Site icon Serbest Görüş

Çiğdem Doğu: Süreci tıkayan esas yaklaşım teknik yaklaşımdır


Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın 27 Şubat 2025’te başlattığı sürecin tıkanma noktasına geldiğini belirten KJK Yürütme Konseyi Üyesi Çiğdem Doğu, ‘Nisan ayı bitiyor, baktığımızda herhangi bir adımın atılmadığını gördüğümüz gibi bununla birlikte bu süreci çok teknik ele alan bir yaklaşımın da geliştiğini görüyoruz. Ve bu teknik yaklaşım gerçekten süreci tıkatan esas yaklaşım oluyor’ dedi

Medya Haber televizyonunda yayınlanan özel bir programa katılan Kürdistan Kadın Toplulukları, KJK Yürütme Konseyi Üyesi Çiğdem Doğu, Önder Apo’nun başlattığı Barış ve Demokratik Toplum sürecinin geldiği aşama, Türkiye ve Kürdistan’da yaşanan toplumsal şiddet ve katliamlara ilişkin önemli değerlendirmelerde bulundu.

Barış ve Demokratik Toplum süreci yürütülmesine rağmen Abdullah Öcalan ile bir aydır görüşme yapılmamasının tehlikeli bir durum olduğunu belirten Çiğdem Doğu, “Kimse bu sürecin olumsuz bir yöne gitmesini istemez. Biz de istemeyiz. Önder Apo da istemez. Çok büyük bir emek verdi bu sürece. Ama çözümü açısından da tabii ki somut adımların atılması gerekir. Önder Apo’nun bunu görmesi gerekir. Hareketin bunu görmesi gerekir. Gerillanın bunu görmesi gerekir. Mesela Önder Apo’nun fiziken özgür olması, daha özgür çalışabilir koşullarda olması bunları görmemiz önemli. Buna göre Önderliğin sürece yön veriyor olması gerekir” dedi.

Türkiye ve Kürdistan’da son günlerde artan şiddet ve katliamların devletin sömürgeci politikalarının sonucu olduğunu vurgulayan Çiğdem Doğu, Dersim’de katledilen Gülistan Doku’nun da sömürgeci, faşist zihniyetin, mafyalaşmış, çeteleşmiş zihniyetin, devlet içinde varlığını devam ettiren zihniyetin kurbanı olduğunu ifade etti. Maraş ve Siverek’te yaşanan okul katliamlarına da değinen Çiğdem Doğu, “Kürt meselesi çözülmediği sürece katil üretiyor. Bunu devletin hiçbir zaman unutmaması ve bu nedenle acilen çözüm yaklaşımını geliştirmesi gerekir. Bu çok önemli bir şey. Bir ülke kendi iç sorunlarını çözemediği müddetçe toplumsal şiddet bu kadar tırmandığı sürece gelişim kaydedemez. Bu yüzden Türk devleti hayali yaklaşımlar içerisine girmemelidir” diye konuştu.

KJK Yürütme Konseyi Üyesi Çiğdem Doğu’nun Medya Haber TV’nin sorularına verdiği cevaplar şu şekilde:

  • 27 Mart tarihinde Abdullah Öcalan ile DEM Parti İmralı Heyeti bir görüşme gerçekleştirdi. Fakat bu görüşmenin üzerinden bir ayı aşkın bir zaman geçmesine rağmen ikinci bir görüşme gerçekleşmedi. Siz hem sürece dair hem Önder Apo’nun durumuna dair neler söylersiniz? Herhangi bir gelişme var mı?

Öncelikle 1 Mayıs’a yakınlaşıyoruz. 1 Mayıs, dünya halkları açısından, dünya sosyalizmi mücadelesi açısından çok özel bir gün, özel bir tarih. İşçi ve emekçi bayramı olarak, günü olarak, geleneksel olarak da aslında bir eylem günü olarak yaşattığımız bir gündür. Bu vesileyle 1 Mayıs şehitlerini, devrim ve emek şehitlerini ve yine 6 Mayıs Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan, Hüseyin İnan yoldaşları, 18 Mayıs Haki Karer yoldaşı, yine zindanda 18 Mayıs gününde dört arkadaş bir arada bir fedai eylem gerçekleştirdi. Heval Ferhat, heval Necmi, heval Eşref ve heval Mahmut’u, Mehmet Karasungur yoldaşı, yine Hozan Mizgin yoldaşı, bu Mayıs şehitleri şahsında tüm devrim şehitlerini sevgi, saygı ve minnetle anıyorum. Tabii ki Mayıs şehitlerimiz de birleşik mücadele, sosyalist mücadele değerleri açısından hem Türkiye’de hem de Ortadoğu’da çok büyük bir mirası ortaya koymuştur.

Türk ve Kürt halklarının birlikteliği, birlikte yaşamı, birlikte mücadelesi açısından büyük bir miras, büyük bir değer ortaya koymuştur. Aslında ahlaki değerleri ortaya koymuştur. En son Deniz Gezmişler idama giderken son sözleriyle zaten bunu söylemişlerdir. Son nefeslerinde Kürt ve Türk halklarının kardeşliğini haykırmaları aslında PKK mücadelesinin de gidişatına yön veren bir içerik olmuştur, çizgi olmuştur, ilke olmuştur. Tabii ki bizler de başından günümüze kadar mücadelemizde bu ilkeleri esas aldık. Bütün şehitlerimizin ortaya koymuş olduğu mesaj, içerik neyse bunların yaşatılması ve büyütülmesi temelinde mücadele etmek de bizim görevimiz ve borcumuzdur. Ben Mayıs şehitleri şahsında bunları başta belirtmek istiyorum.

