Site icon Serbest Görüş

KİTAP | Romanın gürültüsünden denemenin sessizliğine: Yusuf Ünal’ın üçüncü durağı

KİTAP | Romanın gürültüsünden denemenin sessizliğine: Yusuf Ünal’ın üçüncü durağı


AYDOĞAN VATANDAŞ | YORUM

‘Hayatın Kulpundan Tutmak’, Süreyya Yayınları etiketiyle okurun karşısına çıkan, Yusuf Ünal’ın üçüncü kitabı. Daha önce ‘Hengâme’ ve ‘Kaçış Rampası’ ile roman türünde yürüyen yazar, bu kez yönünü denemeye çeviriyor. Bu tercih ton, tempo ve niyet değişikliği. Çünkü Ünal, romanın kurmaca dünyasından çıkarak doğrudan hayatın kendisiyle konuşmaya başlıyor.

Bu kitap, ilk bakışta küçük denemelerden oluşan sade bir toplam gibi duruyor. Ancak sayfalar ilerledikçe metnin bir “parçalı düşünceler” kitabı değil, aksine kendi içinde tutarlı bir zihinsel harita kurduğunu fark ediyorsunuz. Ünal’ın dünyasında tekrar eden temel kavramlar var: Laflamak, akort etmek ve tutunmak gibi. Bu üçlü, kitabın hem dilini hem de felsefesini belirliyor.

Yazarın en dikkat çekici tarafı, büyük iddialar ortaya atmaktan özellikle kaçınması. Bu çağda hemen herkes bir şey “söylemek” isterken, Ünal daha çok “eşlik etmeyi” tercih ediyor. Bu yönüyle metin, didaktik değil; hatta yer yer bilinçli bir şekilde eksik bırakılmış gibi. Ama bu eksiklik bir zayıflık değil, aksine okura alan açan bir tercih.

Yusuf Ünal bir at sineğini gözlemleyip ondan felsefe çıkaran bir tipten söz ederken, aslında doğrudan Sokrates’in o meşhur “at sineği” benzetmesine temas ediyor. Aynı şekilde “serin selvi” ifadesi, Yahya Kemal Beyatlı’ın şiir dünyasına açık bir gönderme taşıyor.

Ama dikkat çekici olan şu: Ünal bu isimleri bilinçli olarak anmıyor. Bu suskunluk rastlantı değil.

Çünkü klasik anlamda didaktik bir metin, bu referansları açıkça verir, kaynağını gösterir, okuru yönlendirir. Ünal ise tam tersine, bu göndermeleri örtük bırakmayı tercih ediyor. Okur isterse o bağı kurar, istemezse metni kendi deneyimi içinde anlamlandırır.

Aynı şey Yahya Kemal çağrışımı için de geçerli. “Serin selvi” imgesi, Türk şiir geleneğinde yüklü bir anlam taşır. Ünal’ın “bir ifade için dokuz yıl beklemek”ten söz ettiği yerde, aslında doğrudan Yahya Kemal Beyatlı’ı ima ettiğini anlıyoruz. Yahya Kemal’in bir mısrayı, bir imgeyi, mesela o “serin selvi”yi, yakalayabilmek için yıllarca beklemesi, Türk şiirinde neredeyse bir estetik ilke haline gelmiştir. Ama Ünal bu ismi anmaz. Çünkü mesele kişi değil, tavırdır.

Bu, metni iki açıdan özgürleştirir: Birincisi, metni akademik olmaktan kurtarır. İkincisi, okuru pasif bir alıcı olmaktan çıkarır.

Bu tercih, metnin epistemolojik duruşunu ele veriyor: Ünal “öğreten” bir yazar değil, hatırlatan bir yazardır.

“Laflamak” Bir Düşünme Biçimi mi?

Kitabın en özgün çıkış noktalarından biri, “laflamak” kavramına yüklenen anlam. Türkçede çoğu zaman “boş konuşmak” olarak görülen bu ifade, Ünal’ın kaleminde bambaşka bir yere taşınıyor. Ona göre laflamak, zihnin katılaşmasını engelleyen bir esneklik alanı.

