AYDOĞAN VATANDAŞ | YORUM
“Ülkemde yaşayamadığım özgürlüğü bulmaya çalışırken teknemiz devrildi. Tam on bir saattir denizin ortasında yardım bekliyoruz. Dalgalar eşimle beni teknenin çok uzağına savurmaya başlamadan önce, çocuklarımın ve yola çıktığımız diğer arkadaşlarımızın seslerini duyuyordum. Şimdi ise ne bir ses duyuyoruz ne kimseyi görebiliyoruz. O ana dair zihnime derin derin kazınan tek şey, eşimin bana “Canım sakın isyan etme, çocuklarımız öldülerse şehit oldular. Sen kendini bırakma, direnmeyi bırakırsan intihar olur.” demesiydi ve ikimiz birlikte Hz. Yunus’un (a.s.) duasını tekrar ediyorduk. Başımıza kuşlar geliyor ölü olup olmadığımızı kontrol ediyor, kendilerine yem arıyorlardı. Yanımdan geçen balıklardan ürküyordum, duasını zikrettiğimiz Yunus peygamber gibi Allah’a sığınıyorduk. Ne geçmiş ne gelecek adına hiçbir şey düşünemiyordum. Hayatımda ilk defa çaresizliği iliklerime kadar hissetmiş ve Rabbime yönelmiştim. Donuyordum, ayaklarımı hissetmeyecek kadar üşümüştüm. Ve artık can yeleği vücudumu kaldıramaz hale gelmişti. Ağzımı ve burnumu yukarıda tutmaya çalışıyor, dalga geldikçe su yutuyordum. Çocuklarım yaşıyorlar mıydı bilmiyordum. Nasıl olmuştu bu kaza, nasıl savrulmuştuk buraya?”
Bazı kitaplar okunmaz; insanın içine yerleşir. Bazıları anlatmaz; tanıklık eder. Söz Vermiştik, Zeynep Kamez Kaya imzasıyla Süreyya Yayınları tarafından yayımlanan ve dört kadının hayat hikâyesini merkezine alan bir eser olarak, tam da bu ikinci kategoriye ait.
Bu kitapta kurgu yok; süsleme yok; dramatizasyon adına abartı yok. Ama tam da bu yüzden, her sayfası ağır. Çünkü anlatılan şey bir “hikâye” değil, yaşanmışlığın çıplak hali. Gonca Kara, Sevgi Karyağdı, Hale Gülen ve Dr. Umut’un hikayeleri, birbirinden bağımsız gibi görünse de aslında aynı kırılmanın farklı yüzleri: kopuş, kayıp, sürgün ve direnç.
Kitabın en çarpıcı tarafı, okuru olayların dışına değil, doğrudan içine bırakması. Gonca Kara’nın denizin ortasında, saatler süren bir ölüm kalım mücadelesinde, Hz. Yunus’un duasına tutunarak hayatta kalmaya çalıştığı satırlar metafizik bir teslimiyetin dili. Burada ölüm korkusu bir kabulleniş ve anlam arayışına dönüşüyor.
***
Söz vermiştik!
On yaşındaki oğlum kanser tedavisi görürken, ona Hastalar Risalesi’ni okumaya başladığımda, yaşı küçük gönlü büyük yavrum bana “Anne bu imtihanımızı atlatırken birbirimize ağlamamak için söz verelim mi?” demişti. Ve o ağır tedavileri geçirirken büyük insanların dayanamadığı acıları, ağlamadan göğüslediğini gördüğümde Rabbimizin merhametine yakînen şahit oldum. En büyük hayali bir evimiz olmasıydı. Hastalığının son zamanlarında pencere açılmış, babasının çok güzel, büyük, bahçeli bir ev aldığını anlatıyordu. Meleğimin isteğini, Rabbi hayal ettiğinden fazlasıyla vermişti anlaşılan. Babasının aldığı eve babasından önce gitti. O geçişini yaparken bana bu ayrılığa sabır ve dünya hayatının zorluklarıyla baş etmek düştü. Öyle öğrenmemiş miydik? “Bu yol kandan, irinden deryaları aşmaya benzer.” dememiş miydi Hocaefendi? Gelecek bu kadar karanlıkken neyi garanti etmeye çalışıyorduk ki! Biz cennetlere ve cemalullaha talip bir cemaat değil miydik? Ve bu taliplik için okuduğumuz ayetlerde yaşayacaklarımız bize bildiriliyordu: “Sizden önce gelip geçenlerin başına gelenler, sizin başınıza gelmeden, cennete gireceğinizi mi zannediyorsunuz?” (Bakara suresi, 2/214)’
Sevgi Karyağdı’nın anlatısı ise bu kitabın kalbini oluşturuyor. Kanser tedavisi gören küçük bir çocuğun annesine “Ağlamamak için söz verelim mi?” demesi, modern dünyanın bütün güçlü retoriğini paramparça eden bir cümle. Bu adeta acının içinden süzülmüş bir varoluş manifestosu. Ve bu söz, kitabın başlığına dönüşerek, bireysel bir direnişi toplu bir hafızaya taşıyor.