Örgüt olarak önemli ve stratejik adımlar attık

Tabii siz süreç ve Önder Apo’nun durumuyla bağlantılı olarak soru sordunuz ve yine ben konuya başlamadan önce Önder Apo’yu da saygı ve sevgiyle selamlıyorum. Önderliğimiz bundan bir buçuk yıl önce bir süreci başlattı. Barış ve demokratik toplum süreci olarak da ifadelendirdi. Bu bir buçuk yıl içerisinde aslında mücadele cephemizden baktığımızda tabii ki çok önemli ve stratejik tarihi adımlar atıldı. Önder Apo nasıl bir strateji ortaya koyduysa, buna göre nasıl taktik adımlar atılması gerekiyorsa, süreç neyi gerektiriyorsa, sadece güncel değil hem tarihsel hem de konjonktürel olarak Ortadoğu gerçekliği açısından Türkiye ve Kürt halkı açısından ortak stratejik ittifak anlamında ne gerekiyorsa aslında, Önderlik bunları çok güçlü bir biçimde ortaya koydu, çok güçlü bir perspektif olarak ortaya koydu. Bizler de tabii örgüt olarak bu doğrultuda hareket etmeyi esas aldık. Biz başından beri bunu söyledik. Önder Apo ne diyorsa bizim için odur.

Fakat biz mesela toplamda süreçleri sürekli arkamıza bakarak da değerlendiriyoruz. Geride bıraktığımız süreçte neler oldu mesela, hangi gelişmeler oldu? Yürütülen tartışmalara baktığımız zaman sonuca götürmeyecek, asla çözüm oluşturmayacak bir tarz ve nitelikte tartışmaların yürütüldüğünü, söylemlerin geliştirildiğini çok açık bir biçimde görebiliyoruz. Mesela en son bir meclis komisyonu oluşturulmuştu, bu meclis komisyonu bir raporu da oluşturmuştu. Bu konuda eleştiriler, yetersizlikler de vardı nihayetinde ama ilk defa Kürt sorunuyla ilgili olarak bütün partilerin ortaklaştığı bir çerçeve ortaya çıktı. Ve buna göre de bu Nisan ayının artık yasal bir sürece, yasal bir biçime kavuşması gerekiyordu. Nisan ayı bitiyor, baktığımızda herhangi bir adımın atılmadığını gördüğümüz gibi bununla birlikte bu süreci çok teknik ele alan bir yaklaşımın da geliştiğini görüyoruz. Ve bu teknik yaklaşım gerçekten süreci tıkatan esas yaklaşım oluyor.

Hani sürekli şöyle, önce onlar silah bıraksın, sonra biz yasal süreci geçeceğiz. Mesela bu elbette ki sorunu çözmek isteyen bir kafanın söylediği bir şey değil. İnsan sorunu çözmek istemese böyle söyler. Ama eğer sorunu çözmek istiyorsa, eğer bir devlet aklı var ise, iktidar da mesela diyelim ki bu konuda ikna olmuş ve bu doğrultuda yürütmek istiyorsa o zaman mesela süreci yürütmenin üslubu farklıdır, yöntemi farklıdır. Bu sürecin kendisini mesela böyle stratejik bir süreç olarak, demokratik Cumhuriyetin kuruluş süreci olarak ele alıyorsak elbette ki yaklaşımın farklı olması gerekir. Örneğin biz PKK’yi feshettiğimiz kongreyi yaptık. PKK’yi feshettiğimiz kongresi sadece bir partinin kendisini feshetme kongresi değildi tabii ki. Bu kongrenin feshedilmesiyle birlikte aslında hareketimiz neyi ortaya koydu? İşte demokratik Cumhuriyetin kuruluşu ve bu demokratik Cumhuriyet’e katılım kararlılığını ortaya koydu.

Mesela fesih kongremizin böyle bir anlamı vardı. Çok dar bir mantıkla bakıp işte örgüt kendini feshetti. Örgüt kendini hangi temelde feshetti? Böyle bir halkların, Türkiye ve Kürt halklarının ortak yaşama temelinde, ortak Cumhuriyeti temelinde kurulacak sürece katılım temelinde biz kendimizi feshettik. Heval Bese öncülüğünde bir silah yakma töreni gerçekleştirildi. Bu mesela çok teknik, güncel, sığ bir kafayla bakıp değerlendirilecek bir şey değildi. Neden mesela arkadaşlarımız gidip silah yaktılar? Bu neyin mesajıydı mesela? Baktığımız zaman bu da aslında stratejik anlamda kararlılığımızı, silahlı mücadeleye son verme kararlılığımızı ortaya koyan ve bu temelde demokratik Cumhuriyete katılım kararlılığını ifade eden bir eylemdi.

