YÜKSEL ÇAYIROĞLU | YORUM
Bu soru medyada sıkça dile getirildiği için biz de başlığa taşıdık. Ne var ki gerçekte ortada iki taraf arasında yürüyen bir “savaş”tan söz etmek isabetli değildir. Daha ziyade, devletin bütün güç ve imkânlarını elinde bulunduran bir yapının, tek taraflı olarak yürüttüğü bastırma, ezme ve tasfiye etme süreci söz konusudur. Hizmet gönüllüleri ise maruz kaldıkları ağır mağduriyet ve mazlumiyetlere rağmen ne şiddete başvurmuş ne radikalleşmiş ne de karşı tarafa yönelik bir düşmanlık geliştirmiştir. Süreç boyunca savunma ve hak arama pozisyonunu korumuştur.
Yaşanan süreci anlamada kullanılan dil, en az olayların kendisi kadar belirleyicidir. Nitekim “savaş”, “mücadele” veya “çatışma” gibi kavramlar, taraflar arasında karşılıklı ve eşit bir güç ilişkisi bulunduğu izlenimini doğurur. Oysa bu tür kavramsallaştırmalar, çoğu zaman gerçeği olduğu gibi yansıtmak yerine onu belirli bir çerçeveye oturtarak yeniden üretir. Sürecin “savaş” olarak adlandırılması, hem yürütülen sert müdahaleleri meşrulaştıran bir zemin oluşturmakta hem de kamuoyunda olup bitenleri iki taraflı bir çatışma gibi algılatmaktadır. Bu açıdan bakıldığında, meselenin sağlıklı değerlendirilebilmesi için önce kullanılan dilin sorgulanması ve bu dilin nasıl bir algı inşa ettiğinin farkına varılması gerekmektedir.
Ayrıca sürecin mahiyetini doğru tespit edebilmek için taraflar arasındaki güç dengesine de dikkatle bakmak gerekir. Bir tarafta devletin yasama, yürütme ve yargı imkânlarını elinde bulunduran; güvenlik bürokrasisi, medya ve ekonomik araçlar üzerinde belirleyici bir etkiye sahip olan bir yapı; diğer tarafta ise sivil alanda faaliyet gösteren, resmî bir güç aygıtına sahip olmayan bir hareket bulunmaktadır. Bu tablo, klasik anlamda iki eşit aktör arasında yürüyen bir mücadeleden söz etmeyi zorlaştırmaktadır. Dolayısıyla yaşananları “çatışma” veya “savaş” kavramlarıyla ifade etmek yerine, güç asimetrisini dikkate alan daha isabetli bir kavramsallaştırmaya ihtiyaç vardır. Aksi takdirde, tarafların imkân ve konumları arasındaki derin fark göz ardı edilmiş olur.
Bu durumda soruyu şu şekilde yeniden sormak daha anlamlı görünmektedir: Hizmet hareketi, maruz kaldığı bu sert müdahaleleri tetikleyecek bir tavır ortaya koymuş mudur? Karşı tarafa yönelik bilinçli bir düşmanlık ya da sistematik bir karşı faaliyet söz konusu mudur?
Erdoğan’a Karşı Düşmanlık İddiası
Bu genel çerçeve, hareketin siyasi aktörlere yönelik tutumunda da açıkça görülmektedir. Hocaefendi, farklı zamanlarda yaptığı açıklamalarda Hizmet’in hiçbir zaman düşmanca bir tavır içine girmediğini, aksine çeşitli dönemlerde destekleyici bir yaklaşım sergilediğini ifade etmiştir.
