin hiçbirisi uygulanmadı. Bu son zamanlarda barış ve demokratik toplum süreciyle birlikte o biraz aşıldı, kırıldı işin doğrusu. Daha önce İmralı heyeti de şöyle diyordu, ayda bir görüşme oluyor. Bazıları şuna itiraz ettiler, eleştirdiler: Ayda bir ya da daha uzun bir süre bir heyetin gidip birkaç saat tartışma yapmasıyla bu ağır sorunlar nasıl çözülecek? Bu doğru. Gerçekten de o ciddi bir iletişim durumu değildi. Bu son zamanda ise o bile olmadı. Niye öyle bir yol haritasıyla bize geldiler? Neden yaptıkları yol haritasını uygulamadılar? Şimdi niye tekrar görüşmeyi başlattılar? DEM Parti heyetini götürdüler? Doğrusu biz de anlamaya çalışıyoruz. Kamuoyu, herkes de anlamaya çalışmalı.
Bilgi olmadığı için bu sefer değerlendirmeler oluyor tabii. Herkes yorum yapıyor, şundan oldu, bundan oldu. Birçok yorum var bu konuda. AKP yönetiminin Orta Doğu’da 3. Dünya Savaşı kapsamında yürüttüğü siyasetlerden CHP’ye kadar bir sürü olay bunun içerisinde tartışılıyor. Her şey birbirine karıştırılıyor. Bu durumlardan, karışıklıklardan gerçekten biz sorumlu değiliz. Net ifade edebilirim. Bize söylendi ve beklenti içerisinde olduk uzun süre. Böyle olmaz, bu biçimde kesinlikle olmamalı.
Bu tür iletişimlerle olmaz
Bu tür iletişimlerle olmaz. Böyle yapıp iletişimi kesip, ondan sonra basın üzerinden, psikolojik savaş kapsamında aramıza bir sürü şey söyleyip, Türkiye kamuoyunu, dünya kamuoyunu yalan yanlış bilgilerle doldurmaya çalışmak, her şeyden önce dürüstçe bir yaklaşım değildir. Bir sonuç da vermez kimseye. Ama yapılan bu. Kamuoyu bunu bilsin. Özellikle de Türkiye kamuoyu bu gerçekleri net bir biçimde görsün. Bunun sorumluları ortada. Bizden yana öyle bir durum yok. Devlet yetkililerinin İmralı’ya gidip geldiklerine dair irtibatı kesmiyorlar. İmralı’da şimdiye kadarki durum neyse herhalde benzer durum devam ediyor. Bunu daha somut olarak, görüşme yapan heyet açıklama yapınca öğreneceğiz.”
‘Süreç için bir yol haritası verilmişti’
Kendilerine süreç için bir yol haritasının da verildiğini söyleyen Kalkan şöyle konuştu:
“O yürüyecek diye kendimizi ona hazır tuttuğumuz bir süreçte, bir duruşta bu olayları izledik. 5 Mayıs’ta yönetimimiz de açıklama yaptı. 5 Mayıs bizim 12. Kongremizin başladığı günün birinci yıl dönümüydü. Hareket yönetimimiz kamuoyunu kapsamlı bilgilendirdi. Kongreden önceki durum neydi? Kongreye nasıl geldik? Kongreden sonra geçen bir yılda neler oldu, neler yaşandı? Biz neler yaptık? Tartışılan konular kapsamında bizim durumumuz, sorumluluğumuz nedir? Bunları kamuoyuna izah ettik. Biz onu sorumluluk gereği yaptık, önemli gördük. Kamuoyu, iç-dış kamuoyu, halk, gençler, kadınlar, Türkiye kamuoyu bilgilensin istedik. Gerçekleri herkes bilsin ki doğru değerlendirsin, bir de bu sürece dahil olsun. Süreç dışı kalmasın, izleyici olmasın, özne haline gelsin. Barış ve Demokratik Toplum Süreci böyle bir süreç çünkü. Şunun bunun süreci değil, bir kesimin, bir partinin, hatta bir halkın süreci de değil. Türkiye’deki bütün halkların, dahası Orta Doğu’yu doğrudan ilgilendiren bir süreç. Basit bir süreç değil, dolayısıyla toplumun tümünün katılımıyla yürüyeceği bir süreç. Bu sürece herkes daha aktif katılsın, olup bitenleri bilsin, kendi ağzımızdan öğrensin istedik. Bu bir sorumluluk gereğiydi, inanıyoruz yerini bulmuştur. Aynı gün MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin de çok ciddi bir açıklaması oldu. Devlet Bahçeli bu süreci başlattı zaten. Zaman zaman gerçekten de Türkiye’de ezberleri bozan açıklamalar yaptı. Hiç kimse Devlet Bahçeli’den bu tür açıklamaları beklemiyordu. Başkaları da yapmıyordu. Devlet Bahçeli yaptıkça şaşkınlıklar da oldu. Benzer bir açıklamayla 5 Mayıs’ta karşılaştık. Bizim geniş basın açıklamamızın olduğu gün, Devlet Bahçeli’nin de böyle bir açıklama yapması süreç konusunda ciddiyeti ortaya koydu. Biz öyle değerlendirdik.