  • Ve tüm bu adımlara rağmen yandaş medya son iki gündür şu manşetle çıkıyor. Kürt Özgürlük Hareketi’nin Abdullah Öcalan’ı dinlemediği, Kandil ile İmralı arasında bir çekişmenin olduğu manşetleriyle çıkıyor.

Dediğim gibi mesela bir sorun çözme durumu olsa mesela böyle mi yaklaşılır? Biz dönüp arkamıza baktığımızda, bu bir buçuk yıla baktığımızda Önder Apo ne demişse örgütümüz zaten öyle yaklaşmıştır ve öyle de yaklaşır bu konuda herhangi bir sorun yoktur ama sorun nedir? Sorun ortada süreci ilerletmek istemeyen, ağırdan alan ya da geliştirmek istemeyen bir yaklaşımın olması. Bu kadar tarihi adımlar atıldı mesela, bunlar öyle sıradan adımlar değildi. Başka hangi güç mesela PKK’yi feshettirebilirdi örneğin? Gerçekten sağlıklı düşünülürse bu çok önemli bir şeydi. Gelinen noktada mesela 30 kişilik arkadaş grubu silah yakma törenini gerçekleştirdi. Başka hangi güç mesela bunu yaptırabilirdi? Önder Apo’dan başka kim bunu yaptırabilirdi? Ve bundan sonrası açısından da mesela bizi kim ikna edecek? Bu sürecin gidişatı açısından da bizim esas dinlediğimiz, esas onun doğrultusunda hareket ettiğimiz güç tabii ki Önder Apo’dur.

Bu konuda da özellikle MİT Başkanı’nın bu tarz değerlendirmeleri olmuş. İşte Kandil, Abdullah Öcalan’ı dinlemiyor biçiminde bir ifade kullanılmış. Bu tabii ki çok doğru olmayan bir söz diyelim, en hafif deyimle. Doğru olmayan bir yaklaşımdır. Sorun bizim Önder Apo’yu dinleyip dinlememe sorunu değildir. Konu bu değildir. Zaten bu konuda da dinlediğimizi herkes görüyor. En başta da devlet bunu çok iyi biliyor. En başta da MİT bunu çok iyi biliyor. Ama niye böyle söyleniyor? Bu süreci ilerletmek için Meclis herhangi bir adım atmazken, devlet herhangi bir adım atmazken, iktidar bu süreci ağırdan alırken, işte diyelim ki bölgede gelişmeler var. Bir dönem Suriye’ydi, şimdi İran’dı. Yarın bugün ne olacak belli değil. Biz tarihi bir sorunu çözmeye çalışırken, hep etrafımızda, Ortadoğu’daki gelişmelere bakarak mı kararlar verecek? Devlet böyle mi yaklaşacak? Buna bakarak mı karar verecek? Bu mesela çok yanlış bir şeydir.

Türkiye Cumhuriyeti 21. yüzyıl içerisinde bir pozisyon almak istiyor mesela. Belli hedefleri ve amaçları var. Ama çözülmemiş bir Kürt sorunuyla nasıl adımlar atacak? Nasıl ilerleyecek? Nasıl devam edecek?   Bir diğeri de dediğim gibi mesela sorunu çözmek isteyen bir yaklaşım, bir akıl gücü varsa, o zaman yaklaşımlar da ona göre belirlenmeli. Bu kadar dediğim gibi stratejik bir çerçeve ortaya konulmuş. 21. yüzyılın gidişatı açısından Türkiye-Türk ve Kürt ilişkisi nasıl olacak, bir konsept ortaya konulmuş. Bunlar çok net şeyler, gizli saklı şeyler de değil. Ama mesela buna giderken Önder Apo’nun statüsü ne olacak? Kürt halkının statüsü ne olacak? Gelişecek çözüm süreciyle birlikte gerillanın pozisyonu ne olacak? Bütün bunlar belirsiz iken şöyle bir şey belirtmek; diyelim ki bu konuda herhangi bir adım atmayıp, gerilla silah bıraksın, teyit edilsin. Bunlar da tek tek böyle teyit edilsin yaklaşımı gerçekten işi aslında çözümsüzlüğe sürüklemekten, yokuşa sürmekten başka bir şey ifade etmez. Bundan kesinlikle vazgeçilmesi gerekir. Kesinlikle vazgeçilmesi gerekir.

Önder Apo ile 1 aydır görüşme yapılmaması büyük bir tehlikedir

Önder Apo’nun bu sürecin ilerlemesi açısından çok önemli bir pozisyonu var. Bir lider pozisyonu var, bir politik pozisyonu var. Kürt halkının Önder Apo pozisyonundadır, herhangi bir kişi değildir. Önder Apo’nun statüsü, bazıları diyor ya bir kişinin statüsüdür. Bu öyle değildir. Bu statü iki yüz yıl boyunca inkâr edilen, imha edilen Kürt halkının aslında statüsünü ifade eder. Diyelim ki elli yılı aşan bir isyanın önderi konumundadır. Şimdi bu isyanı çözmeye çalışırken, bu isyanın kendisini bir çözüme kavuşturmaya çalışırken, bu isyanın liderinin pozisyonu ne olacak? Statüsü ne olacak? Durumu ne olacak? Önder mesela bu sürece nasıl katılacak? Bütün bunlar belirsiz. Üstelik de bir aydır herhangi bir görüşme de yaptırılmıyor. Bu biçimde tabii ki sürecin ilerlemesi mümkün olmaz tabii ki.

