Site icon Serbest Görüş

Trump-İran gerilimi; “Hayır!” diyerek ‘evet’e gitmek!

Trump-İran gerilimi; “Hayır!” diyerek ‘evet’e gitmek!


Trump–İran hattında gerilim tırmanırken, taraflar “Anlaşmaya ihtiyacım yok!” diyerek aslında anlaşmanın zeminini kuruyor. Sert restler, son dakika uzatılan ültimatomlar ve ateşkes manevraları, “kontrollü kaos”la karşı tarafı tavize zorlama stratejisine dönüştü. Hürmüz Boğazı krizin asimetrik silahı haline gelirken, uçurum diplomasisi yanlış hesapla kolayca çatışmayı tetikleyebilecek kadar kırılgan. Gürültünün arkasında ise 2015’e benzer bir çerçeveyle acı tavizlerin yaklaştığı bir pazarlık ihtimali belirginleşiyor.

ADEM YAVUZ ARSLAN | YORUM

Yakın tarih savaşan ülkelerin kırılgan ateşkesler ve değişken müzakere örnekleri ile dolu, ama dün yaşananlar hiçbirine benzemiyordu. Bırakın her günü, her dakika tablo değişti. Karşılıklı restleşmeler, yanıltıcı manevralar, ‘false flag’ hamleleri ardı ardına geldi. Dünya, “Galiba artık bu iş olmayacak, bu gece savaş yine başlayacak!” derken Trump, dün gece, “Ateşkesi uzattım!” diyerek herkese -geçici de olsa- rahat nefes aldırdı.

Peki ama ne oluyor? Biz ne izliyoruz? Taraflar nasıl bir strateji takip ediyor ve biz nereye doğru gidiyoruz?

Washington’dan bakıldığında, ABD ile İran arasında yürüyen müzakereler klasik diplomatik kalıplara hiç benzemiyor. Aksine, iki tarafın da bilinçli şekilde gerilimi tırmandırdığı, belirsizliği araç olarak kullandığı ve “uçurumun kenarında yürüyerek” sonuç almaya çalıştığı sıra dışı bir süreç izleniyor.

Amaç ‘karşı tarafı’ köşeye sıkıştırmak!

Donald Trump yönetimi, İslamabad’daki görüşmeler öncesinde attığı adımlarla bu stratejiyi daha da görünür hale getirdi. Müzakere heyetinin hareketini geciktirmesi, İran’dan net taviz talep etmesi ve en önemlisi de verdiği ültimatomu son anda uzatması, klasik diplomatik reflekslerden ziyade “kontrollü kaos” yaklaşımına işaret ediyor.

Bu sürecin en dikkat çekici yönü şu: Taraflar anlaşmak istiyor gibi görünüyor ama bunu açıkça kabul etmiyor. Her iki taraf da “Anlaşmaya ihtiyacım yok!” mesajı vererek karşı tarafı köşeye sıkıştırmaya çalışıyor.

İran tarafında Mohammad Bagher Ghalibaf gibi isimlerin denge kurma çabası dikkat çekse de, içerideki sertlik yanlısı blok süreci zorlaştırıyor. Washington’da ise Trump’ın müzakere tarzı zaten biliniyor: Önce maksimum baskı, ardından geri adım gibi görünen ama aslında yeni bir pazarlık alanı açan hamleler.

Bu tablo, klasik bir “chicken game” (tavuk oyunu) örneği. Yani kim direksiyonu önce kıracak? Ancak burada sorun şu: Direksiyonu kırmamak sadece bir taktik değil, aynı zamanda felaket riski.

Hürmüz Boğazı: Yeni nesil bir ‘stratejik’ silah

Gerilimin en kritik başlıklarından biri Hürmüz Boğazı üzerinden yaşanıyor. İran’ın boğazı kapatma ve açma hamleleri, klasik askeri güçten çok daha etkili bir “asimetrik koz” olarak öne çıkıyor.

İran’ın verdiği mesaj net: “Nükleer silahım olmasa bile küresel ekonomiyi kilitleyebilirim.” 

ABD’nin buna karşılık verdiği askeri hamleler ise krizi kontrol etmekten çok, çoğu zaman yeni bir gerilim dalgası üretiyor. Bu da tarafların aslında krizden beslendiğini düşündürüyor.

Trump’ın dış politika yaklaşımında belki de en kritik unsur şu: istikrarsızlık bir risk değil, bir pazarlık aracı. Bir gün İran’ı “yok etmekten” bahseden, ertesi gün “harika bir ülke olabilir” diyen bir lider profili, klasik diplomasi açısından çelişkili görünse de aslında bilinçli bir stratejiye işaret ediyor. Ama bu stratejinin ciddi bir yan etkisi var: yanlış hesaplama riski. Nitekim tarih boyunca bu tür brinkmanship (uçurum diplomasisi) stratejilerinin kontrolden çıktığı örnekler az değil.

Masadaki gerçek: Acı tavizler yaklaşıyor

Gürültü ve sert söylemlerin arkasında ise daha somut bir gerçek yatıyor: Taraflar aslında bir anlaşmaya hazırlanıyor. Ortaya çıkması muhtemel çerçeve, 2015’teki nükleer anlaşmaya (JCPOA) oldukça benzeyebilir: İran’ın uranyum zenginleştirmesine süreli sınırlama, International Atomic Energy Agency denetimleri, dondurulmuş İran varlıklarının serbest bırakılması ve füze programına sınırlı kısıtlamalar…

Ancak bu tablo, Trump’ın savaşın başında dile getirdiği “koşulsuz teslimiyet” hedefinin oldukça gerisinde. Bu haliyle bitecek bir anlaşma İran için zafer olarak yorumlanabilir.

Asıl soru: Kim geri adım atacak?

Bu müzakerelerin kaderini belirleyecek temel soru şu: İran iç siyasetindeki sertlik yanlıları mı kazanacak, yoksa ekonomik baskının ağırlığı mı ağır basacak?

Aynı şekilde Washington’da da soru net: Trump gerçekten bir anlaşma mı istiyor, yoksa anlaşmaya en son anda ulaşarak bunu bir “zafer hikâyesi”ne mi dönüştürmek istiyor?

Şu anda cevabı aranan ya da tercih için masada duran tercih şöyle; kontrollü gerilim mi, kontrolsüz kriz mi? Bugün gelinen noktada ABD-İran hattındaki süreç, klasik diplomasi ile yüksek riskli oyun teorisinin tehlikeli bir karışımına dönüşmüş durumda.

Sorun şu ki, bu tür oyunlarda her zaman hesaplanamayan bir değişken vardır: İnsan hatası. Maalesef o hata yapıldığında, bu artık bir pazarlık değil, doğrudan bir kriz olur.

Washington’dan bakınca görünen tablo şu: Taraflar hâlâ anlaşma ihtimaline oynuyor. Ama kullandıkları yöntem, anlaşmaya ulaşmaktan çok, kazara bir çatışmayı tetikleme riskini büyütüyor. İşte bu yüzden, bu süreç sadece bir müzakere değil; aynı zamanda küresel sistemin ne kadar kırılgan olduğunu gösteren bir stres testine dönüştü.

Kısacası, uzayan ateşkese bakıp rahatlamayın; her an uçurumdan yuvarlanma riski var…

 

Kaynak: Tr724
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

Exit mobile version