Barış süreci ve siyasallaşma koordinatörlüğü önemli bir tanımlamaydı
5 Mayıs açıklaması gerçekten de önemliydi. Barış süreci ve siyasallaşma koordinatörlüğü önemli bir tanımlamaydı. Anladık ki üzerinde durulmuş, düşünülmüş, araştırılmış, kararlaştırılmış bir şey. Öyle bir anda akla gelip söylenen bir söz olmuyor. Bu, işi daha da önemli kıldı. Süreci doğruya yakın tanımlıyordu. Önder Apo’nun yılbaşından bu yana, aslında geçen Şubat’tan bu yana ortaya koyduğu çözüm önerileriyle örtüşüyordu. Siyasal aktör olma, işin yürütücüsü olma konusundaki çağrılarıyla örtüşüyordu. ‘Siyaset yapsın’ dedi, ‘hukuk yapmıyorsa parti liderleri sorumluluk üstlensin’ dedi. Çünkü şunu söyledi; ‘Mevcut koşullarda yapabileceğim bu kadardır. Bundan fazla benim barış için, demokratikleşme için iş yapmam isteniliyorsa o zaman çalışma ortamım oluşturulmalı. Bu ortamla, bu koşullarda olmaz. O işleri yapacağım koşullar oluşturulmalı. Önder Apo’nun özgür yaşar ve çalışır koşullara kavuşması için halk ayağa kalktı. Dört parça Kürdistan’da, dünyanın dört bir yanında halkımız, dostlarımız, kadınlar, gençler eyleme kalktılar. Bu taleplerde bulundular. Bu durumla örtüşüyordu 5 Mayıs tanımlamaları, konuşması. Fakat daha sonra 18 Mayıs mıydı, yazılı olarak Devlet Bahçeli adına sözde 7 maddelik bir yol haritası diye ortaya kondu. Tartışılıyor da. Biz de inceledik, değerlendiriyoruz. Kelimenin anlamıyla diyorlar ya; dağ fare doğurdu! Ona benzer bir durum. 5 Mayıs açıklamasıyla diğeri örtüşmüyor. Aynı değil. 5 Mayıs açıklamasından sonra hemen AKP sözcüleri tepki gösterdiler. Öyle değil, böyle olacak dediler. Statü yok, hat var, bilmem öyle bir şey olmayacak diyerek bir sürü ortalığı karıştırdılar. Öyle anlaşılıyor ki müdahale oldu. Bahçeli bu kadar tutarsız olamaz. Çünkü çelişkiler çok. Bu öyle değilse o zaman birçok çevreden müdahale oldu. Böyle bir şey ortak mutabakat olarak deniliyor. Hazırlandı, Bahçeli zaten bu işten görevli kılınmış devlet tarafından. O da ilan etti kendi adına. Olmaz böyle.”
‘Bahçeli’nin açıklamaları öncekilerle çelişiyor’
Bahçeli’nin açıklamalarına dikkat çeken Kalkan, “Tabii ki bazı çevreler olumladılar da ama hem 5 Mayıs açıklamasıyla Bahçeli’nin hem de baştan beri açıklamalarıyla birçok bakımdan çelişen yanları çok. Öyle olmaz. Bütün inanılırlığını kaybeder. Toplum, kamuoyu şöyle diyordu: Bahçeli güzel söylüyor ama hiçbiri uygulanmıyor. Şimdi şöyle derler: Bir öyle söylüyor, bir öyle. Sözleri birbirini hiç tutmuyor. Mesela ilk gün, 22 Ekim 2024 tarihinde Bahçeli Meclis kürsüsünden umut hakkı çağrısı yaptı. Mesela bu yol haritasında umut hakkı kavramı bile yok. Demokratik siyaset çağrısı yaptı. ‘Gelsin Meclis’te konuşsun’ dedi. ‘DEM Parti grubunda partinin başına geçsin. Demokratik siyaset yapsın.’ Şimdi demokratik siyaset, siyaset hakkı hiç yok. Bunun böyle herhangi bir şeyi bile yok. Birçok şey önceki konuşmalarından uzakta. Örneğin Barış Süreci ve Siyasallaşma Koordinatörlüğü. Siyasetle ilgili siyasi şey olacaktı. Sonunda incelendiği zaman ortaya PKK’yi tasfiye koordinatörlüğü çıkıyor. Ondan sonra da biri dönmüş diyor, tutukluluk hakkı saklı kalsın. PKK’yi dağıttıktan sonra tekrar eski durumuna da devam etsin. Gerçekten böyle miydi? Bahçeli hiç durmadan Kürt-Türk kardeşliğinden söz etti. Metninde Türk-Kürt kardeşliğinin esamesi bile yok. Kürt bir yerde var. O da olumsuz anlamda var, yergi anlamında var. Sadece eski bildiğimiz Türk milleti, Türk milleti edebiyatı devam edip gidiyor. Bir yerde Türk-Türkiye milleti denmiş. O da herhalde, bak Türkiye de diyor diye bazılarını kandırmak için yapılmış. Böyle olmaz. Tehdit var” diye belirtti.
‘Kararlıyız’
Kalkan şöyle konuştu: “Burada yönetimimiz açıklamalar yapıyor. Önder Apo başmüzakerecimiz, her şeyi hakkında değerlendiriyor. Ama bize aba altından sopa gösterilmesin. Genç arkadaşları zorla tutuyoruz böyle bir süreçte. Hala ne kadar ikna olup olmadıkları belli bile değildir. Biz ikna edemeyeceğimizi söyledik. Hala oradayız. Ancak eğer bir ikna çıkar, yapılabilirse bunu Önder Apo yapar dedik. O noktadayız. Durum böyleyken bir de işte bir yasa çıkarırız, gelen gelir, gelmeyeni bertaraf ederiz. Ne demek bertaraf etmek? Ne yapacak? Savaşa mı hazırlanıyor Bahçeli? Hani bu kadar çok barıştan söz ediliyordu? Biz gerçekten de Barış ve Demokratik Toplum Süreci’nde kararlıyız. Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı’na da manifestosuna da bağlı kaldık hareket olarak. Önemsedik, ciddiye aldık. Bunda kararlılıkla da yürüyeceğiz. Kim ne yaparsa yapsın. Ama böyle aba altından sopa gösterir biçimde bizi tehdit etmeye kalkmak kabul edilir, bu süreçle bağdaşır bir durum değil. Şunu söyleyeyim ben, içeriğini başkaları daha fazla tartışabilir. Yol haritası ise hiç bu kadar tartışma yapmaya, bu kadar muğlaklaştırmaya gerek yok ki. Gerçekten tutarlılarsa, gerçekten Türkiye’de biraz demokrasi olsun, Kürtle diğerleri de öteki olmasın, adı olsun, bu ülkede bu devlete vatandaş olarak yaşasın, bu konuma gelsin isteniliyorsa bu kadar muğlaklaştırmaya, karıştırmaya gerek yok ki. Çok net mesela ben bir yol haritası sunabilirim