Hep diyorlar ya enfekte oluyor, enfekte oluyor. Zaten sorun enfekte olan bir sorundur. Enfekte olmaktan ziyade daha da aslında kanserleşen, daha da çözümsüzleşen bir yöne doğru gitmesi de bir olasılıktır tabii ki. Eğer böyle giderse bir olasılıktır. Elbette ki kimse bu sürecin olumsuz bir yöne gitmesini istemez. Biz de istemeyiz. Önder Apo da istemez. Çok büyük bir emek verdi bu sürece. Ama çözümü açısından da tabii ki somut adımların atılması gerekir. Önder Apo’nun bunu görmesi gerekir. Hareketin bunu görmesi gerekir. Gerillanın bunu görmesi gerekir. Bizim mesela Önder Apo’nun fiziken özgür olması, daha özgür çalışabilir koşullarda olması bunları görmemiz önemli. Buna göre Önderliğin sürece yön veriyor olması gerekir. Bunları görmemiz gerekir ki buna göre de süreç karşılıklı adımlarla, bunlar pazarlık değil. Ama karşılıklı birbirini besleyen, nasıl diyelim, eş güdümlü, eş zamanlı, işte önce şu olsun bundan sonra bu olsundan ziyade bu çözümsüzlük söylemidir.

Birlikte birbirini besleyen, daha eşitlikçi, adil, karşılıklı müzakereye dayalı bir yaklaşımla sürecin ilerletilmesi tabii ki en doğrusu olandır. Bizim yaklaşımımız budur. Onun dışında da bu sürecin Önder Apo açısından da kesinlikle Önder Apo’nun müdahil olacağı, her biçimde müdahil olabileceği bir koşulun olması çok önemli. Bir aydır görüşmenin olmamasını ciddi bir tehlike olarak görüyoruz. Mutlaka Önder Apo’dan bilgi almamız lazım, haber almamız lazım, ne olduğunu bilmiyoruz. Bir bu açıdan, bir de işte Önder Apo’nun gerçekten daha özgür koşullarda olması, statüsünün mutlaka belirlenmesi bu sürecin önünü açacaktır, biz buna inanıyoruz.

  • Değerlendirmelerinizde Abdullah Öcalan’ın bu süreci nasıl büyük zorluklar içerisinde yürüttüğünden bahsettiniz. Abdullah Öcalan bu topraklara barışın gelmesi için en büyük emeği harcayanlardan biri. Bu nedenle de halklar tarafından sürekli en büyük emek savaşçısı, barışın en büyük emekçisi olarak adlandırıldı. 1 Mayıs’a doğru giderken emeği nasıl değerlendirirsiniz? Abdullah Öcalan’ın böyle bir emeği var ama bir de işte sadece parayla değer biçilen bir emek var günümüzde. Bu anlamda emek nedir? Emeğe dair neler söyleyebilirsiniz?

Tabii bu çok geniş bir konu. Belki de özgürlük mücadelesinin, özgürlük hareketinin, Önder Apo önderliğinde gelişen özgürlük mücadelemizin, sosyalist mücadelemizin daha doğrusu çok önemli farklarından bir tanesi de burasıdır. Emeğe yaklaşım biçimi. Bu bizim hem yaşamımızda, yaşam gerçekliğimiz içerisinde de aslında fiili olarak yaşadığımız bir gerçekliktir. Hem de teorik olarak da Önderliğin çerçevesini çizmiş olduğu bir gerçekliktir. Tabii ki emeğin kaba boyutu vardır. Bu da yaşamın realitesidir, bir gereğidir. Toplum yaşamının, insan yaşamının, aslında bütün canlılar aleminin, emeği de sadece insana hapsetmeyelim, mahkûm etmeyelim. Emek olgusu evrensel bir olgu aslında, bütün doğa ve canlılar açısından da geçerli. Biz insan açısından ele aldığımızda bu işin bir kaba emek boyutu var. Ama bir de toplumsal kültür olarak, toplumsal ruhsal alem mi diyelim, manevi gerçeklik olarak da baktığımızda ortaya çıkan bir emek olgusu var.

İnsanın kendisini yaratması, toplumsallığını yaratması, kültürü yaratması, ahlakın gelişmesi, bir insanın kendisinde düşünce dünyasını geliştirmesi, duygu dünyasını geliştirmesi, burada özgürlükçü bir dünyayı yaratması çok önemli bir emek olgusudur. Bu tabii ki ilk defa hareketimizde ortaya çıkan bir şey değildir ama bunun bir teoriye kavuşması, özgür emek olgusu, bunun aynı zamanda parayla satılıp alınan veya parayla ölçülen bir değer olarak değil de ne kadar topluma hizmet ettiği, ne kadar insana hizmet ettiği, ne kadar doğaya hizmet ettiği, evrene ne kadar hizmet ettiği, o emeğin değerinin bunlarla ölçüldüğü bir felsefe diyelim, bir emek felsefesi, bir emek yaklaşımı Önder Apo’da çok belirgindir. Önder Apo kendi yaşamını da zaten bu değerler üzerinden yarattı, geliştirdi. İşte İmralı gibi bir gerçeklik, çok ağır koşullarda yıllarca tek başına Önderlik o koşullarda yaşadı ve direndi. Biz bunu hep olağanüstü bir direniş süreci olarak da ifade ettik.

