BÜLENT KORUCU | YORUM
Bu üçüncü gelişleriydi, daha zor olacağı belliydi. Gönüllüler binanın etrafında toplanmış, neredeyse etten duvar örmüşlerdi. Daha önce de kaç gece göz kapaklarımız yarı açık nöbetleşe uyumaya çalışmıştık. Yoğun bakım servisi önünde bekleyenler de her kıpırtıya ayaklanır ama onlarınki umutlu bir gözleyiştir. “Acaba iyi haber mi?” diye kulak kesilirler her sese. Bizimki öyle değil; her an gelebilirler ve Ankara Rüzgarlı sokakta, neredeyse kalabalık bir ailenin sığacağı bir apartman dairesinde hayata gözlerini açan bebeğimizi alabilirlerdi.
Aslında o ve biz hepimiz aynı anda doğduk sayılır. Beraber emekledik, beraber yürüdük ve koşmaya başladık. Birbirimizi büyüttük. Yenibosna Kalender Sokak’ın toy delikanlılarıydık. Öğlen ikiye kadar işi bitirip SEK’in bahçesine top oynamaya giderken de kulağımız bıraktığımız nöbetçide olurdu. Her şeyi yıkıp yeniden yapmamızı gerektirecek olağanüstü bir durum varsa birkaç dakikada masalarımızda olurduk. Hayatımız ‘bekleme’ üzerine kuruluydu. Körfez Harbi, 17 Ağustos Depremi, devlet büyüklerinin ölüm haberi geldiğinde kırmızı alarm çalar, hemen toplanırdık.
Hepsinden farklıydı bu sefer. Haber değil belki de tarih yazmak için bekliyorduk. Elbette başrolde değildik; esas tarihi yazanlar kapının önünde toplananlardı. Bebeği ile gelen genç anneler, bastonlu dede ve nineler, bilgisayarı koltuğunun altında üniversiteliler… Aralarında kardeşlerimiz, komşularımız, eşlerimiz de vardı ama hepsi aslında okurlarımızdı.
Saatin tiktaklarını duyuyor gibiydik. Adet üzre avukatlarla birlikte ben inmiştim bahçe kapısına. Yetkili birileri gelecek sanıyorduk. Mahkemeden aldıklarını iddia ettikleri kararı gösterecekler, biz de hukuki cevabımızı hazırlayacaktık. Ancak binanın karşısına konumlanan polis panzer ve TOMA’larıyla, üstümüzde uçan helikopter hayra alamet değildi.
Kapının önünde müdürlerini beklerken bir anda plastik mermiler yağmaya, TOMA’lar tazyikli su fışkırtmaya başladı. Ayaklarımızın dibine düşen biber gazı kapsülleri bambaşka bir şeydi. Dikenli demir telle ciğerlerimi söküyorlar sandım. Destek amacıyla gelen iri kıyım birisi çekip gaz bulutunun dışına çıkarmasa, herhalde oraya yığılıp kalacaktım.
Ortaçağ kalelerinde kapıyı kırıp yağmaya dalan barbarlar filmlerde olur sanıyorduk. Büyük bir hınçla önüne gelene jopla vuran, yakın mesafeden plastik mermi sıkan bu yeni nesil barbarlar, ne kadın dinliyordu, ne çocuk. Katlara dağıldıklarında sindirmek için insanları demir korkuluklardan aşağı atmakla tehdit ediyorlardı. En acımasız olanlar genelde polis yeleği giymiş partili militanlardı. Daha sonra görüntülerden bunları teşhis etmiştik.
Birkaç saat içinde bütün odalara girilmiş işgal tamamlanmıştı. Sabaha doğru kan çanağına dönmüş gözler ve yorgun bedenlerle evlerimizin yolunu tutarken binaya tekrar girip giremeyeceğimizi bilmiyorduk. Arkadaşlarımızla sözleşmemiz, onlar atana kadar kalmak ve ne yapmaya çalıştıklarını gözlemlemekti. Ertesi gün bahçe kapısında uzun kuyruk oluşmuştu, ellerindeki listeye göre içeri alınıyorduk. Şanslılar dışarda kalanlardı.
İstilacıların kibriyle karşılaşmak bir yana, tuğla tuğla, ter ter örülmüş bir hazinenin yağmalanmasına şahitlik edecektik. Yine de psikolojik üstünlük bizdeydi, zira onlar panzerlerle kapımıza dayanmışken gazetemizi hazırlamayı ve bastırıp dağıtmayı başarmıştık. ‘Anayasa askıda’ manşetiyle çıkan nüsha bir idam fermanı gibi boyunlarına asılmıştı. İlk iş yayın için kullandığımız sistemi kapatıp, hafızayı silmişler. Asıl dertleri oydu zaten, yazdıklarımız. Fakat bilmiyorlar ki o metinler yüzbinlerce okurun hafızasına hatta kalbine silinmez yazıyla yazıldı.
Polisler seyreltilmiş, her adım başına siyah takım elbiseli ‘özel güvenlikler’ yerleştirilmişti. Hani şu mafya dizilerinde dublörlük yapan kenar mahalle bıçkınlarından. Gıpta ile anılan o güzelim bina, gri ve kirli bir batakhaneye dönüşmüştü. Medeniyetle yeni tanışmış mağara adamları gibi, parıldayan her şeyin üzerine zift akıtıyorlardı.
Çok geçmedi kalanlarımızı da kapının önüne koydular. Akit gibi paçavralardan topladıklarıyla yandaş bültene dönüştürdüler Zaman Gazetesi’ni. Yüzbinlerce okuru olan bir gazetenin marka değerinden yararlanarak propaganda yapabileceklerini sandılar. Bin adet bile satamadılar.
Biz hâlâ gazeteciyiz, onlar da hâlâ hırsız.
Dün televizyon ekranında CHP Genel Merkezi’ne plastik mermi ve biber gazıyla girildiğini gördüğümde dudaklarımdan o kelime döküldü: Dejavu! Dokunmaz sanılan yılan herkesi ısırıyor sırayla. Kurban bizken film izler gibi seyredenler bugünlerin geleceğini hiç düşündüler mi acaba…
Bugün Yayın Grubu’nun kapısı kırılmıştı ilkin. Hep aynı kapı, aynı kişi tarafından kırılıyor, bilene…
Kaynak: Tr724
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