Demokratik siyasetin önü açılsın
Bu çağrıları yapan, bunları geliştiren Önder Apo oldu. Evet, ikinci aşamaya dönüldü. Birinci aşamada hareket olarak, Önderlik olarak yapacaklarımızı yaptık. İkinci, yasa çıkarılsın. Demokratik siyaset yasaları çıksın. Örneğin özgürlük yasası olsun. Başta Önder Apo olmak üzere. Önder Apo’ya statü deniliyor ya. Evet, Önder Apo’nun özgür yaşar, çalışır koşullara kavuşmasını sağlayan bütün şey için bir yasal şey. Bunu Nisan ayında yapacaklardı. Çıksın, Önder Apo siyaset yapmaya başlasın. Demokratik siyasetin önü açılsın. Siyasi hareket başlatsın. Ondan sonra Avrupa’dan da dağdan da herkes koşar Önder Apo’nun yanına gider. Hiç kimsenin şöyle mi götürürüz, böyle mi götürürüz, gelirler mi, gelmezler mi tartışması yapmasına gerek yok. Kendilerini yormalarına, boşu boşuna enerji harcamalarına gerek yok. Gelirler mi gelmezler mi o zaman görürüz. Bizim yol haritamız da budur. Böyle olmadığı müddetçe olmaz. Demokratik entegrasyonsa bu Önder Apo’dan başlasın. Hani demokratik siyaset yapılacaktı, siyasetin önü açılacaktı. Biz silahlı mücadeleyi durdurma kararı almadık sadece. Siyasi mücadele stratejisini sona erdirerek demokratik siyaset, siyasal mücadele stratejisini benimsedik. Biz demokrasi için, Kürtlerin özgürlük hakları için mücadele edenler, bundan sonra demokratik siyaset stratejisiyle mücadele edeceğiz dedik. Hiçbir şey etmeyeceğiz, vazgeçtik, dağılıp gidiyoruz demedik. Evine gelsin şu bu demek gerçekten saygısızlık oluyor. İnsanlar tekrar evlerine milletin gözünün önünde baka baka dönmek için dağa çıkmadılar. Bir amaçları yoktu. Bu böyle olmaz. Bu bakımdan işin en net yanı budur”
‘Demokratik siyaset yapmamızın önünü açmıyorlar’
Demokratik siyaset yapmalarının önünün açılmadığını ifade eden Kalkan, “Silahlı mücadeleyi sona erdirdiğimize evet diyorlar. Ama demokratik siyaset yapmamızın önünü açmıyorlar. Demokratik siyaset olmazsa bu sorun nasıl çözülür? Böyle mi gidilir? Bu biçimde mi çözülür? Bir tasfiye yol haritası ile adı da öyle konuyor. Terörün tasfiyesi. Fakat şimdiye kadarki yaklaşım böyle değil. Bu biçimde olmaz. Bu biçimde olmaz. Onun için demokratik siyasetin önü açılmalı diyeceğim ama şimdi siz diyeceksiniz ki siyasi ortam toz duman. Cumhuriyeti kurmuş partinin merkez binası bugün bombardıman altındaydı. Gerçekten çok ilginç oldu. Hiç görüşme olmuyordu. Şimdi görüşme yapılıyor dendi. Ve böylece CHP’ye de şey edildi. Antidemokratik bir tutum, baskıcı bir tutum. Şunu söylememiz lazım. Siyaset üzerindeki askeri vesayet olmamalı. Ama yargı vesayeti de olmamalı. Bu AKP polisi, istihbaratı kötü kullanıyor. Ama yargıyı çok daha kötü kullanıyor. Siyasallaşmanın da ötesinde, savaşın da ötesinde. Eskiden darbeler ordu karargâhında, genel karargâhta, Genelkurmaylıkta planlanır, yapılırdı. Üniformalı kişiler tarafından. Şimdi darbeler yargı odalarında, cübbelilerin olduğu yerlerde planlanıyor. Onlar eliyle yapılıyor. Adalet Bakanı hukukun gereği dedi gerçi” şeklinde konuştu. Şimdi işte bu hukuk da her şey lastik gibi tabii. Mutlak bir şey yok. Ama bir yerde örneğin siyaset. Ben çok iyi hatırlıyorum. Tayyip Erdoğan’a seçim yasağı konuldu. Dört ay hapse koydular. O zaman siyaset üzerinde yargı vesayeti olmamalı diyen birinci kişiydi Tayyip Erdoğan. Mücadele etti kendine göre. Karşı çıktı, böyle demokrasi olmaz dedi. Şimdi yargı kendi eline geçince herkes görüyor. Rakiplerini bastırıyor. Öyle sıradan bir şey yapmıyor. Kendisinin yerine geçmeye aday, karşısında kendine rakip olmuş kim varsa üzerine gidiyor. Herhalde bu âlem ahmak değil. Bunun ne anlama geldiğini, ne ifade ettiğini bilir” dedi.
Kalkan, devamla şunları kaydetti:
“Şimdi şöyle söyleyeceğim. Tabii bu durumun AKP’nin iktidar mücadelesiyle bağı var. Türkiye’deki iktidar mücadelesi yöntemleriyle bağı var. Öyle gelişiyor, yaşanıyor bu olay. Bu kesin. Bir kavgadır, sürüyor iktidar kavgası. Çok çetin sürüyor. Öyle ki gerçekten de parti başına geçenler, hele de devletin şey koltuklarına oturanlar, kefenlerini üzerlerine giyiyorlar. Bir tarihe bakalım. Ne olmuş? Cumhurbaşkanları, başbakanların hâline ne gelmiş? Başına ne gelmiş? Böyle bir siyaset kavgacılığı var. Bununla bağı var. Fakat böyle bir durumun da bu antidemokratik, diktatoryal, faşist zihniyet ve siyasetle bağı var. Sistemle bağı var. Bu, 1970’lerin başında açıkça tartışıldı. Türkiye, faşist, oligarşik diktatörlük mü olacak? Yoksa demokratik cumhuriyet mi olacak? 70’lerin başında mücadeleye kalkanlar, demokratik cumhuriyet çağrısı yaptılar. Demokratik cumhuriyet savaşçılarıydılar. Cumhuriyetin demokratikleşmesini istiyoruz dediler. Mahkeme salonlarında ve idam sehpalarında. Fakat ezildiler. İmha edildiler. Bazıları böyle dil ucuyla söylüyor. Faşizan uygulamalar, şunlar bunlar. Öyle değil. Basbayağı faşist uygulamalardır. Antidemokratik uygulamalar. Her şey açık söylenebilmeli. O kadar kelimelerin belini kırmaya gerek yok. Anlaşılmaz kılmaya da gerek yok.
