Site icon Serbest Görüş

Gerçekten düşünüyor muyuz?

Gerçekten düşünüyor muyuz?


AHMET KURUCAN | YORUM

İnsan bazen durup kendi zihnini seyretmeli. Gün boyunca aklından geçenleri fark etmeye çalışmalı. O zaman çok çarpıcı bir gerçekle yüzleşiyor: Zihnimizden geçenlerin önemli bir kısmı bize ait değil. Bir yerden duymuşuz, bir yerde görmüşüz, birinin öfkesine, bir başkasının korkusuna ortak olmuşuz; sonra da bunları kendi düşüncemiz zannetmişiz. İşte tam burada şu soruyu sormak gerekiyor: Biz gerçekten düşünüyor muyuz, yoksa sadece zihnimizden geçenleri mi izliyoruz?

Çağımızın en büyük açmazlarından biri  burada yatıyor. Bilgiye ulaşmak hiç bu kadar kolay olmamıştı; fakat anlamak hiç bu kadar zor olmamıştı. Herkes konuşuyor ama kimse dinlemiyor. Herkes biliyor ama kimse derinleşmiyor. İnsanlık adeta bilgiye boğulmuş ama anlamdan yoksun kalmış durumda. Bunun sebebi ise düşündüğümüzü zannetmemiz, ama aslında düşünmememizdir.

Tam da bu noktada Bediüzzaman’ın yaptığı o derin tespiti hatırlamak gerekiyor: “Dimağda merâtib-i ilim muhtelifedir, mültebisedir.”  

Yani zihindeki bilgi mertebeleri farklıdır ve çoğu zaman birbirine karışır. Bu cümle aslında bize şunu söylüyor: Zihne gelen her şey aynı değerde değildir; her fikir aynı süreçten geçmez; her kanaat aynı sağlamlığa sahip değildir.

Bediüzzaman, bir düşüncenin zihne düşmesinden insanın hayatını yönlendiren bir inanca dönüşmesine kadar geçen süreci yedi mertebe ile anlatır: tahayyül, tasavvur, taakkul, tasdik, iz’an, iltizam ve itikad. Bu silsile, sadece bir bilgi teorisi değildir; aynı zamanda tefekkürün anatomisidir.

İlk mertebe tahayyüldür. Yani zihne ilk düşen hayal, görüntü, izlenim. İnsan bu aşamada daha çok maruz kalır, üretmez. Bugün sosyal medya, haber akışları, görüntüler ve sloganlar insanı çoğunlukla bu mertebede tutuyor. Henüz düşünce yoktur; sadece bir çağrışım, bir görüntü vardır. Bediüzzaman’ın ifadesiyle burada çoğu zaman safsata ortaya çıkar. Çünkü kontrol yoktur, süzgeç yoktur.

Ardından tasavvur gelir. İnsan zihnine düşen o görüntüyü biraz daha şekillendirir, “Bu nedir?” diye sormaya başlar. Fakat hâlâ derinlik yoktur. Düşünce henüz olgunlaşmamıştır. Bu aşamada insan çoğu zaman bir sonuca ulaşamaz; zihinsel bir belirsizlik içinde kalır.

Üçüncü mertebe taakkuldür. İşte düşünmenin başladığı yer burasıdır. İnsan artık analiz eder, mukayese eder, sebepler ve sonuçlar arasında bağ kurar. Akıl devreye girer. Fakat dikkat edilmesi gereken husus şudur: Bu aşama tarafsızlık aşamasıdır. İnsan hâlâ bir hükme varmamıştır. Bugün yaşadığımız en büyük problemlerden biri de buradadır. İnsanlar bu aşamaya gelmeden hüküm veriyor, düşünmeden kanaat sahibi oluyor.

Taakkulden sonra tasdik gelir. İnsan artık “Bu doğrudur!” demeye başlar. Fakat bu hâlâ zihinsel bir onaydır. Henüz kalbe inmiş, içselleşmiş bir hakikat değildir. İşte burada çok ince bir eşik vardır.

Bu eşikten sonra iz’an mertebesi başlar. İz’an, aklın kabul ettiği bir hakikatin kalp tarafından da benimsenmesidir. İnsan artık sadece doğruyu bilmez; onu hisseder, ona yönelir. Bu mertebede düşünce, davranışa doğru akmaya başlar. Bediüzzaman’ın ifadesiyle burada “imtisal” doğar; yani insan o doğruya uygun yaşama eğilimi gösterir.

Bundan sonra iltizam gelir. İnsan artık o düşünceyi sahiplenir. Onu savunur, onunla kendini ifade eder. Fakat bu mertebe aynı zamanda en tehlikeli mertebelerden biridir. Çünkü burada düşünce, insanı hakikate götürebileceği gibi taassuba da sürükleyebilir. Eğer süreç sağlıklı işletilmezse, iltizam, kör bağlılığa dönüşür.

Son mertebe ise itikaddır. Artık o düşünce, insanın kimliği haline gelir. Sarsılmaz bir inanç olur. İnsan onunla yaşar, onunla karar verir, onunla yön bulur. Bediüzzaman’ın ifadesiyle burada “salâbet” ortaya çıkar; yani sağlamlık ve istikrar.

Bütün bu mertebeler bize çok önemli bir hakikati gösteriyor: Düşünce, anlık bir faaliyet değildir. Katman katman ilerleyen, sabır ve emek isteyen bir süreçtir. Bu mertebeleri atlayan bir zihin, düşünce üretmez; sadece tepki üretir.

Bugün yaşadığımız gerilimlerin, kutuplaşmaların, sert tartışmaların arkasında da bu var. İnsanlar tahayyül aşamasında gördüklerini doğrudan iltizam aşamasında savunmaya başlıyor. Yani düşünmeden taraf oluyor, anlamadan sahipleniyor.

Burada zekâ ile tefekkür arasındaki farkı da doğru koymak gerekiyor. Zekâ hızlı düşünebilir; fakat her zaman doğru düşünemez. Tefekkür ise mertebeleri takip eder. Durur, tartar, derinleşir. Bu yüzden her zeki insan mütefekkir değildir.

Belki de en büyük problemimiz şudur: Düşüncelerimiz var ama düşünme alışkanlığımız yok. Kanaatlerimiz var ama onları taşıyacak zihinsel derinliğimiz yok. Bu yüzden mesele daha çok bilmek değil; daha doğru düşünmeyi öğrenmektir. Çünkü doğru düşünmeyen bir zihin, en doğru bilgiyi bile yanlış yere götürebilir.

Kaynak: Tr724
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

Exit mobile version