Bugünün dünyasında düşünce, giderek daha fazla pozisyona, daha fazla kesinliğe, daha fazla iddiaya dönüşüyor. Herkes bir şeyin tarafı olmak zorunda hissediyor kendini. Ünal ise bu sertliğin karşısına yumuşak bir alan açıyor. Laflamak, burada bir kaçış değil; aksine düşüncenin nefes alma biçimi.

Bu yaklaşım, özellikle sosyal medyanın hızlandırdığı “kesin konuşma” hastalığına karşı önemli bir itiraz içeriyor. Çünkü hızlanan düşünce, çoğu zaman derinliğini kaybediyor. Ünal’ın önerisi ise basit: Yavaşla. Gevşe. Düşüncenin dolaşmasına izin ver.

Akordu Bozulan Bir Dünya

“Kendini Akort Etmek” başlıklı metin, kitabın en güçlü bölümlerinden biri. Ünal burada insanı bir enstrüman gibi düşünüyor: Dış dünya ile temas ettikçe bozulan, gürültüyle kirlenen, ölçüsüz ilişkilerle dengesini kaybeden bir varlık.

Bu metafor, çağımızın en görünür ama en az konuşulan krizlerinden birine işaret ediyor: iç ritim kaybı. Artık mesele sadece dikkat dağınıklığı değil; insanın estetik, zihinsel ve duygusal ayarlarının bozulması.

Yazarın çözümü ise radikal değil. Tam tersine, neredeyse unutulmuş kadar basit: Geri çekilmek. İyi metinler okumak, yürümek, müzik dinlemek, kendinle baş başa kalmak… Bu öneriler ilk bakışta sıradan görünebilir. Ama bugünün sürekli bağlantı hâlindeki insanı için bu “sıradanlık” aslında oldukça zor bir eylem.

Yusuf Ünal’ın “akort” metaforu, dikkatle okunduğunda Martin Heidegger’in Dasein anlayışıyla şaşırtıcı bir şekilde kesişiyor.

Heidegger’e göre insan (Dasein), dünyadan bağımsız bir varlık değildir; tam tersine “dünya-içinde-varlık”tır. Yani insan, dünya ile kurduğu ilişkiler ağı içinde var olur. Ama bu ilişki her zaman sahici değildir. Gündelik hayatın içinde insan çoğu zaman “herkes gibi” yaşamaya başlar. Heidegger’in ifadesiyle das Man’ın içine düşer. Gürültü, alışkanlık, tekrar ve yüzeysellik insanı kendi öz varoluşundan uzaklaştırır.

İşte Ünal’ın “akordu bozulan insan” tasviri tam da bu noktaya denk düşüyor.

Dış dünyanın gürültüsü, sosyal medya, ölçüsüz ilişkiler… Bunların hepsi Dasein’ın “kendi olma” imkânını zayıflatan unsurlar. İnsan artık kendine ait bir ses çıkarmaz; başkalarının sesini tekrar eder. Kendi ritmini kaybeder. Heidegger’in deyimiyle “otantik olmayan” bir varoluşa savrulur.

Ünal’ın önerdiği “geri çekilme” ise bu yüzden sadece bir dinlenme biçimi değildir. Bu, neredeyse Heideggerci anlamda bir otantikliğe dönüş çabasıdır.

Kendinle baş başa kalmak, iyi metinler okumak, yürümek… Bunlar yüzeyde sıradan eylemler gibi görünür. Ama aslında Dasein’ın yeniden kendi imkânlarına dönmesidir. Gürültüden sıyrılıp kendi sesini duyma çabasıdır.

Burada çok ince ama kritik bir fark da var: Heidegger’de bu dönüş çoğu zaman varoluşsal bir kriz (özellikle “ölüme-doğru-varlık” bilinci) üzerinden gerçekleşir. Ünal’da ise bu süreç daha yumuşak, daha gündelik ve daha “yaşanabilir” bir düzlemde kuruluyor. Yani felsefi ağırlık, gündelik hayatın içine dağıtılıyor.