Fakat şunu esas şey edeceğim. Peki bu kadar demokrasisizlik, diktatoryal yaklaşımlar, ben merkezli yaklaşımlar niye ortaya çıkıyor Türkiye’de? İşte bu Kürt sorunuyla bağlı. Demokrasi olursa Türkiye’de Kürtler haklarını ararlar. Kürtler de faydalanırlar. Kimliklerini, özgürlüklerini isterler diye Kürdistan’a dayatılan soykırımın Türkiye’deki ucu da faşist diktatörlük oluyor. Faşist baskı ve sömürü oluyor. Bunlar etle tırnak gibidirler. O halde Kürtler özgür olursa Türkiye demokratik olacak. Türkiye’nin demokrasisiyle Kürtlerin özgürlüğü etle tırnak gibi birbirine bağlı. Kürt’e dayatılan soykırımla Türkiye’deki faşist baskı ve sömürü de etle tırnak gibi birbirine bağlı. Oradan kaynaklanıyor. Mevcut durum da öyle. Evet, bir iktidar alternatifi oldular. AKP’nin iktidar mücadelesinin bir tezahürü denebilir. CHP’yle kavgası, Özgür Özel CHP’siyle ve bugünkü mutlak, mutlan denen durum. İşte polis zoruyla girdiler. Utanç verici bir durum. Siyasete yakışmıyor aslında. Siyaset, toplumun hayatı işlerinin birlikte kararlaştırılıp yapılması işi dedi. Önder Apo öyle tanımladı. Biz de politikayı, siyaseti böyle anladık ama bu olayları görünce insan o bilgilerle pratiğin hiç benzeşmediğini görüyor. Bir yanı o. Fakat diğer yanı kesinlikle Kürt sorunuyla, bu süreçle bağlantılı işte.
Özgür Özel’e yapılanlar Kürt sorunuyla bağlantılı
Özgür Özel Kürtlerden söz etti. Kürt halkı dedi. Kürtlerin hakları dedi. Devlet Bahçeli hemen tepki gösterdi. Biz onu gördük, dinledik. Gözümüz açık, aklımız var. Bir şey sulandırma dedi. Ne Kürt’ü? Zaten son yedi maddelik yol haritasında Kürt’ün şeysi bile yok. Var yok Türk milleti. Her şey Türk milleti. Öyle olmaz ki. Özgür Özel’e öyle geliyor. Ne diyeceğiz? Özal’ın başına gelenleri biliyoruz. Erbakan’ın başına gelenleri biliyoruz. Onların hepsinin başına, Kürt sorununa yaklaşımlarından dolayı bu sonuç geldi. Özgür Özel’e de aynı şey yapılıyor o dediklerinin üzerine. Bu bağı görmek lazım. Bu bakımdan geri adım atmamaları önemli. Sürece sahip çıkması önemli. Özgür Özel ve ekibinin kendilerini geliştiren, canlı kılan da bu oldu. Bu temelde direnirlerse kesinlikle demokratik direniştir direnişleri. Bu temeldeki direnişleri. Ama sulandırılırsa, neden bunu uyguladı AKP sorusuna doğru cevap vermez de başka yerlerde arar, Türkiye’nin temel sorunlarından sapma yaşarlarsa o zaman koltuk kavgasına dönüşür. Ona da kimse destek vermemeli tabii. Kimse alet olmamalı. Herkes uyanık olmalı, dikkatli olmalı. Ne yapıldığına bakmalı.
CHP’ye bile böyle yapanlar, Kürt’ün adını söyleyene ne yapmazlar ki!
Mevcut durumu böyle ifade edebiliriz. Fakat gerçekten de sorunun başlangıcında dedim ya, bizim için Türkiye’ye gelirler mi gelmezler mi diyorlar. Ama nasıl? Demokratik siyaset olacak ve herkesin hakkı olacak da siyaset dışına itilenler döneceklerdi. E şimdi Cumhuriyeti kuran partinin başına bunlar gelirse, hatta Türk’ün partisi ifade ediliyor, böyle olursa hangi siyasetçinin siyasal güvencesi var? Başına neyin gelmeyeceği nereden belli? Mevcut durum CHP yönetiminin, CHP kongrelerinin başına bunlar gelirse başkalarının başına neler gelmez ki? Şimdi bütün arkadaşlar dikkatle izliyorlar, bakıyorlar. Herkes duruma bakıyor. CHP’ye bile böyle yapanlar, Kürt’ün adını söyleyene, özgürlüğünü isteyene, kimliğini isteyene, Türkiye’ye demokrasi isteyene ne yapmazlar ki? Her şeyi yaparlar, çok inandırıcılıkları kalmıyor. Bu biçimde aslında sürecin yarattığı pozitif etkiyi kendi iktidarı için kullanmış oluyor. Öyle değerlendirmemiz lazım. Bu da iyi bir durum değil.
AKP’nin yaptıklarının hangisini anlatalım?
Şimdi AKP’nin yaptıklarının hangisini anlatalım? CHP günlük olandı, gözümüzün önündeydi onu söylüyoruz ama sadece bunlar değil ki AKP’nin Türkiye’de de Kürt toplumuna karşı yaptıkları da var. Örneğin Gülistan Doku olayı var. Rojin Kabaiş olayı. Kürt kadınlarına, kızlarına organize, çeteler biçiminde, ki çoğu özel kuvvettir, özel harp dairesi elemanı sivil olsalar da onlar eliyle örgütlü biçimde neler yapılmamış. Ne kadar bir tecavüz var, saldırı var. AKP’nin yaptıkları hep birbirine benziyor. Kürdistan’da, Karadeniz’de, Türkiye’de de coğrafya kalmadı. Dağ taşı, ormanı elek gibi elediler. Orman bırakmadılar. Altın arıyorlar, değerli madde arıyorlar. Doğayı yok ediyorlar. Yaşam evini ortadan kaldırıyorlar. Onları bitiriyorlar. Zindanlar, geçen bir bilanço vardı. Türkiye’nin zindanları bir de hangi ülkenin bir ülke daha diyordu. Var olan kapasitenin yüzde yüz bilmem kaç katı doludur. Bir de çıkışlar olduğu hâlde. İnsanlar zindanlarda, cenazeler çıkıyor. Kürt toplumuna diğer yönde yapılanlar, bize yapılanlar… Hâlâ Barış ve Demokratik Toplum Süreci dedik ama o kadar hasta, zindanda kalamaz tutuklu var. Bir tanesi bırakılmadı.