Bunun kendisi hem büyük bir fiziksel direniş ve emek ama aynı zamanda büyük bir beyin emeği var, büyük bir duygu emeği var ve bütün bunları da aslında bizlerle de paylaştı, savunmalarıyla paylaştı, en son manifestoyla paylaştı yahut da görüşmeye gidip gelen heyetler oldu, avukatlar oldu, onlarla diyaloglarla bunları paylaştı. Bütün bunlarla birlikte aslında Önder Apo sosyalizme, sadece İmralı süreci açısından söylemiyorum, bir bütün mücadele tarihimizde reel sosyalist süreci yaşadık, o teoriyle başladık aslında, o teoriyle mücadeleyi yürüttük, bu mücadele süreci içerisinden Önderlik onu da değerlendirdi. Yetersizliği neredeydi, hatası neredeydi? 90’lı yıllarla birlikte reel sosyalizmin çöküşü, onunla birlikte orada daha derin bir emek çözümlemesi aslında ortaya çıktı. Sadece işçileşme, proletarya, Marksist-Leninist teori esas da buna dayalı olarak geliştirilen bir sosyalizmi ifade etti. Elbette ki bunun bir anlamı vardı ve bizim de mücadelemizin gelişimi açısından çok önemli bir dayanaklı mirastı, zaten onun üzerinden yürüdük geldik.

Emek toplumun her anında kendini var eden bir olgudur

Bugün de bu esaslar üzerinden değer vererek bunu ilerletmeye çalışıyoruz. Ama tabii ki emeği salt maddi bir şeye sıkıştırmak aslında sosyalist mücadeleyi de daraltıyor. Ortaya çıkan sosyalist mücadelelerde burada da çok net olarak gördük. Emek mesela özgür bir biçimde yaşanmalı. Alınıp satılma meselesi de maaşa dayalı değil de gerçekten toplumun kendi kendisini birlikte dayanışmayla, birlikte üretmeyle, birlikte tüketmeyle ele alınması gereken bir emek olgusu. Bunlar tabii ki genel sosyalist teorinin içerisinde olan olgular. Ama bu süreci yürütürken biz bunu nasıl ele alacağız? İşçileşmeyi nasıl ele almak gerekiyor? Özgür emek olgusunu bu anlamda nasıl ele almak gerekiyor? Çok dar kalıplarla ele aldığımızda emeği belirli yerlere sıkıştırıyoruz.

Ama emek olgusunu bir esnafın emeğinde de görebiliriz. O da bir emek mücadelesi veriyordur kendi çapında değil mi? Ya da kadın dünyasına baktığımızda aslında bir çocuk doğurmasından tutalım da o çocuğu yetiştirmesine kadar ev içinde veya toplum içinde vermiş olduğu maddi ve manevi emeğine baktığımız zaman bu da büyük bir emek dünyasını ifade ediyor. Aslında temel bir emek dünyasını ifade ediyor. Ama ölçüye baktığımız zaman sadece maddi sonuçlarına bakmak değil de yarattığı manevi sonuçlar, kültürel sonuçlar, direniş sonuçları, buraya baktığımız zaman aslında emek çok yaygın, yaşamın her olgusunda var olan bir şey. O zaman sosyalizm de bütün bunlara dayanmak zorundadır.

Demokratik toplumcu sosyalizm diyor ya Önderlik. Bununla da çok bağlantılı. Emek, toplumun, yaşamın her anında kendini var eden bir olgudur. Emeksiz bir hayat yoktur mesela değil mi? Emeksiz bir hayat aslında nasıldır? Onu da belki tartışmak gerekir değil mi? Emeksiz bir hayatın sonuçları nasıldır? Böyle bir hayat da vardır. Ama sonuçları nedir? Bir de emek olgusuyla birlikte emeğin yarattığı bir dünya var. Şunu demek istiyorum; emeği dar kalıplara, çok maddi kalıplara koymadan bütün sonuçları üzerinden değerlendirirsek o zaman kadın da, çocuk da, yaşlı da, bütün halkların kendi yarattığı kültürel değerler var değil mi? Bunların hepsi emek sonucu ortaya çıkmıştır. Sadece maddi iş yapmak, fabrikada iş yapmak değil.

  • İşçileşerek emek harcamak. Bunun en fazla zararını gören de kadınlar aslında. Çünkü biz hep ev içerisinde çalışan kadınlardan bahsediyoruz ama diğer alanlarda çalışan kadınlar da aynı şekilde emekleri hep görülmeyendir aslında. Kadının eve kapatılması, hapsedilmesi yetmezmiş gibi çalıştığında da aynı uygulamalarla karşı karşıya geliyor. Bu anlamda parayı, emeği, bunların hepsini aynı keseye koymak ne kadar doğru? Ya da Önder Apo çalışmak özgürlüktür dedi. Şu anda öyle bir sistem içerisindeyiz ki çalışmanın çoğu insan için de büyük bir eziyet haline geldiği bir süreçteyiz. Bu anlamda gerçekten özgürlüğe bizi götürebilecek ya da Önder Apo’nun da dediği ifadeyle insanlara bunu hissettirecek, çalışma aşkını geliştirecek, gerçekten sabah kalkıp o işi yapabilme duygusunu ve hissini geliştirecek olan hangi çalışmalardır?

