Site icon Serbest Görüş

Fıkhı hayatla buluşturmak!

Fıkhı hayatla buluşturmak!


AHMET KURUCAN | YORUM

Şubat ayında bir konferans vesilesiyle Hindistan’dandaydım. İzlenimlerimi hem yazdım hem de Youtube kanalımda anlattım.

Orada aldığım notlara baktım. Yerli Müslüman gençlerle yaptığımız sohbetten sonra günlük tarzında aldığım notlar gözüme ilişti. Onların Hindistan’da günlük hayatın tabii akışı içinde karşılığı olan fıkhi konular özelinde bana sorduğu sorularla benim Hindistan’daki Müslüman zihniyetini ve cemaat yapılanmalarını anlama adına onlara sorduğum sorular dikkatimi çekti. Şunu gördüm: Fıkıh algılarla olgular arasında gel-git’ler yaşıyor. 

Kısaca izah edeyim: Bugün fıkıh denildiğinde çoğu zihin, ister istemez geçmişte verilmiş fetvaları, uygulanmış hükümleri, devlet eliyle tatbik edilmiş düzenlemeleri ve bunların ürettiği sonuçları hatırlıyor. Yani olguyu, algının yerine ikame ediyor. Oysa bu ikisi aynı şey değildir. Olgu, yaşanmışlığı ifade eder; algı ise o yaşanmışlığa yüklenen anlamı. Fıkıh ise ne yalnızca olgudur ne de salt algı. Fıkıh, ilke koyar; hüküm koyar, hayat ise bu ilkeleri kendi şartları içinde tecrübe eder. Biz ise çoğu zaman tecrübeyi ilkenin kendisi zannediyoruz.

İşte kırılma tam da burada başlıyor. Müslümanların tarihsel fikhî tecrübeleri, içinde doğdukları siyasî, ekonomik, sosyolojik ve kültürel şartların ürünüdür. Bu tecrübeler kıymetlidir, öğreticidir, ihmal edilemez. Ancak bunları dinin kendisiyle, daha doğrusu dinin değişmez hükümleriyle özdeşleştirdiğiniz anda fıkhı hayattan koparmış olursunuz. Fıkıh o noktada canlı bir rehber olmaktan çıkar, geçmişin muhafızı hâline gelir.

Buradaki temel problem şudur: Biz, fıkhı bir “çözüm üretme faaliyeti” olarak değil, “üretilmiş çözümler toplamı” olarak okuyoruz. Halbuki fıkıh, sonuçtan çok süreçtir. İçtihat dediğimiz şey, bir defalık bir cevap değil; her dönemde yeniden işletilmesi gereken bir düşünme biçimidir. Müslümanların tarihsel tecrübesi ise bu düşünme biçiminin belli dönemlerde aldığı somut şekillerdir. Şekli ilkeleştirirseniz fıkhı dondurursunuz.

Algı ile olgu arasındaki bu karışıklık, bugün özellikle sosyal hayat alanında ciddi sonuçlar doğuruyor. Mülkiyet, özgürlük, devlet-vatandaş ilişkisi, ceza hukuku, kadın, aile, siyaset gibi alanlarda geçmişte verilmiş hükümler, bağlamından koparılarak “İslam’ın değişmez hukuku” gibi sunuluyor. Bu da iki sonuç üretiyor: Ya modern hayat bütünüyle reddediliyor ya da modern hayatla baş edebilmek için fikhin etrafından dolaşan zorlamalı yorumlara başvuruluyor. Hile-i şer’iyyelerin bu kadar yaygınlaşmasının arkasında biraz da bu zihinsel tıkanıklık var.

Oysa mesele bu kadar karmaşık değil. Fıkıh, din ile hayat arasında kurulan bir köprüdür; köprü, iki yakayı da hesaba katar. Sadece bir yakaya bakarak köprü inşa edemezsiniz. Hayat değişiyor, toplum dönüşüyor, insan ilişkileri farklılaşıyor; buna rağmen fıkhın aynı sorulara aynı cevapları vermesini beklemek, fıkhı korumak değil, onu işlevsiz hâle getirmektir.

Burada özellikle altını çizmek gerekir: Bu söylediklerim, “Fıkıh tarihseldir, dolayısıyla bağlayıcılığı yoktur.” demek değildir. Böyle bir indirgemecilik de en az karşısındaki kadar problemlidir. İbadetler alanında fıkıh, işlevini sürdürmektedir ve sürdürmeye devam edecektir. Yalnız şunu gözden kaçırmamak gerekir: Allah-kul ilişkisi eksenindeki içtihadi yaklaşım farklılıkları sınırlıdır. Ancak muamelat ve ukubat gibi alanlarda, fıkhın hayata rehberlik etmesi, yeni içtihatlarla mümkündür. Üstelik bu içtihatların yaptırım gücü, bugün itibarıyla büyük ölçüde Allah-kul ilişkisi çerçevesinde kalmak zorundadır. Devletin zorlayıcı gücüyle dinî hükmün birebir örtüştüğü bir dünya artık yoktur.

Tam da bu sebeple, bugün üretilecek fıkhî düşünceler, yeni metodolojilere muhtaçtır. Bu metodolojiler keyfî olamaz; kendi başına norm üretemez. Ama aynı zamanda geçmişin kalıplarına hapsolmuş da olamaz. Temel hak ve hürriyetler, hukukun üstünlüğü, vatandaşlık bilinci, çoğulculuk, din–ırk–dil–cins ayrımını reddeden evrensel ahlaki değerler, artık göz ardı edilemeyecek üst normlardır. Bu normları yok sayarak üretilen her fıkhî söylem, hayatta karşılık bulmadığı gibi, dini de genç nesillerin gözünde savunulamaz hâle getirir.

Sonuç olarak şunu söylemek istiyorum: Fıkıh ile Müslümanların fikhî/hukukî tarihsel tecrübesi arasındaki farkı gözetmeden yapılan her karşılaştırma, her nostaljik vurgu ve her “Aslında İslam böyleydi” cümlesi, farkında olunmadan dini tarihin içine hapsetmektedir. Algıyı olgunun yerine koymak, fıkhı yüceltmez; aksine onu hayatın dışına iter. Bugün kalem erbabına düşen görev, geçmişi kutsamak değil; geçmişten öğrenerek bugünü konuşabilmektir. Fıkıh, ancak bu şekilde yeniden hayatla buluşabilir.

Hindistan’daki sohbette o gençlere bunları anlatmaya çalışmıştım. O notları görünce bir de burada yazayım istedim.

 

Kaynak: Tr724
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

Exit mobile version