NECİP F. BAHADIR | YORUM
Ahmet Davutoğlu’nun ‘geçmişe dair’ daha çok konuşması lazım. Yakın tarihe ilişkin bizzat tanığı olduğu o kadar çok gerçek var ki… AKP’nin ve olayların iç yüzünü çıkıp anlatması gerekiyor. Bu ülke ve insanına bir borcu varsa -ki var- o da budur.
AKP’nin oylarının yüzde 40’e düştükten sonra yaşanan ‘terör fırtınası’ neyin nesiydi? Teröre yüzlerce kurban verildi. Bir ara, “Konuşursam bir çok kişi insan içine çıkamaz!” demişti. Konuş ve birilerinin siyasi hayatı bitecekse bitsin, sokağa da insan içine de çıkamasın… ‘Ak koyun kara koyun belli olsun…’
Niye susuyorsun? Neden ‘dilsiz şeytan’ olmayı kabulleniyorsun?
Ahmet Davutoğlu’nun bir partisi var… Adı ‘Gelecek…’ Seçimlerde Doğu Perinçek’ten daha az oy aldı. Yani Davutoğlu’nun siyasi geleceğinden söz etmek mümkün değil. O dirense de siyaset ona çoktan veda etti. Belki ittifaklar içinde kendisine bir yer bularak Meclis’e girebilir. Daha ötesi olmaz. Siyasi anlamda ‘umutsuz vaka’ yani… Yarını olmayan siyasetçi… Partisinin adı ve iddiasıyla mevcut durumu tezat teşkil ediyor. Önemli olan Davutoğlu’nun geçmişi… AKP içinde yaşadıkları, gördükleri, bildikleri…
Son grup toplantısında ‘Pandoranın Kutusunu’ tam açmasa da biraz aralamış sanki… Anlamıyorum hâlâ, ülkeden çok kendisine dönük tarafıyla ilgili… Gerçi “Ülke 10 yıl kaybetti!” falan demiş.
Yarası kabuk bağlamamış!
Vurgusu daha çok kendisinin kaybıyla ilgili… Yarası kabuk bağlamamış… Ve söyledikleri bir kan davasına dönüştürdüğü kavganın tezâhüründen ibaret. Kesinlikle ‘anlamsız ve önemsiz’ değil. Ben çok değerli ve kıymetli buldum. Fakat ‘yetersiz…’ Klasik tabirle ‘yetmez ama evet…’ Keşke daha fazla konuşabilse…
Söylediklerine geleceğim ama bir hususu daha belirtmek isterim. Kendisini çok fazla merkeze oturtuyor. Öyle büyük bir siyasi aktör ve kişilik değil. ‘Başbakan koltuğuna’ hak ederek oturmadı. Kongre kazanmadı. Bir yarışa girmedi. Rakiplerini geride bırakmadı. Erdoğan Saray’a taşınırken halefi olarak yerine kendisini bıraktı… O kadar…
Bir atamayla geldi yani. Çok üst perdeden konuşması biraz ayıp oluyor. Yaklaşık 1 yıl oturduğu ‘başbakanlık koltuğunu’ Erdoğan’a borçlu… Getiren, götürdü… Nokta!!!
Nasıl götürürmüş?
Parti içi darbeymiş… Yetkileri nasıl kısıtlanırmış? Normal şartlarda ‘evet’ bütün bunlar siyasi sorun… ‘Saray veya iç darbe’ denebilir. Yakın tarihin dönüm noktalarından biri olabilir. ‘Nasıl geldiği…’ bilinmez ve üzerinde durulmazsa gidişi ve gönderilişi bir ‘siyasi darbeye’ benzeyebilir.
Fakat durum öyle değil…
Fazla havaya girdi. Balon gibi şişti. ‘Davutoğlu Ahmet Bey’ şarkılarıyla Erdoğan’ın karşısına dikildi. Erdoğan da balonunu söndürüverdi. Bırakıp gitmeseydi, direnseydi, mücadele etseydi, kavgasını verseydi, kaybetse bile anlamlı olurdu.
Tıpış tıpış geldi. Ancak surat asabildi! Başta bir itirazı duyulmadı. Bayrak açamadı. Koltuğunun hakkını veremedi.
Yine de… Her şeye rağmen düne dair söyledikleri önemli…
6 Mayıs yıldönümüymüş… 10 yıl geçmiş üzerinden… AKP’nin zulümleri Davutoğlu devrinde başlamıştı. Söz vermişti oysa… Mallara çökülmeyecekti. Medyaya kayyım atanmayacaktı. Siyasetin dili yumuşayacaktı.
Hiçbirini yapmadı. Veya yapamadı. Ama altında onun imzası var. Nice zulüm onun döneminde yaşandı. Unutacak mıyız bunları? Önce bunların hesabını vermeli… Özeleştiri yapmalı…
Sözde yüksek profilli başbakandı, değil mi? Lafa gelince mangalda kül kalmaz Sorumluluk da vebal de onun omuzlarında… Kendisini temize çıkarmak öyle kolay değil. Heybesi de bagajı da zulüm ve adaletsizliklerle dolu.
AKP’den ayrılınca ‘temize’ mi çıktı?
Ahmet Davutoğlu’nu konuşurken ‘siyasi sicilini’ asla unutmamak lazım. Suçu ve günahlarını akıldan çıkarmamak lazım. AKP’den ayrılması temize çıkması veya aklanması anlamına gelmez.