Şimdi tabii bunlar dediğim gibi çok önemli konular. Çalışma açısından çalışma ve emek zaten bir bütünü ifade eder. Şimdi kapitalist sisteme bu açıdan baktığımız zaman belki bir bütün uygarlık tarihine de insan bakabilir ama en son kapitalizm açısından değerlendirelim. Kapitalizm mesela her şeyi paraya bağlamış. Yaşamanın bütün değerlerini, insan olgusunu, toplum olgusunu, manevi değerleri, maddi değerleri. Madde deyince illa para değil, maddi olan, fiziki elle gördüğümüz, tuttuğumuz değerler. Bütün bunların hepsini paraya bağlamış. Aslında toplum yaşamının, insan yaşamının hatta ekolojik hayvan yaşamının bile yarattığı değerleri değil mi? İşte ormanları, ağacı, her şeyi. Bu da bir emektir. Bir ağacın varoluşu mesela çok büyük bir emeği ifade eder. Bunların hepsi emekle kendisini aslında ortaya çıkartmış.

Doğanın dengesi içerisinde de baktığımızda, toplumun kendi dengesi içerisinde de. Şimdi kapitalizm bütün bunların hepsini paraya bağlamış. Bütün bu emeklerin sonucu eşittir şu kadar para, şu kadar para. Her birinin bir para değeri var aslında. Hep böyle mi olacak? Biz kapitalizme karşı mücadele ediyorsak ve kapitalist yaşamın ortaya çıkarttığı yozlaşmalar var, sonuçlar var. Ve bütün bunlara karşı mücadele ediyorsak ve bu anlamda kendimizi devrimci ve sosyalist olarak ifade ediyorsak o zaman bu denklemi bozmamız gerekiyor. Emek eşittir para olgusu bütün emek açısından söylüyorum. Kapitalizm bu denklemi yaratmış. Bütün kapılar o para. İşte hatta Önderlik bir yerde parallah demişti. Kapitalizmin Allah’ı paradır. Ya da kapitalizmin komutanı paradır. Şimdi böyle bir denklem var. Tabii ki sosyalist teorinin, sosyalist mücadelenin, sosyalist örgütlerin en başta bu denklemi bozması gerekiyor.

Toplumun emeği parayla ölçülemez. Mesela bir kadının, bir annenin emeği parayla ölçülebilir mi? Hatta şimdi bazı insanlar bunu da paraya bağlıyor. Bir anne çocuklarını yetiştiriyor değil mi? Çocuklarını yetiştirmesi, onun için verdiği ruhsal emek. Bütün zamanını ona veriyor değil mi? Kendi vücudundan onu doğuruyor, büyütüyor. Bütün bunları sen parayla nasıl ölçebilirsin örneğin? Parayla ölçülebilecek bir şey değildir. Ama bunu bile oraya sürüklemeye çalışan yaklaşımlar var tabii ki. Çok pozitivist ve tehlikeli yaklaşımlar. Ama şimdi bunlar görünmeyen emekler. Bunu görünür kılmak için de bakıyoruz, bunu parayla eşitleştirmeye çalışan yaklaşımlar da var. Bu da ayrı bir uç. Sözüm ona eşitlikçi mücadele yaklaşımı olarak bakılıyor. Bundan ziyade aslında tabii ki var olan bir realite var.

Her şeyin para olduğu sistemde zorlu bir mücadele yürütülüyor

Mesela diyelim ki işçi sınıfı vardır. Kadınların ezilmişliği var, dışlanmışlığı var, görünmeyen emeği var. Bütün bunların tabii ki görünür hale getirilmesi ve kendi özgür emeğini özgürce yaşayabilir koşullara ulaştırılması gerekiyor. Ama bunu yaparken tersi bir savrulmaya gitmemek lazım. Onu kesinlikle kapitalist sistemin para tuzağından koparmak gerekiyor. Şimdi bu mesela çok önemli bir şey. O yüzden tabii ki toplum yaşamı içerisine baktığımız zaman her şey parayla. Bir işçinin hayatına bakıyoruz değil mi? Memurun hayatına bakıyoruz. Bir emekli insanın hayatına bakıyoruz. Adım atıyor, para mesela. Adım atıyor, para değil mi? Nefes alıyor, para. Her şeyin para olduğu bir sistem içerisinde gerçekten çok zorlu bir mücadele. Seni kendine mahkum eden bir gerçeklik. Ama bizim tabii ki bu zinciri bir yerden kıran bir yaklaşımla ele almamız gerekiyor.