Yoldaşlarımızın mezarları yok, bize şefkatli devletin kollarına gelin diyorlar
Bizim yoldaşlarımızın mezarları yok. Mezarlıkların hepsi tahrip edilmiş durumda. Her bir tarafa dağıtılmış durumda. Kemikleri ortada yok. Bize diyorlar ki gelin şefkatli devletin şefkatli kollarına, adaleti size uygulansın. Uygulansın. Biraz bu adaleti görelim ki uygulansın. Hiçbir şey yok. Bunlara ilişkin bunlar güya terörle mücadele gereğiymiş, hukuk gereğiymiş, kanuniymiş. Bu kadar tecavüz, sömürü, saldırı, doğayı yok et. Kadını yok et. İnsanlığı yok et. Baskıyı, zulmü, sömürüyü en ileriye çıkar. Bunların hukukla, adaletle ne alakası var? Gerçekten de nasıl diyelim, vahşi kapitalizm deniliyor ya; baskı, sömürü, toplumun yok edilmesi, doğanın, insanın, toplumun yok edilmesi; tabii en çok da erkek egemen zihniyet, siyaset, kadın üzerindeki baskı, zulüm, güya kadın haklarını savunma adı altında. Şimdi Kürdistan’da en aşağılık özel savaş saldırıları hâline geldi. Üniversite öğrencilerimizin cenazeleri bulunamıyor, yerleri bulunamıyor. Bir tanesi ne demişti? Dağa çıkacaklar mı? Bilmem burada ne olsalar daha iyidir. Bunu bir devlet yetkilisi söyledi. Bu uygulanıyor. Uygulanmış, uygulanıyor
AKP günübirlik ve iktidar çıkarı temelinde yaklaşıyor
AKP böyle bir iktidar olarak sürece nasıl yaklaşıyor? İktidarı temelinde yaklaşıyor. Çok onu ayrıntılandırmaya gerek yok ama her şeyi iktidara alet ediyor. Devletle de uzlaşıyor şimdi. Devleti de ele geçirdi. CHP ile kavga da öyle. Kesinlikle bu muhalefete karşı saldırılarla bu süreci birlikte yürütmeye, oradan aldığı güçle yürütmeye çalışıyor. Bunu anlamıyor değiliz. Görmüyor da değiliz. Her şeyi kendi iktidarı için ediyor. Ötesi yok. Geçen programda ben AKP stratejik yaklaşmıyor dedim. Biz sürece stratejik yaklaşıyoruz. AKP günübirlik ve iktidar çıkarı temelinde yaklaşıyor. İktidarı alet ediyor dedik. Ertesi gün Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan biz stratejik yaklaşıyoruz dedi. İyi, eğer gerçekten öyle olacaksa ama ortada ne bir strateji var ne bir stratejik yaklaşım.
Kürdün adı yok
Kürdün adı yok. Demokrasi kiminle olacak? Bu sorunlar kiminle çözülecek? Bütün siyaset birleşecekti. Bütünlük olacaktı. Türkiye’nin en ağır sorunları çözülüyor. Çözülecek. Yeni bir demokratik kuruluş olacak. İkinci Cumhuriyet, demokratik cumhuriyet olacak diyoruz. Bunun için el birliği lazım. Birleşik bir duruş lazım. Ama AKP öyle yapmıyor. AKP bütün alternatifleri yok ederek sadece kendisinin iktidarda kalmasına hizmet etsin istiyor bütün bunlar. Bu, çıkarcı bir yaklaşım, tabii çok fazla faydacı bir yaklaşım. Türkiye’nin geleceğiyle, çıkarlarıyla örtüşen bir yaklaşım değil. Kendi iktidar, aile, parti çıkarlarıyla dolu olan bir şey. Zaten iktidar sözcülerinin söylemlerine bakıyorsunuz. Gerçekten de çoğu demagoji. İktidar basını Tayyip Erdoğan süreci iyi ilerliyor, stratejik yaklaşıyor dediği zaman bile, ki bunun inandırıcılığı, pratikte gerçekleşme durumunu görmüyoruz.
AKP basını sürece saldırıyor
O zaman bile AKP’nin basını, Tayyip Erdoğan’ın sözlerinin tersine sürece karşı saldırılarla geçiliyor. Her türlü hakareti yapıyor. Her türlü süreç karşıtlığını tahrik ediyor. Böyle olmaz. Orasının biraz onun da hukuki şeyi gerekli. Biraz siyaseti de görmeli. Biz söyledik, yaptık. Başkaları ahlaki ölçüleri gereği, insani ölçüleri gereği ağızlarını açmıyorlar. Bir terbiyeleri var. Bir şeyler söylemiyorlar diye meydanı bol bulduk, istediğimizi söyleriz. Böyle olmaz. Birisi de çıkar, sen bir söylersen ben sana beş söylerim derse ne olacak? Der mi? Der tabii. Kimse niye dedin de diyemez. İş bu düzeyde, bu bakımdan karmaşık durum. Henüz bazı şeyler, Devlet Bahçeli’nin sözleri, 5 Mayıs’taki durum, 18 Mayıs açıklamasıyla her şeyi biraz karıştırdı. Onu bizim ve halkın kabul edeceği sanılıyorsa, o kavramları bilmem PKK’yi dağıtsın, gitsin İmralı’da hapis yatmaya devam etsin.
Bu kadar da açık sözlü. Vallahi bravo. Biz ahmak mıyız peki? Sadece kendilerinin mi bir düşünceleri var? Kürt toplumu nasıl bir toplum? Ne zannediliyor ya? Yemez, içmez, aç kalır, ölür de ondan korkmadı hiçbir zaman. Ama böyle olmaz. Böyle söylenecekse biz de ağzımızı açar her şeyi söyleriz. Ama bir karar almışız. Bir şey yürütüyoruz. Dilimize de dikkat edeceğiz. Davranışımıza da dikkat edeceğiz. Bu iş ancak böyle yürür. Ama biz gerçekten de bunların aşıldığını görüyoruz. Böyle saldırılar çok fazla. Kesinlikle onların hiçbirisi kabul görmez. Aslında biraz muğlaklaştırdılar Bahçeli’nin şeylerini. Bir de toplum 5 Mayıs etkisi altında kaldı. Yoksa 18 Mayıs’taki şeyi görseydi Kürt toplumu hiçbir şeyini kabul etmez, ağır bir tepkiyle karşılık verirdi.