Nitekim bir röportajda kendisine yöneltilen, “Baş düşmanınız olan Erdoğan hakkında neler hissediyorsunuz?” şeklindeki soruya, “Ben ve arkadaşlarım Erdoğan’ı hiçbir zaman düşman olarak görmedik.” şeklinde cevap vermiştir. (https://fgulen.com/tr/basindan-tr/haberler/fethullah-gulen-hocaefendinin-misir-ve-endonezya-medyasina-verdigi-roportajin-tam-metni) Başka bir değerlendirmesinde ise, “Biz dün nerede duruyorsak, bugün de orada duruyoruz. Uzaklaşan kim, ona bakmak lazım.” diyerek, yaşanan kırılmanın kendi duruşlarından değil, karşı tarafın tutumundaki değişimden kaynaklandığına işaret etmiştir. (Zaman Gazetesi, 21 Mart 2014)
Dikkat çekici olan husus, tasfiye süreci başladıktan sonra dahi bu yaklaşımın değişmemiş olmasıdır. Hocaefendi, ağır mağduriyetler karşısında bile Hizmet gönüllülerinin öfke ve intikam duygularına kapılmamaları için özel bir hassasiyet göstermiştir. Nitekim kendisiyle görüşen bir yabancı akademisyenin, böylesine ağır baskılara rağmen sergilenen sükûnet karşısında duyduğu hayreti dile getirmesi, bu tutumun dışarıdan da fark edildiğini göstermektedir.
Hizmet’in Tavrına Dair Açıklamalar
Bu yaklaşım, sadece belirli beyanlarla sınırlı kalmamış; farklı zamanlarda yapılan sohbetlerde de açık bir şekilde ortaya konmuştur. Hocaefendi, Hizmet gönüllülerinin tavrını; kin ve düşmanlıktan uzak durma, kimseyi aldatmama ve şartlar ne olursa olsun iyilikten vazgeçmeme esaslarıyla özetlemiştir.
Bu çerçevede dile getirdiği bazı ifadeler şöyledir:
- “Kimseye karşı iğbirarımız, kinimiz, hafife almamız olmadı.”
- “Biz aldandık ama kimseyi aldatmadık.”
- “Ne kadar iyiliğe gücümüz yetiyorsa hep iyilik yapmaya çalıştık. Allah biliyor.”
- “Bunlara karşı muhtemel tehlike olma tavrı bile sergilenmedi. Aleyhlerinde bir kelime denmedi. Ama mutlak itaat bekliyorlardı.”
- “Siz bugün nifakla savaşıyorsunuz ve bu savaşı siz başlatmadınız. Siz şu anda savunma durumundasınız.”
- “Onları muhalif hâle getirecek hiçbir durumumuz olmadı.”
- “Biz kimsenin aleyhinde olmadık.”
Bu bağlamda şu değerlendirme de dikkat çekicidir: “Karşı koyma gücü ve savaşma niyeti olmayan masumların üzerine gitmek, ancak insanlığını yitirmiş canavarlara mahsus bir özelliktir.” (Gülen, Işık Karanlığı Boğarken, s. 222)
Bütün bu ifadeler, Hocaefendi’ye göre Hizmet hareketinin yaşanan süreçte saldıran değil savunan, çatışmayı başlatan değil ona maruz kalan bir konumda bulunduğunu ortaya koymaktadır.
Hizmet’in Temel Yaklaşımı: Sulh ve Hoşgörü
Sevgi, şefkat, müsamaha, sulh ve hoşgörü kavramlarını hareketin temel dinamikleri hâline getiren; her fırsatta şiddet ve terörü lanetleyen; ihtilafları büyütmek yerine onları gidermeye çalışan ve ömrünü toplumda birlik ve beraberlik ruhunu tesis etmeye adayan bir liderin, devletin idaresini elinde bulunduran bir partiye karşı hasmane ve çatışmacı bir çizgiye yönelmesi kendi iç mantığıyla bağdaşmamaktadır. Türkiye’deki en muhalif kesimlerle bile diyalog imkânları araştıran bir zatın, dinî kimliği ön planda olan ve büyük ölçüde aynı toplumsal tabanı paylaşan bir partiye karşı kin ve düşmanlık beslemesi makul görülemez.
