“1. Ey imân edenler, Allah’ın ve Resûlü’nün huzurunda öne geçmeyin ve Allah’tan sakının. Şüphesiz Allah işitendir, bilendir. 2. Ey imân edenler, seslerinizi Peygamber’in sesi üstünde yükseltmeyin ve birbirinize bağırdığınız gibi, ona sözle bağırıp-söylemeyin; yoksa siz şuurunda değilken, amelleriniz boşa gider. 3. Şüphesiz, Allah’ın Resûlü’nün yanında seslerini alçak tutanlar; işte onlar, Allah kalplerini takvâ için imtihan etmiştir. Onlar için bir mağfiret ve büyük bir ecir vardır.” (49/Hucurat, 1-3)
AHMET KURUCAN | YORUM
Kaynaklar sûrenin ilk üç ayetinin inişiyle ilgili çeşitli olayları sebep olarak zikretmişlerdir. Kurtubi altı olayı sıralar. Rivayetlerden en tercihe şayan olanı şu gözükmektedir:
Beni Temim’den bir kafile Hz. Peygamber’in (sas) huzuruna gelmişti. Bir emir tayin edilecekti. Hz. Ebu Bekir, Ku’ka bin Mabed’in, Hz. Ömer ise Akra bin Hâbis’in tayin edilmesini ister. Derken şahıs konusunda aralarında çekişip tartışmaya, hatta seslerini yükseltmeye başlarlar. Hz. Ebu Bekir bir an kızgınlıkla Hz. Ömer’e, “Sen sadece bana muhalefet etmek istiyorsun!” der, Hz. Ömer “Hayır niyetim sana muhalefet etmek değildir.” karşılığını verir.
Ravilere göre, surenin ilk üç ayeti bu olay üzerine inmiştir.
Bu sahneyi düşünün. İki büyük insan. İkisi de vahyin terbiyesinden geçmiş, ikisi de İslam tarihinin zirve isimleri. Ama bir meselede farklı düşünüyorlar. Sesler yükseliyor. Tartışma sertleşiyor.
Ve tam o anda Kur’an devreye giriyor: “Ey iman edenler! Allah’ın ve Resûlü’nün önüne geçmeyin… Seslerinizi Peygamber’in sesi üstünde yükseltmeyin… vd”
Burada anlatılan olay tarihseldir. Belirli bir zaman, belirli insanlar ve belirli bir hadise. Ebû Bekir, Ömer, Temimoğulları ve bir tayin meselesi. Fakat Kur’an’ın yaptığı şey, bu tarihsel olayın içinde kalmak değildir. Kur’an, tarihsel bir hadiseden hareketle evrensel bir ilke inşa eder.
İşte tam burada meseleye nasıl baktığımız belirleyici hale gelir. Eğer biz bu ayetleri sadece “o gün yaşanmış bir olay” olarak okursak, onları tarihin içine hapsederiz. Ama Allah’ın muradı bu değildir. Allah, tarihin içinden konuşur ama sadece o nazil olduğu tarihe konuşmaz; bütün zamanlara konuşur.
Bu perspektiften baktığımız zaman Kur’an zihinlerimize şu kapıyı açar ve adeta şunu der Kur’an’ın nüzulünden sonra yaşayacak olan tüm Müslümanlara: “Dikkat edin. Bu ayetlerde anlatılan şey bir olay değildir. Ona takılmayın. Onun üzerinden verdiğim mesajı iyi yorumların, anlayın ve hayatınıza rehber ediniz.’
Nedir o mesele o zaman?
Şudur: İnsanın kendini merkeze koyma eğilimidir. “Benim kanaatim doğru!” duygusunun, hakikatin önüne geçme potansiyelidir. Bu yüzden “Allah’ın ve Resûlü’nün huzurunda öne geçmeyin!” emri, sadece o ana, o zamana, o zamanda yaşayan Müslümanlara ait bir uyarı değildir. Bu, kıyamete kadar sürecek bir uyarıdır.
Çünkü insan, her çağda aynı zaafı taşır. Her dönemde kendi kanaatini mutlaklaştırma eğilimindedir. Kur’an ise buna sınır çizer. Bu metodolojik yaklaşımı daha fazla uzatmak istemiyorum.
Bu husus daha yakınlarda yayınlanan Tanrı (haşa!) kararsız değil; sen okumayı bilmiyorsun! başlıklı yazımda yazmaya çalışmıştım.
Gelelim bugüne!
Bana göre bu ayetin en çok ihlal edildiği alanlardan biri de tam burası, yani insanın kendini merkeze koyması ve hakikatin geride kalmasıdır. Şöyle ki dini meselelerde konuşan bir cok insan çoğu zaman kendi yorumunu mutlaklaştırıyor. Oysa Kur’an’ın ilk uyarısı şudur: Hakikatin önüne geçme. Onun önüne kendi sesini koyma.