***
‘Bilinsin’ diye…
Hızlıca yukarı çıktım. Kemal Bey’in eline üst katların anahtarlarını verip, “Seni arıyorlar, bulurlarsa götürecekler. Al bunları, yukarıda bir yerlere saklan ve çıkma. Eğer çıkarsan yemin olsun seni…” dedim. Kapının önünde bekleyen polisin bana verdiği süre bitiyordu. Elime makası alıp güvenlik kameralarının kablolarını kestim. Görüntüler nasıl imha edilir bilmiyordum ve o an aklıma gelen, yapabildiğim tek şey buydu. Olaylar düşündüğümüzden kötüye gidiyordu ve can güvenliğimiz tehlikedeydi. Evimizin bahçesini ateşe verdikleri halde itfaiye ve polisi arayamayan, makbul vatandaşlıktan çıkarılmış kişilerdik. Elim ayağım titriyor, içimde fırtınalar kopuyor ama soğukkanlılığımı korumaya çalışıyordum. Söz verdiğim gibi üç dakika sonra polis arabasının yanına indim. Sanki Kemal Bey orada değilmiş gibi davranıyordum. Korkmuştum. Oğlum arabanın içinde beni bekliyordu. Onu da korkutmamak için sakince arabanın içine oturdum. O gece yaşayacağımız uzun ayrılıkların, ne zaman biteceği belli olmayan baskıların ve gelecek sıkıntıların dibacesini yaşamışız meğer. Bu kadar uzun süreceğini, cezaevine düşeceğimi, çocuklarımdan ayrı yaşayacağımı söyleselerdi inanamaz güler geçerdim. “Yok yahu, o kadar da değil” diyeceğim şeylere maruz kalmak için ne yapmıştık biz?’
Hale Gülen’in hikâyesi, bu duygusal yoğunluğu politik bir gerçeklikle kesiştiriyor. Evinin önünde bekleyen polis, kesilen kamera kabloları, saklanmak zorunda kalan insanlar… Bu hikaye, bir dönemin atmosferini veriyor. Burada “makbul vatandaşlıktan çıkarılmak” aslında doğrudan bir varoluş krizi.
***
Piyon olmak
Kimse yok mu? yardım kuruluşunun Afrika’daki insanlara sağlık hizmeti götürmek için organize ettiği bir toplantıya katılıp Somali’ye gitmeyi kabul etmekle başladı Afrika sevdam. İlk gidişim sonrakilerin anahtarı oldu ve Afrika, ömrümün kalan kısmını orada geçirmek isteyecek kadar bir tutkuya dönüştü. Hani dünya meşgalelerinden sıkılıp bir dostla görüşmek isteği duyarsınız ve görüştüğünüzde kendinize gelir, enerji depolar, hayatınıza kaldığınız yerden devam edersiniz. Onun gibi bir hâl oluşturdu ve ben o topraklara gitmek için zaman kollamaya başladım. Yabancısı olmak istemediğim, orada olmaktan mutluluk duyduğum, kendimden bir şeyler verebileceğim mekânlarda hizmet etmeye gayret ederken en büyük duam, Rabbimizin beni bu hizmetlerde piyon olarak seçmesi idi. Sanıyorum benim gibi kas hastası bir göz doktoruna Afrika’nın en ücra köşelerinde iş gördürüyor olmasında, O’nun (cc) büyüklüğü ve şefkati var. Bu konuda şöyle düşünmüştüm: “Oradaki insanların gözlerinin açılması takdir edilmişse bu hizmeti onlara götüren neden ben olmayayım?”