Şimdi İngiltere’yle yansıdı. Almanya’yla olan zaten eskiden beri var. Biz Almanya’da hapis yatmış birisiyiz. Alman devletinin de mahkemelerinin de yaklaşımını çok iyi biliyoruz. Mahkemede kaç sefer söylemişiz. O zaman Turgut Özal’dı yönetim. Türkiye’yi Turgut Özal mı yönetiyor, siz mi yönetiyorsunuz diye. Hanginiz hükümetsiniz? Netleşsin de biz de tutumumuzu ona göre alalım diye. Almanlar kendilerini Türkiye devletinin sahibi, yöneticisi görüyor. O zaman Bonn’da oturuyordu yönetim, şimdi Berlin’de oturuyor. Berlin’deki yönetim kendisini Türkiye’nin hükümeti sayıyor. Bazı arkadaşlar şöyle diyorlar; Bırak İngiltere’yle, Almanya’yla anlaşmayı. AKP iktidarı ABD ve İsrail’e teslim olmuştur. Böyle düşünen arkadaşlar var. Tartışıyoruz biz. Biz de bu olayların içindeyiz. Her şey bizim başımızın üzerinde oluyor zaten. Bilgi alıyoruz, tartışıyoruz tabii. Bütün füzeler tepemizden geçiyor gece gündüz. Savaşın ortasındayız. Öyle uzağında falan değiliz. Dolayısıyla böyle düşünen arkadaşlar var. Yabana atılır bir düşünce değil.
AKP iktidarı kendisini ABD-İsrail hegemonyasıyla uzlaştırmaya çalışıyor
Onu belirtelim. Türkiye tüm gücüyle, AKP iktidarı kendisini ABD-İsrail hegemonyasıyla uzlaştırmaya, ittifak hâline getirmeye çalışıyor. Bu kesin. Türkiye’nin egemenlerinin tarihsel duruşları böyle. Her zaman dünyada güçlü kimse onunla iş birliği yapmışlardır. Ona karşı çıkmazlar. Şimdi de görüyorlar ki saldıran taraf ABD-İsrail ittifakı, aslında o ittifakla uzlaşma arayışındalar. Esas yaklaşım bu. Bu uzlaşma dediğim teslim olmaya kadar gidebilir. Savaşa yaklaşımları, 3. Dünya Savaşı’nın gidişatına yaklaşımları, İran’daki duruma yaklaşımları tamamen böyle. Eğer İran devleti tümden birden çökseydi, İran şey olsaydı, Tahran’daki yönetimden önce o yönetimde teslim olanlar çıkar mıydı ama Türkiye’de benzer eğilim çıkardı. Öyle olmadı. Şimdi biraz ayakta kaldı. ABD biraz şey yaptı ama pratikte gerçekleştiremedi. Biraz umutlandı, İran böyle kalacak diye. İran-ABD-İsrail ittifakıyla bu yönetimin kalanları, artıkları diyelim, uzlaşırlar, ayakta kalırlarsa bu ABD-İsrail hegemonyasının uzlaşma arayışı olur. Ben de uzlaşırım diye hesap yapıyor. O zaman ben de kolaylıkla uzlaşırım diyor. Bu ittifakla geriye Doğu Akdeniz kalıyor. Aslında Almanya-İngiltere ile şeyleri biraz Doğu Akdeniz üzerinde destek bulmak. Hesapların hepsi yanlış bence. Yanlış hesap yapıyorlar. Ama yanlış yaptıklarından kendilerinde biraz kuşku var.
Demokratikleşme Rojhilat Kürdistan’da Kürt sorununu çözer
Öyle olmazsa süreç bırakmazlar. Bitti derler. Ne Kürt’ü ne şey de. Herkese daha fazla saldırırlardı. Hâlâ süreç vardır, iyi yürüyor, şu bu diyorlarsa bu kesinlikle hâlâ tam emin değiller durumun böyle olduğundan. Gerçekten de şey belli değil. İran’daki durum belli değildir. İran’da evet ABD ile bu İran’daki yönetim kalıntıları uzlaşabilirler. Bu ne kadar kalıcı olur? İran o kadar ağır bir darbe yedi ki değişecek. Bunu ABD saldırıları değiştirmeyecek. İran’ın halkları değiştirecek, toplumu değiştirecek. Bir kazan gibi kaynıyor içi. Bilgimiz yok değil. Biz de izliyoruz, bilgi de alıyoruz. Çok da uzağında değiliz zaten. O bakımdan İran’da Türkiye’nin istediği gibi bir sonuç çıkacağını beklemek ham hayaldir. Mevcut siyasetin ve şeyin. Tersine demokratik bir İran ya da demokrasiye daha açık bir İran’la karşı karşıya gelebiliriz önümüzdeki yakın süreçte.
Öyle bir demokratikleşme Rojhilat Kürdistan’da Kürt sorununu çözer. Kürt özgürlüğünü garantiler. Bunu bilsinler. Yeni bir Kürdistan Türkiye’nin karşısına gelebilir. Rojhilat’ın yürüttüğü siyaseti böyle yabana atıyorlar ama bu büyük ihtimal. Buna demokratik yollarla kendileri de yaklaşım gösterseler daha yararlı, faydalı çıkarlar. Ama öyle yapmaz da karşılarına alırsa, vay Kürt varlığı oldu, İran demokratik oldu diye o zaman şey olur. O bakımdan ben şu kanaatindeyim. İran’dan yakın zamanda mevcut Türkiye siyasetine ve zihniyetine fayda gelmez. Ona fayda getirecek bir sonuç çıkmaz. Bunu hesap edenler boş bekliyorlar. Tersine doğru yaklaşmazlarsa, hele hele Rojhilat’ın çözüm yaklaşımlarına doğru yaklaşmazlarsa tümden kaybedici durumla da karşı karşıya gelebilirler.
Doğu Akdeniz
Doğu Akdeniz’in durumu ise ortada, Suriye’ye kadar denizi kontrol altına aldı İsrail. Yunanistan ve Güney Kıbrıs’la ittifak var. Bu ittifaka Mısır dahil, Suudi dahil. Almanya bunlarla çok daha öncesinden ittifak yaptı. Mısır’la da yaptı, Yunanistan’la da yaptı. Şimdi diyorsunuz Türkiye Almanya ile ittifak yapıyor. Almanya diğerleriyle çok daha önce yaptı. İngiltere de aynı biçimde yaptı. İngiltere’nin evet İran Savaşı’nda ABD ile biraz şeyi oldu ama karşıtlığı, onu yapan hükümetin başına neler geldiği de ortada. Düşmek üzere, kendi partisi istifaya çağırıyor. Seçim hezimeti yaşadı hemen. Türkiye ile anlaşma yaptıktan üzerinden iki ay bile geçmedi. Bu İngiltere mi Türkiye’yi ayakta tutacak? Bunlar çözüm değil. Bunlar aslında ABD ile İsrail hegemonyasını uzlaşmaya zorlamak için bir tür şantaj yapma durumları. Bakın şununla anlaşırız, bununla anlaşırız. Gittiler Rusya’da açıklama yaptılar ya Rusya, Çin, Türkiye, İran bir doğu cephesi oluştursun diye. Bunların hepsi aslında İsrail, ABD blokuyla anlaşmak için şantaj siyaseti. Bak öyle yapmazsanız biz böyle yaparız diyorlar. Trump da gitti Pekin’e oturdu. Her türlü şeyi yaptı. Öyle eskisi gibi Sovyet, ABD bloklaşması gibi bir durum yok ki.