Hocaefendi’nin şu ifadeleri başkalarıyla kurduğu ilişkilerdeki genel yaklaşımını açıkça ortaya koymaktadır: “Dinin ruhuna aykırı olmadığı sürece, şimdiye kadar yapılan bütün işleri hep iyi görmeye, iyi değerlendirmeye, elimizden geldiğince de takdir ve tasvip etmeye gayret ettik. Hatta fenalığa yorulabilecek bazı olaylar için bile makul gerekçeler bularak onlardan olumlu manalar çıkarmaya çalıştık. Nahoş tavır ve davranışlar karşısında kendimizi müsamahalı olmaya zorladık. Teferruata dair meseleleri büyütmedik, ihtilaf sebebi hâline getirmedik. İnsanlarla yaka paça olmadık, eski kavgalardan kaçındık, yeni kavga zeminleri oluşturmadık. Bu tür tutum ve davranışları farklı kesimler arasında uzlaşma ve hoşgörünün sağlanması için önemli bir yol olarak gördük. Yıllardır süregelen ihtilaf ve ayrılıkların, kin ve düşmanlıkların toplum fertleri üzerindeki olumsuz etkilerini bildiğimiz için sevgi ve muhabbete zemin hazırlamak istedik. Topluma bir sevgi ve hoşgörü atmosferi kazandırabilmek için yeni yollar bulmaya çalıştık.” (https://herkul.org/kirik-testi/gunumuzun-mevlanalari/)
Şiddete Karşı Prensipli Duruşu
Hocaefendi, bu süreci başlatan taraf olmadığı gibi, böyle bir çatışmaya zemin hazırlayabilecek tavırlardan da özellikle uzak durmuştur. Bilakis her defasında Hizmet gönüllülerine şu prensipleri hatırlatmıştır:
- birleştirici olmak,
- ayrışmaları körüklememek,
- hukuk ve adaletten ayrılmamak,
- kötülüğe kesinlikle aynıyla mukabele etmemek,
- müspet hareket esasına muhalif hareket etmemek,
- zorluklar karşısında üslup ve karakterden taviz vermemek,
- başkaları uzaklaşsa bile kendi durdukları yerden ayrılmamak.
Onun şu sözleri genel karakterini özetler niteliktedir: “Bazıları farklı sebeplerle sizden uzak durabilirler. Fakat onlar nasıl bir tavır takınırsa takınsın siz onlardan vazgeçemezsiniz. Çünkü Müslüman, Müslümandan vazgeçmemelidir. Bu yüzden de onlar kaçtıkça siz arkalarından koşturmalısınız.” (Gülen, İstikamet Çizgisi, s. 128)
Hizmet hareketinin süreç boyunca şiddete başvurmamış olması, dışarıdan bakıldığında kimi zaman konjonktürel bir tercih olarak yorumlanabilmektedir. Oysa bu tutum, şartlara bağlı geçici bir stratejiden ziyade, hareketin temel yaklaşımıyla doğrudan ilişkilidir. “Müspet hareket” olarak ifade edilen anlayış; çatışmayı derinleştirmemeyi, kötülüğe aynıyla mukabele etmemeyi ve her durumda hukuk ve ahlak sınırları içinde kalmayı esas alır. Bu yönüyle şiddetten uzak durma, sadece imkânsızlıkların dayattığı bir zorunluluk değil; bilinçli ve ilkesel bir tercihtir. Nitekim farklı dönemlerde yaşanan çeşitli krizlerde de benzer bir tutumun korunmuş olması, bu yaklaşımın sürekliliğini ve bir prensip olarak uygulandığını teyit etmektedir.
Nefsiyle Yüzleşmesi
Bununla birlikte bu tablo, Hocaefendi’nin sürekli kendini akladığı, ortaya çıkan her problemin kaynağı olarak başkalarını gördüğü anlamına gelmemektedir. Aksine o, yaşanan süreçleri değerlendirirken sürekli bir iç muhasebe yapma gereği üzerinde durmuş; karşılaşılan olumsuzluklar karşısında öncelikle kendi nefsini sorgulamayı tercih etmiştir. Esasen onun hayat çizgisi, baştan beri derin bir muhasebe ve murakabe ekseni üzerine kuruludur.