Planlanmış bir katarakt projesi kampı için ameliyat malzemelerimi alıp 2016 Temmuz başında büyük kızımla Mali’ye gittik. Bir anda kendimizi her saniyenin kıymetli olduğu ve gece yarılarına kadar ameliyatlar yaptığımız yoğun bir temponun içinde bulduk. Ayrılana kadar fazladan bir kişinin bile gözünü açsak, kârdı bizim için. Dolayısıyla kapasitemizi sonuna kadar kullanıyorduk. Bir arkadaşım ameliyathaneye girip “Türkiye’de darbe olmuş!” deyince detayını öğrenmeden istemsizce ağlamaya başladım. Gözyaşlarımın steril alana damlamaması için yanımdaki olan kızımdan yardım istedim. Arkadaşım haberleri izleyip darbenin Hizmet üzerine yıkıldığını anlatınca, duygu ve düşünce dünyam alt üst oldu. Ertesi günü Sağlık Bakanlığından arayıp ülkeye dönmemizi istediler. Hizmet Hareketi mensupları için güvensiz bir coğrafyaya dönüşmüş ülkeye gidip, sonra da kaçak yollarla oradan çıkmaya çalışacağım kimin aklına gelebilirdi ki!?”
Dr. Umut’un Afrika’dan Türkiye’ye uzanan hikâyesi ise kitabın en ironik kırılma noktalarından biri. İnsanların gözlerini açmak için gittiği bir coğrafyada, kendi ülkesinde körleşen bir adalet duygusuyla yüzleşiyor. Katarakt ameliyatlarıyla fiziksel görmeyi mümkün kılan bir doktorun, bir anda politik körlüğün ortasında kalması… Bu çarpıcı karşıtlık, kitabın en güçlü metaforlarından biri.
Bu dört hikaye birlikte okunduğunda ortaya çıkan şey bir “acı koleksiyonu” değil. Daha derin bir şey: anlam üretme çabası. Çünkü bu metinlerde acı, dönüştürülen bir şey. İnanç, bir tutunma biçimi. En önemlisi, bu kitap mağduriyetin diliyle konuşmuyor; tanıklığın diliyle konuşuyor.
Bu yönüyle Söz Vermiştik, Türkiye’nin yakın dönemine dair yazılmış en güçlü “mikro tarih” metinlerinden biri olarak da okunabilir. Büyük hikayelerin, istatistiklerin ve siyasi analizlerin çoğu zaman görünmez kıldığı bireysel kırılmaları görünür kılıyor. Her hikâye, “ya ben olsaydım?” sorusunu kaçınılmaz kılıyor. Bu da kitabı etik bir yüzleşmeye dönüştürüyor.
Zeynep Kamez Kaya tanıklıkları derlemekle yetinmemiş, onları güçlü bir edebi bütünlük içinde yeniden kurmuş. Söz Vermiştik, bu yönüyle bilinçli bir editoryal mimarinin ürünü. Hikâyelerin sıralanışı, duygusal yoğunluğun kademeli olarak yükselmesi ve her anlatının bir diğerine açılan bir kapı gibi konumlandırılması, yazarın hikaye inşasındaki ustalığını açıkça ortaya koyuyor.
Zeynep Kaya, dört ayrı hayatı birbirine karıştırmadan ama aynı zamanda koparmadan ilerletmeyi başarıyor. Okur, bir hikâyeden diğerine geçerken bir kırılma yaşamıyor; aksine, aynı acının farklı tezahürleri arasında dolaştığını hissediyor. Bu, güçlü bir editorial birikimin sonucu. Her hikaye kendi içinde bağımsız bir bütünlük taşırken, kitap genelinde tek bir büyük anlatının parçaları hâline geliyor.
Yazar dramatik malzemenin cazibesine kapılıp metni ajite etmiyor. Nerede duracağını, neyi söylemeyip okura bırakacağını biliyor. Bu ölçülülük, metnin etkisini azaltmak yerine derinleştiriyor. Çünkü okur kendi içinde büyüyen bir sarsıntıya maruz kalıyor.
Söz Vermiştik bu hikâyeleri sahici bir edebi yapı içinde kurabildiği için de önemli bir eser.
Söz Vermiştik, bir dönemin ruh halini, bir toplumun kırılma anını ve bireyin bu kırılma karşısındaki direncini kayda geçiren güçlü bir tanıklık metni. Okuması kolay değil. Ama tam da bu yüzden, okunması gereken bir kitap.
Hararetle tavsiye ederim…
Kaynak: Tr724
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