O yüzden işçileşmekten ziyade işçi sınıfıyla birlikte mücadele, örgütlü mücadele ama şunu aşmak gerekiyor. Sistem bu işçileşmeyi yaratıyor. Bir zihniyet yaratıyor. Kendine bağımlı hale, sürekli maaşıyla sisteme kendini bağımlı hale getiriyorsa bu zinciri bir yerden nasıl kopartabiliriz? Biz toplumlar olarak özgür emeğimizi nasıl yaratabiliriz? Bu anlamda komünleşme çok önemli bir şey. Komünleşme hayatının örgütlenmesini geliştirebilirsek aslında burada bu para sistemini de bir yerde diyelim ki evet yine çalışıyorsun. Kol emeğin, vücut emeğin, fiziki emeğin var. Kafa emeğin var. Yine emek harcıyorsun. Ama sen onu sadece para için, kıt kanaat geçinmek için bütün hayatını ona verme biçiminde değil. Sen toplumunla komünal bir biçimde paylaşarak kendini özgürleştireceğin bir zemini de yaratarak aslında bir çalışma biçimini oluşturursun.

Ama diğeri ne yapıyor? Her adımında seni kendisine bağımlı hale getiriyor. Her adımında ona bağımlı hale geliyorsun. Ve sadece bir kesimi zenginleştirmeye devam ediyor. O çok büyük paraları, sermayeyi kendisinde biriktirirken, tekelleşirken milyarlarca insan ya parasız yaşıyor, ya işsiz yaşıyor ya da çok kıt kanaat yaşamak zorunda kalıyor. Sürekli bir döngü olarak bu devam ediyor. Sosyalist mücadelenin bu döngüyü bir yerde kırması gerekiyor. Onun için halkların kendisini yönetmesi, üretimini ve tüketimini kendisinin karar verdiği bir sistem yaratması çok önemli. Bunun için illaki bir sosyalist devlet kurmak gerekmiyor. Böyle dönemler de yaşandı sosyalist mücadelelerde. Tabii ki bunlar da bir miras bıraktı ama eleştirilmesi gereken yanları da miras bıraktı. Şimdi mesela illaki biz bir sosyalist devrim yaptık, sosyalist devleti kurduk gibi bir zorunluluk yok.

Bir devlet gerçekliği var, bir burjuvazi gerçekliği de var. Bütün bunlar varken de toplumlar, emekçiler, kadınlar, ezilen kesimler, işsizler, topraksızlar, evsizler, bütün bunlar kendi içinde dayanışmayla birlikte emeğini özgürce kullanarak kendi toplum sistemini kurabilir. Ortak üretim sistemini kurabilir, kooperatifler kurabilir, küçük bir komünal ekonomik sistem kurabilir. Mahallesinde kurabilir. Bunun devlet kurmakla doğrudan bir ilişkisi yoktur. Sosyalizmin gerçekleşmesi için, özgür emeğin açığa çıkması için illaki bir devlet sahibi olmak gerekmiyor. Toplumsal olmak zorunludur. Mutlaka toplumsal ve komünal olmak zorunludur. Bu biçimde olursa kadınlar açısından da kadınların emeği görünür hale gelir. İşçilerin de kendisi için, toplumu için, yaşamı için verdiği emek daha anlamlı ve görünür bir hale gelebilir.

  • Belki de günümüzdeki çalışmayı bu kadar eziyet haline getiren sebeplerin en büyüklerinden biri de budur. Sürekli başkası için çalışıyor olmak. Emek harcıyorsun ama harcadığın emeğin yarısından fazlası başka bir zenginin, başka bir patronun cebini doldurmaya yetiyor. Abdullah Öcalan bunun için en büyük adımlardan birinin emekçi ellerin toprakla buluşması olarak değerlendirdi. Bu anlamda Kürdistan’da da büyük bir göç dalgası var. Hala bugün ekolojik anlamda bir saldırı var Kürdistan’a. Bunu nasıl değerlendirmek gerekiyor? Ya da nasıl bir çağrı yapılması gerekiyor halklara, Kürt halkına özellikle tekrar topraklarına dönüp gerçekten kendi emeğinin sahibi olabilmeleri için?

Şimdi mesela şu anda gerçekten kapitalist sistem değerlendirmesini çok daha fazla yapmak gerekiyor. Kapitalist yaşam biçimi yabancılaşmayı her açıdan geliştiriyor. Emekten bahsediyoruz. Mesela ilk başta emeğine yabancılaşma. İnsanın kendi öz emeğine yabancılaşması gerçekliği var. Bu geliştikten sonra sen kendi kültürüne yabancılaşıyorsun, toprağına yabancılaşıyorsun, doğaya yabancılaşıyorsun. Kendine yabancılaştıkça aslında bir bütün her şeye yabancılaşır hale geliyorsun. Bunun en önemli sonuçlarından bir tanesi insanın giderek kendi toprağından kopması. Aslında üretimden ve çalışmaktan da kopartan bir durum. Giderek dünyaya baktığımız zaman fiziki emekten kopuş da artıyor. İnsanlar konformist yaşam, rahat yaşam arayışı içerisinde. Güzel yaşamı, anlamlı yaşamı rahat yaşamla özdeşleştiren bir yaklaşım var. Kapitalist sistem hep bunu dayatıyor. Dolayısıyla insanlar paralı, rahat bir yaşam peşinde koşarken çalışmaktan uzaklaşıyor, kendi toprağından uzaklaşıyor, kendi kültüründen uzaklaşıyor.