Türkiye’nin Öcalan’ın çözüm çağrısından başka çaresi yok
Bu bakımdan bu şantaj siyaseti de tutmaz. Böyle yaparlarsa sonunda çok daha ağır durumla karşı karşıya gelebilirler. Biz eskiden demiştik böyle olacak diye. Kıbrıs derken Türkiye’yi kastettik. Bu 3. Dünya Savaşı, 1. Dünya Savaşı’nın devamıdır. Savaş geçici olarak Türkiye, İngiltere, Fransa anlaşmasıyla sona erdi. Şimdi 35 yıllık savaşla yeniden yapılanıyor. Bu Türkiye’de sonuca bağlayacak. Çünkü değişen Orta Doğu’yu Türkiye’nin mevcut zihniyeti ve siyaseti, sistemi yaratmıştır.
Onun izdüşümleri olarak gelişmiştir. Dolayısıyla evet, yeni Orta Doğu Türkiye’deki değişimle olacak. Önder Apo bu değişim demokratik olsun dedi. Demokratik cumhuriyet olsun dedi. Dolayısıyla demokratik cumhuriyet Orta Doğu’ya yayılsın. Dünyaya örnek olsun. Türkiye bütün halklar için çekim gücü olsun. Bu ne kadar iyi olur. Ama öyle değil de böyle, bu kadar İran’a bomba atan İsrail-ABD çizgisiyle uzlaşma temelinde olursa oradan Türkiye’ye fayda gelir mi? Gelmez. İran’a, şuraya buraya saldırılara Türkiye’nin daha fazla ortak olmasını getirir. Türkiye’yi de biraz suç ortağı yapar. Öyle olmamalı. O bakımdan Doğu Akdeniz’de de çok şey yok. Evet, genel değerlendiriliyor. İran şeyi biraz cesaretlendirmiş gibi oluyor. Bekle gör politikası izliyorlar. İşte acaba daha az taviz vererek uzlaşma yapamaz mıyız diye. Ama bekledikçe tümden kaybetme de gündeme gelebilir. Onun için zaman yok. Önder Apo’nun çözüm çağrısından başka çaresi yok Türkiye’nin. Bunu uzatması Türkiye’ye yarar getirmeyecek, zarar getirecek. Bunu net ifade edebilirim ben.
Atı alan Üsküdar’ı geçti
İstedikleri kadar Türk Silahlı Kuvvetleri açıklama yapsın, deniz şeylerini geliştirsinler. Atı alan Üsküdar’ı geçti. ABD 35 yıldır bir enerji yolu oluşturdu. İlişki, ittifak oluşturdu. Birçok şey yaptı. Türkiye’ye düşen, bunların dışında kalmak. Orta Doğu’da bile ikinci sınıf devlet olarak bağlanmak. Bu en kötü durum. Türkiye’yi sevenler kesinlikle bu kötü duruma karşı uyanık olmalılar. Tedbir almalılar. Onun için de Cumhuriyet’in demokratik dönüşümü için mücadele çok önemli bir mücadele. Onu her yerde, her zaman güçlü biçimde geliştirmek lazım. Şimdi Barış ve Demokratik Toplum Süreci’yle birlikte bir de Kürtler eleştiri, öz eleştiri dönemini bir şekilde başlattılar. Bu süre içerisinde biz bunu gördük. Son olarak Şinasi Atabey’in bu yönlü değerlendirmeleri oldu. Eylem ve örgütlenme üzerine yapılması gerekenlere çağrıda bulunduğunu, şikayet dilinin çok gelişkin olduğunu söyledi. Biz de buradan bu tartışmalara bir katkı yapmak istiyoruz. Önemli yazılardı, açıklamalardı. Biz de dikkatliyiz dedik. Bir. İkincisi öz eleştiri diyorsanız düzeltmeli. Biz de onun içindeyiz. Muhatabıyız. Evet. Bütün demokratik güçler aslında öz eleştiri, değiştirme, dönüştürme içerisindeler. Şinasi Atabey bunları çok açık, yalın, anlaşılır bir dille net biçimde ortaya koydu. Başka bu duruma dikkat çeken yazarlar da vardı. Biraz bunlar yazılıyor, tartışılıyor. Şöyle tartışılıyor: Söz ve eylem birliği, bütünlüğü yok. Teori-pratik bütünlüğü yok. Sözle eylem birbirinden çok kopmuş. Söz var, eylem yok. Böyle diyen, eleştirenler oldu ve bunu daha yalın, çarpıcı bir biçimde belirtilen yazı ortaya koydu.
Eylem çizgisi
Bu oldukça önemli. Eylem çizgisinde kopmayı ifade ediyor. Eylem yok derken şöyle; eylem var da ne kadar eylem denir gerçekten? O tartışma konusu. Eylem çizgisinden sapma var. Evet, irili ufaklı eylemler olsun, büyük küçük eylemler olsun, demokratik eylemlerin hepsi değerlidir, anlamlıdır diyoruz ama eylem diye ifade edilen çok şey bu büyük küçük eylem kategorisi içine girmiyor. Eylemle bir alakası yok. Öyle hiçbir etkisi yok. Basın olmasa hiçbir etkisi olmaz. Kimse duymaz bile. Eylem denen şey, basının verdiği dışında yapıldığında hiç kimseyi, çevresini hiçbir yere etkilemiyor. Buna eylem denir mi? Eylem çevreyi etkiler. Basın için biz şimdi bu programı nasıl yapıyorsak eylemi basın için yapıyor. Böyle kapalı yerde, kimse duymuyor da alıyor, gönderiyor basına. Basın verince, onu izleyenler söylendiğini duyuyorlar. Etkilenmiyorlar da sözü duyuyorlar.