Sohbetlerinde zaman zaman şu tür sorularla kendisini muhasebe etmiştir:
- “Acaba daha temkinli hareket edemez miydik?”
- “Bize bu zulümleri yapan kimseleri idare etme imkânımız yok muydu?”
- “Yürüdüğümüz güzergâhı emniyet altına almak için elimizdeki imkânları yeterince kullandık mı?”
- “Yaşanan fitneleri önleme adına yapılabilecek her şeyi yaptık mı?”
- “Acaba bazı jest ve iyiliklerle bu kötülüklerin önüne geçilebilir miydi?”
Ayrıca Çağlayan dergisinde kaleme aldığı bir dizi yazıda, Kur’ân ve Sünnet’ten verdiği referanslar ve büyük zatların hayatlarından naklettiği örneklerle hem kendi nefsini sorgulamış hem de Hizmet insanlarını muhasebeye çağırmıştır. Ancak bu sorgulamaların, başkalarını suçlama ve itham etme maksadıyla değil, herkesin kendi nefsi adına yapması gereken bir muhasebe olduğunu da özellikle vurgulamıştır.
Yanlış anlaşılmaların önüne geçmek adına son olarak şu hususun altını çizmek gerekir: Hocaefendi’nin bu sorgulamaları dikkatle incelendiğinde, iktidardakilerin hışmını hak edecek bir düşmanlıktan veya kötülükten söz edilmediği açıkça görülecektir. Onun yaptığı muhasebe öncelikle Allah’la münasebetlerin gözden geçirilmesine; ikinci olarak da yaşanan fitneyi önleme adına yapılabileceklerin yapılıp yapılmadığının değerlendirilmesine yöneliktir.
Burada ortaya konan değerlendirmelerin Hizmet gönüllülerinin hiçbir hata yapmadığı anlamına gelmediği de özellikle belirtilmelidir. Netice itibarıyla her beşerî hareket gibi Hizmet’in içinde yer alan insanların da zaman zaman hata yapmaları, bazı meselelerde eksik veya isabetsiz davranmaları mümkündür. Nitekim yapılan iç muhasebeler de bu ihtimali bütünüyle dışlamamaktadır. Ancak dikkatle bakıldığında, söz konusu olabilecek bu tür hata ve eksikliklerin, maruz kalınan ağır baskı ve zulümleri izah edecek mahiyette olmadığı açıktır. Başka bir ifadeyle, varsa dahi beşerî kusurların, topyekûn bir suç isnadına ve geniş çaplı bir cezalandırmaya gerekçe yapılması, ölçülülük ve adalet ilkeleriyle hiçbir şekilde bağdaşamaz.
Sonuç
Bütün bu veriler birlikte değerlendirildiğinde, yaşanan süreci iki taraf arasında yürüyen bir mücadele olarak tanımlamak eksik ve yanıltıcı bir çerçeve sunmaktadır. Mevcut tablo, daha ziyade tek taraflı bir saldırı ve tasfiye sürecine işaret etmektedir.
Bu durumda asıl sorulması gereken, ‘savaşı kim başlattı?’ değil; ortada gerçekten iki taraflı bir savaşın bulunup bulunmadığıdır. Zira tarafların söz ve fiilleri birlikte değerlendirildiğinde, meselenin mahiyeti büyük ölçüde kendiliğinden açıklığa kavuşmaktadır.
Burada cevaplanması gereken diğer bir soru da şudur: Hizmet hareketi bir saldırı ve düşmanlık ortaya koymasa bile acaba gözettiği hedefleriyle veya ortaya koyduğu aktiviteleriyle devlet açısından bir tehdit oluşturmuş olamaz mı? Bu sorunun cevabını da bir sonraki yazıda vermeye çalışacağız.
Kaynak: Tr724
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