Bu yüzden Ünal’ın metni, Heidegger’in ağır ontolojisini gündelik hayata tercüme eden bir dil kuruyor denebilir.

Akort etmek,kendi varoluşunu yeniden sahiplenme meselesidir. İnsan ya dünyanın gürültüsüne karışır, ya da o gürültünün içinden kendi sesini ayıklar. Ünal’ın yaptığı şey tam olarak bu ikinci ihtimali hatırlatmak.

Aylaklık: Bir Kaçış mı, Yoksa Bir İmkân mı?

Kitabın en tartışmalı ama en verimli kavramlarından biri de “aylaklık.” Ünal, aylaklığı tembellikle karıştırmıyor. Aksine onu zihnin kendini toparlama alanı olarak görüyor.

Bugün verimlilik neredeyse bir ahlaki ölçü hâline gelmiş durumda. Boş zaman bile “verimli” olmak zorunda. Ünal ise bu zorunluluğa karşı sessiz bir direnç gösteriyor. Ona göre bazı şeyler, ancak hiçbir işe yaramıyormuş gibi görünen zamanlarda ortaya çıkar: sezgi, keşif, hatta yaratıcılık.

Bu noktada yazarın çizgisi, Aylak Adam’ın varoluşsal yalnızlığından ziyade, daha dengeli bir “yaşam içinde gevşeme” arayışına yakın duruyor. Aylaklık, burada hayattan kopmak değil; aksine onunla daha derin bir temas kurmanın yolu.

Eşya ile Kurulan İlişki: Unutulan Bir Duyarlılık

“Küsegen Şeyler” gibi metinlerde Ünal, eşyayla kurulan ilişki üzerinden dikkat çekici bir kapı aralıyor. Modern dünyada eşya, çoğunlukla işlevsel bir nesneye indirgenmiş durumda. Kullanılır, eskir ve atılır.

Oysa Ünal eşyayı bir “tanık” olarak görüyor. Hatıraları taşıyan, insanla birlikte yaşlanan, onunla anlam kazanan bir varlık. Bu noktada Ünal’ın eşya tasavvuru,  daha derinde ontolojik bir sezgiye yaslanıyor. Bu yaklaşım bir yandan Ahmet Hamdi Tanpınar’ın zamanla yoğrulmuş eşya dünyasını çağrıştırırken, öte yandan Martin Heidegger’in varlık anlayışına da kapı aralıyor.

Heidegger için eşya, basit bir “nesne” değildir. Modern düşüncenin yaptığı gibi onu yalnızca “kullanılacak şey”e indirgemez. Tam tersine, şeyler (das Ding), insanın dünyayla kurduğu ilişkinin açıldığı, hatta kurulduğu yerlerdir. Eşya, insanın “dünya-içinde-varlık” hâlinin sessiz taşıyıcısıdır.

Ünal’ın “eşya bir tanıktır” fikri tam da buraya oturuyor.

Bir masa, bir sandalye, eski bir kimlik kartı ya da yıllarca kullanılan bir mutfak eşyası… Bunlar sadece maddi varlıklar değildir. İnsanla birlikte zamanın içinden geçerler. Hatıra biriktirirler. Sessizce “orada bulunurlar.” Heidegger’in ifadesiyle, varlığın kendini açtığı bir mekân oluştururlar.

Modern dünyada ise bu ilişki kırılmış durumda.

Eşya artık “tanık” değil, “tüketim nesnesidir.” Zamanla derinleşen bir ilişki kurmak yerine hızla değiştirilen, değersizleşen, yerini yenisine bırakan bir araç.

Heidegger bunu “Gestell” yani “çerçeveleme” olarak tarif eder: Dünya, artık anlamın açıldığı bir yer değil; yönetilecek, kullanılacak, kontrol edilecek bir kaynak hâline gelir. Eşya da bu çerçevenin içinde sadece işlevsel bir parçaya indirgenir. Ünal’ın metni tam burada sessiz bir itiraz yükseltiyor.