Basının durumu
Dolayısıyla bence basını eleştirmek lazım. Basın da ortak oluyor buna. Hem de çok kötü bir biçimde ortak oluyor. Önüne ne konursa yiyor. Demiyor haber değeri var mı yok mu? Ben bunları niye veriyorum? Veriyor. Ne verilirse veriyor. Böyle bir çizgisi yok. Öyle olmaz. Böyle bir eylem çizgisinin gelişmesinde, ortaya çıkmasında basının özellikle de bu görsel basının önemli bir payı var. Düzeltme oradan da geliştirilmeli. Gerçekten de eylem olan, küçücük de olsa çevreyi etkileyen, eylem değeri olan, haber değeri olan şeyler verilmeli. Öbür şeyleri niye veriyorlar? Vermesinler. Niye verecekler ki? Bence doğru olan tutum bu. Yoksa bu kadar gelişmezdi. Eskiden mesela böyle basın yokken bu biçimde kimse yapamıyordu. Eylem çizgisinde biraz sapma oluyor bu. Dejenere olma oluyor. Onu görsel basının varlığı yaratıyor ve basının da buna dikkat etmemesi bunu teşvik eden, geliştiren oldu. Burada çok şey demeyiz ama üzerinde çok durulması gereken bir konu. Mesela eylem yapacağız diyenler, eylem yaptık denen şeylerin işle, yapılmış şeyle bir alakası yok. İş yapmayı ifade etmiyor. Sadece söz var. Onun için yazmıştı; çağrı var, şikayet var. Pratik hiçbir şey yok. Pozitif eylem hiç yok. İnşacılık hiç yok. Mesela ona yönelme yok. Komünal hareket, demokratik komün hareketi de bir söze indirgendi. Söyledin mi komün oluyorsun. Sanki adını komün koy, oldun komün der gibi bir şey.
Komünal yaşam
Ne alakası var? Kavramların içi bu kadar boşaltılıyor. Komünle hiç alakası olmayan, ruhuna kadar bireyci, özel mülkiyetçi olan kalkıyor komünden söz ediyor. Biz komün olduk diyor. Ne alakası var? Kim kimi kandırıyor? Komünal yaşam, ortak yaşam, paylaşımcı yaşam. Paylaşımcı üretimdir. Toplumsallıktır. Mesela komün çalışmasına yönelmek yerine komünün adını söylemek, ondan sonra bir geçmek var. Toplumun içine gitme yok. Toplumla tartışma yok. Anlatma, eğitim yok. Toplum nasıl geliştirilecek? Bunlar aslında o eleştirilerden anladığım çok şey. Bir, topluma gitmemeydi. İki, inşa, pozitif eylemli komün şeyinde hiç pratikleşmemeydi. Geriye ya açıklama kalıyor ya da protesto eylemi. Bir yürüyüş, var olanı protesto ettim diyor. O kadar.
O da sınırlı. Bir sınırı var. O protesto biraz teşhir ediyor. Bir sefer ediyor. Haydi iki sefer ediyor. Üçüncü, dördüncü artık hiçbir anlamı kalmıyor. Üçüncü, dördüncü de hacmi değiştirse bir etkinliği olur, bir şeyler yaparsa anlam ifade ediyor, yapmazsa anlam ifade etmez hâle geliyor. Etkisi kırılıyor gidiyor. Böyle olmaz. Mesela şimdi tartışıyorlar, bu özel savaşın şeylerini, kadınlar şahsında yapılan katliamların sonuçlarını. Bunlar için biz takip ettik. Ben önce de biraz eleştirmeye çalışmıştım aslında gençliğin durumunu. Özel savaşa karşı hamle başlatıyoruz diyor. Bir toplanıyor üç beş tane genç. Bir açıklama okuyorlar. Ondan sonra bakıyorsun onlar bir daha hiç görünmüyorlar. Yaptıkları pratik hiçbir şey yok.
Sonuç vermeyen eylemin değeri yoktur
Pratik yapsalardı, özel savaşa karşı mücadele etselerdi hiç böyle mi olurdu? Kürdistan bu hale mi gelirdi? Kürt toplumuna bu kadar saldırı yapabilir miydi? Çocuklara, kadınlara, toplumun değerlerine bu kadar rencide edici, hakaret almış saldırılar olabilir miydi? Olamazdı. Bu böyle bir hale geliyor. Bunlar doğru değil tabii. Bu bakımdan evet, biz o değerlendirmeleri önemli bulduk. Tartışıyoruz. Arkadaşlarımız da tartışıyor. Eylem çizgisinde düzeltme nasıl olacak? Çünkü oportünizm de tanımlamıştı. Yapmazsan başka türlü bir şey olursa oportünizm olursun diyor. Oportünizm olmamak için tabii düzeltme gerekli. Bu bakımdan da gençler, Kürt gençliği, Apocu gençlik bunlardan ders çıkarmalı, kendisini eğitmeli bunlarla. Bir eylem gücü haline nasıl gelinir? Yaptığı eylemin ne sonuç verdiğine bakması lazım. Hiçbir sonuç vermeyen bir eylem şeyse onun eylem değeri yoktur. Anlamıyor. Kim ne derse desin, inanmamalı. Yurtsever, devrimci gençler, Apocu gençler, öyle onun bunun, öyle şu da eylem bu da eylem demesine inanmasınlar. Bu değerlendirmelerden sonuçlar çıkarsınlar. Gerçekten de söylediklerini yapsınlar, yaptıklarını söylesinler. Söylemleriyle eylemleri birbirinden kopuk, birbirinden uzak olmasın. Apocu duruş bu çünkü. Doğru, devrimci çizgi, yurtsever çizgi kesinlikle bu.
Yaparken düşünen, düşünürken yapan tarz dedi Önder Apo buna. Eğitim, örgütlenme ve eylemin iç içe olduğu, birlikte olduğu tarz. Birbirinden kopmadığı tarz. Söylemle eylemin bütünlük arz ettiği tarz. Bu temelde evet, öz eleştiri konumundayız. Biz de geçmişin pratiğini değerlendiriyoruz. Anlam gücümüzü geliştirmeye çalışıyoruz. Pratikleşme durumumuzu da buna göre düzeltmeye çalışıyoruz.”
Kaynak: MA
Kaynak: Yeni Yaşam Gazetesi
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