“Bircok insan ve çoğu zaman” dedim dikkatinizi cekerse. İhtiyatli olmaya çalışıyorum. Genellemeci bir tavır sergilemiyorum.
İkinci ayet daha da sarsıcıdır: “Ey imân edenler, seslerinizi peygamberin sesi üstünde yükseltmeyin ve birbirinize bağırdığınız gibi, ona sözle bağırıp-söylemeyin; yoksa siz şuurunda değilken, amelleriniz boşa gider.”
Bu ayet de aynı şekilde sadece tarihsel bir bağlamın parçası değildir. Evet, bir tartışma esnasında inmiştir. Ama verdiği mesaj, zaman üstüdür. Çünkü insanın üslup problemi de tarih üstüdür.
Örnek mi istiyorsunuz?
O kadar çok ki! Bugün sosyal medyaya bakın. Tartışmalara bakın. Aynı dava adına konuşan insanlar bile birbirini inciten, tahkir eden, küçümseyen bir dil kullanabiliyor. Herkes doğruyu savunduğunu düşünüyor. Ama Kur’an’ın terazisine vurduğunuzda ortaya çıkan tablo şudur: Üslup yanlışsa, içerik doğru olsa bile değerini kaybedebilir. Belki de bu yüzden ayet “amelleriniz boşa gider” gibi ağır bir uyarı yapıyor. Çünkü insan, doğruyu savunduğunu zannederken, yanlış bir dil yüzünden o doğruyu zayi edebilir.
Üçüncü ayet ise meseleyi kalbe indirir: “Şüphesiz, Allah’ın Resûlü’nün yanında seslerini alçak tutanlar; işte onlar, Allah kalplerini takvâ için imtihan etmiştir. Onlar için bir mağfiret ve büyük bir ecir vardır.”
Demek ki mesele sadece ses tonu değildir. Mesele, insanın iç dünyasındaki edep duygusu, kalbinin istikameti, kendini geri çekebilme kabiliyeti, hakikatin önünde kendi nefsini susturabilme iradesidir.
Sebeb-i nüzul bize ayrıca çok önemli bir şey daha söyler: Bu olay bir yönetim tartışmasıdır. Bir atama yapılacaktır. Farklı görüşler vardır. Yani ortada bir fikir ayrılığı vardır. Kur’an, fikir ayrılığını yasaklamaz. Ama o ayrılığın nasıl yönetileceğini öğretir.
Ve işte burada tarihsel olan ile evrensel olan arasındaki köprü en net şekilde görünür hale gelir.
O gün iki sahabenin yaşadığı şey, bugün kurumlarda, cemaatlerde, akademide, aile içinde, sosyal medyada yaşanan şeyin aynısıdır. Değişen isimlerdir; değişmeyen insan tabiatıdır. Dolayısıyla bu ayetleri anlamanın doğru yolu şudur: Olay tarihseldir ama mesaj evrenseldir. Hadise belirli bir zamana aittir ama ilke bütün zamanlara hitap eder.
Bu perspektifi kaybettiğimizde iki uç ortaya çıkar: Ya her şeyi tarihe gömeriz ve Kur’an’i bugüne hiçbir şey söylemez hale getiririz ya da tarihsel zemini görmezden gelip ayeti bağlamından koparırız. Oysa doğru okuma, bu ikisini birlikte görebilmektir.
Başka bir ifadeyle, “Peygamber’in yanında ses(inizi) yükseltmeyin!” ayetini sadece fizikî bir mekâna indirgersek, onu etkisiz hale getirmiş oluruz. Ama bu ayeti, Peygamber’in temsil ettiği değerler sistemi, vahiy, sünnet ve ilim geleneği üzerinden okursak, işte o zaman ayet yeniden konuşmaya başlar.
Bugün “ses yükseltmemek”, sadece bir ses meselesi değildir. Bu, hakikati konuşurken nefsini yükseltmemektir. Bu, doğruyu savunurken kibir üretmemektir. Bu, karşısındakini susturarak değil, anlayarak konuşabilmektir. Belki de en önemlisi şudur: İnsan bazen haklı olduğu için değil, haklı olduğunu düşündüğü için sesini yükseltir. İşte Kur’an bu noktada devreye girer ve der ki: Haklı olsan bile, edebini kaybedersen kaybedersin.
Hasılı: Hucurât sûresinin bu ayetleri, tarihsel bir olay üzerinden evrensel bir ahlak inşa eder ve bize şunu öğretir: Hakikat, sadece doğruyu bilmekle değil; o doğruyu doğru bir edep içinde taşımakla korunur. Aksi halde hepimiz aynı yanlışı yapmaya devam edeceğiz; hakikati savunduğumuzu zannederken, onu kendi sesimizin gürültüsü içinde kaybedeceğiz.
Kaynak: Tr724
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