Eşyaya yeniden “bakmayı” öneriyor.

Onu sadece kullanmamayı, onunla yaşamayı…

Bu yüzden eşya, Ünal’da sadece geçmişin hatırlatıcısı değildir; aynı zamanda insanın kendisiyle kurduğu bağın maddi izdüşümüdür. Bir eşyayı gözden çıkarmak, bazen bir hatırayı, bazen bir sürekliliği, bazen de kendi hikâyenin bir parçasını gözden çıkarmaktır.

 Kusur ve Kırılganlık: Bir Eksiklik Değil, Bir İmkân

“Tembelliğime Kılıf” ve devamındaki metinler, kitabın felsefi derinliğini belirginleştiren bölümlerdir. Ünal burada kusuru bir zaaf olarak değil, bir imkân olarak ele alıyor.

Kintsugi metaforu bu yaklaşımın merkezinde yer alıyor. Kırılan bir nesnenin altınla onarılması ve çatlaklarının gizlenmek yerine görünür kılınması… Bu varoluşsal bir önermedir.

İnsan da böyledir. Kırılır, eksilir, yarım kalır. Ama tam da bu kırılganlık, onu derinleştirir. Kusursuzluk, yalnızlaştırır; kusur ise bağ kurar.

Yazmak mı, Yapmak mı?

Kitabın en çarpıcı bölümlerinden biri, “Yazmak’la Yapmak Arasında.” Burada Ünal, modern insanın en tanıdık ikilemlerinden birini açıkça ortaya koyuyor: düşünmek ile yapmak arasındaki mesafe. Yazar bu mesafeyi romantize etmiyor. Tam tersine, kendi zaafını itiraf ediyor: “Yapmak işini pek sevmeyen birisiyim.” Bu cümle, kitabın en dürüst ve en sarsıcı anlarından biridir.

Çünkü bu, çağın ruhuna dair bir tespittir. Planlayan ama başlamayan, düşünen ama üretmeyen, hazırlanan ama hayata geçmeyen bir insan tipi…

Ünal burada kesin bir çözüm sunmuyor. Ama bir yön işaret ediyor: herkes hayata bir yerinden tutunur. Kimi yazarak, kimi yaparak… Mesele, o bağı kurabilmek.

Hayatın Kulpundan Tutmak, yüksek sesli bir kitap değil. Büyük teoriler kurmuyor, ideolojik bir çerçeve sunmuyor. Ama tam da bu yüzden etkili.

Yusuf Ünal, romanın kurgusal dünyasından çıkıp denemenin doğrudanlığına geçerken risk alıyor. Ancak bu risk, metni daha sahici kılıyor. Okurla kurulan ilişki daha doğrudan, daha samimi hâle geliyor.

Bu kitap, cevaplar veren bir metin değil. Ama doğru soruları fısıldayan bir metin:

Kendinle bağın ne durumda? Hayata gerçekten tutunuyor musun? Yoksa sadece onun etrafında mı dolaşıyorsun?

Ve belki de en önemlisi:

Senin akordun en son ne zaman bozuldu? Ve onu yeniden kurmak için ne yaptın?

Dil açısından bakıldığında, metnin en güçlü tarafı doğallığı. Yapaylıktan uzak, sohbet eder gibi akan bir anlatım var. Yer yer ironiye kayan, yer yer iç monoloğa dönüşen bu dil, okuyucuyla mesafe kurmak yerine onu metnin içine çekiyor. Ancak bu doğallık bazen düşünsel derinliğin sınırında dolaşıyor.

Hayatın Kulpundan Tutmak, büyük iddialar peşinde koşan bir kitap değil. Tam tersine, küçük görünen şeylerin içindeki anlamı arayan bir metin. Belki de tam bu yüzden, okura yüksek sesle konuşmak yerine onunla “laflayan” bir kitap.

Hararetle tavsiye ederim…

 

Kaynak: Tr724
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

Exit mobile version