Gelmemeli… O defter kapanmadı. Dünün hesabı mutlaka sorulmalı… Sorulacak da… Toplum sussa bile kader ve tarih yanında bırakmaz. Yoksa o akan kanlar ve gözyaşlarına yazık olur… Zaman Gazetesi’nin önünde o gencekiz kızın kaşından süzülen kanı unutursak duygularımız ölmüş, kalbimiz kurumuş demektir.
Hayır, bu bir ‘kan davası’ değil, bir rövanş ve intikam da değil, bir hak ve adalet arayışı…
Davutoğlu’nun konuşmasını dinlemedim, söylediklerini metinden okudum. Fotoğraflarını gördüm. Gergindi. Saçlarını boyamayı bırakmış. Biraz daha gerçekçi bir görüntüye bürünmüş. Normal şartlarda şöyle bir cümle karşısında üzülürdüm; “Geziden geldiğimde AK Parti MKYK’sında bir iç darbe yapıldı ve yetkilerim kısıtlandı…”
Bir numaralı koltukta oturan sendin, niye ağlıyorsun, hesabını sorsaydın ya! ‘Darbe yapanları’ kapının önüne koysaydın ya! Niye kabullendin darbeyi?
Sebebi mi? Kendi ağzından okuyalım; “Sebebi neydi; 23 Nisan 2016’da Meclis’e siyasi ahlak yasasını sevk ettim. Bu yasayı ‘çekin’ diye baskı altında kaldık, ‘hayır’ dedim. ‘Allahım ahlakın olmadığı yerde güç sahibi olmayı bana nasip etme’ dedim…”
Hayır, tek sebep bu değil. Onlarca nedeni var. Meselenin özü Erdoğan’la anlaşamaması… Kendisini ‘siyasi lider’ olarak konumlandırması… Değil miydi lider? Koltuğunun hakkını verebilseydi belki olurdu. O sadece atanmış bir ‘genel başkandı’. Atayan sınırlarını çizmiş, fazla ileri gitmemesini istemişti. Sınırı aşmadı, biraz zorladı, koltuğuyla birlikte kendisini kapının önünde buldu.
Doğru; AKP bir çeteye dönüştü!
Davutoğlu konuşmasında ‘üçlü çete’den söz ediyor. Benim asım önemsediğim ve yazı konusu yapmaya karar verdiğimi bölüm orası… Söylediği doğru… AKP bir siyasi partiden çok çeteye dönüştü. AKP tarzı siyaset de ‘çete yönetiminden’ ibaret. Anayasa, yasa, mevzuat, teamül, devlet anlayışı gibi kavramların içini tamamen boşalttı. AKP ve yönetimini en iyi özetleyen tabir ve kelime ‘çete’ olabilir. Yarın tarih de böyle yazacak.
“Kimdi bunlar?” diye soruyor Davutoğlu… Yani kendisine darbe yapanlar kimdi? Cevabı da kendisi veriyor: “Üçlü çete. Birisi kazanmadığı bir seçimin üstüne oturmaya çalışan düşük profilli bir başbakan. Sonra hangi yolsuzluklarla Hollanda’da 28 milyar doları olduğu iddialarına bile cevap veremeyen birisi. Diğeri 90’lı yılların bütün kirli artıklarının faili meçhuller iktidara taşımak üzere AK Parti’ye sızmış bir İçişleri Bakanı. Birisi de kayınpederine dayanarak ülkenin geleceğinde lider olmayı hayal eden maceraperest bir damat. Bu üçlü çete Türkiye’ye 10 yıl kaybettirdi…”
Tespit ve teşhis doğru… Kim olduklarını herkes anladı. İsimlerini niye vermedi? Cesareti mi yok? Binali Yıldırım, Süleyman Soylu ve Berat Albayrak’tan söz ediyor. Yıldırım’a ilişkin ‘28 milyar dolar’ iddiası orada kalmaz, mutlaka üzerine gidilmeli. Söyleyen içeriden… Başkalarının da iddiası vardı. Başbakan koltuğunda oturan biri bunu dile getiriyorsa ‘gerçeklik payı’ var demektir. Ben pek ihtimal vermiyordum, Davutoğlu’nun bu cümlesinden sonra kanaatim değişti. Demek ki doğruymuş. Soylu için ‘sızmış’ tabirini kullanması enteresan… Erdoğan törenle almadı mı partiye? O gün niye itiraz etmedi? Maceraperest bir damadın kim olduğu da aşikar… Berat Albayrak… Evet, Erdoğan’ın projesiydi. Elinde kaldı…
Davutoğlu’nun sonunu hazırlayan bu üç kişi mi? Onun tabiriyle ‘üçlü çete’ mi?
Peki Erdoğan nerede? Niye yarım konuşuyor? Peki ‘çete başı’ kim? Onu niye söylemiyor? Erdoğan korkusu mu? Hâlâ gözü Erdoğan’da ve bir siyasi beklenti içinde bulunması mı? Ki öyle… Erdoğan ‘gel’ dese koşa koşa gidecek… Ve hiç şüpheniz olmasın bugün ‘çete’ dediği Yıldırım, Soylu ve Albayrak’la kucaklaşacak!
Her şeye rağmen Davutoğlu’nun söyledikleri AKP’nin ‘iç yüzünü’ göstermesi açısından önemli… Partinin ‘çeteleştiği itirafının’ ondan gelmesi kıymetli… Davutoğlu’nun bundan sonra bu ülkeye yapacağı en büyük hizmet, düne dair daha açık ve daha çok konuşmak olmalı…
Kaynak: Tr724
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