Gerçekten en büyük savaş belki de bu. Hep üçüncü dünya savaşı diyoruz. İsrail-İran savaşı, Ukrayna-Rusya savaşı, başka savaşlar. Bunlar görünen savaş biçimleri. Ama üçüncü dünya savaşının görünmeyen en büyük savaşı burada yaşanıyor. İnsanı üretimden kopartan, emekten kopartan, çalışmaktan kopartan savaş çok büyük bir savaştır. Bu bir kimliksizliktir aslında. Bir varlık sorunudur. Bu açıdan baktığımızda kapitalizm gerçekten insanlığı bir varlık sorunuyla karşı karşıya getiriyor. Yaşam, yaşam olmaktan çıkıyor. Dolayısıyla mücadele eden, vicdani, ahlaki olarak var olmak isteyen kesimlerin en başta bu felsefeyi kendisinde yaratması çok önemli. Bu milliyetçilik değil, bu yurtseverliktir. Yurdunu sevmek, toplumunu sevmek, kültürünü sevmek bunlar çok anlamlı değerlerdir. Hiçbir parayla satın alınamayacak değerlerdir. Ama bugün bakıyoruz, Kürdistan’da da bu çok yapılıyor. Ortadoğu’nun her yerinde insanlar tehlikeli yolculuklarla göç ediyor.

Binlerce insan kayboluyor, ölüyor, kimliksizleşiyor. Ucuz iş gücü olarak sömürülüyor. Aşağılanarak yaşamak zorunda kalıyor. Hepsi de rahat bir yaşam için. Ama böyle bir yaşamın ne anlamı var? İnsan kendi ülkesinde yaşamalı. Kendi toprağını hissederek yaşamalı. Toprağın bereketini hissederek yaşamak hiçbir şeyle kıyaslanamaz. Gençlik bunlardan uzaklaştırılmış durumda. Ya sistemin robotlaştırdığı emek biçimi ya da tamamen emeksiz bir yaşam. İki uç arasında sıkışmış bir yaşam var. Bu da kimliksizliği büyütüyor. Kürdistan açısından bu aynı zamanda bir sömürgecilik politikasıdır.  O nedenle gençliğin toprağına sahip çıkması gerekiyor. Toprağını koruması gerekiyor. Ekolojik saldırılara karşı mücadele etmesi gerekiyor. Bu sadece ekolojik bir mesele değil, bir yaşam felsefesidir. Üzerinde yaşadığın toprağa sahip çıkacaksın. Koruyacaksın. Bunu en başta gençlik yapmalıdır. Eğer gençlik bunu yapmazsa gelecek yaşam yoktur. Kapitalist sistem doğayı yok ediyor. Ağaçları yok ediyor, suyu yok ediyor, yaşamı yok ediyor. Gelecek yok ediliyor. Bu durumda insan nasıl yaşayacak?

  • Kürtler açısından bu çok can alıcı bir nokta çünkü Kürtler için her zaman başkasının savaşçısı, başkası için daha iyi emek harcayan daha iyi askerlik yapan bir konumda olduklarını söylenir, bu yakıştırma yapılır. En son İran, ABD ve İsrail savaşında da bunu gördük. Bu anlamda köye dönüşler, kendi toprağını savunma, koruma, bu ekolojik saldırılara karşı eylemler geliştirme, bunlar Kürtlerin kendi emeğinin sahibi olması açısından da önemli değil mi?

Tabi Kürtler tarih boyunca emekçi bir halk olmuştur ve bu halk tehlikelerle, saldırılarla karşı karşıya kalmıştır. Binlerce yıldır bu coğrafyada bu saldırılar olmuştur. Ama hep kendini de var etmeyi bilmiş bir halktır, inkara karşı çok güçlü bir mücadele yürütmüştür. Hem ekonomik, hem kültürel yaşam anlamında, hem kimliğini sahiplenme anlamında emek vermiş bir halk ama dediğiniz gibi özellikle son 200 yıldır sömürge altında kalmasından kaynaklı emeğine yabancılaşma durumunu da ortaya çıkartıyor. Emeği var ama bu emek kimin için? Kendi öz kimliği için mi, kültürünü daha da büyütmek için mi, dilini daha da geliştirmek için mi? Önderlik ekmeği yaratmış bir halk şimdi ekmeksiz kalmış bir halktır diyor. Bu kadar da yoksulluğa mahkum edilmiş bir halk. Yoksullaşmanın olduğu bir yerde yabancılaşma da çok oluyor.

Yoksulluk bilinçli bir sömürge politikası olarak da geliştirilmiş. Ne kadar yoksul bırakıldıysa o kadar da devlete bağımlı hale getirilmiş, o kadar devletin askeri haline getirilmiş, bir kesim de devlete ajan, korucusu haline getirilmiş. Sürekli Kürdün emeğini kullanan, hep onu yoksullaştıran bu temelde de sömürgeci devlete bağımlı hale getiren bir politika uygulanmış. Bu anlamda Önder Apo’nun Önderliğinin büyüklüğü en çok da bu noktada ortaya çıkıyor. Kürdü kendisiyle tanıştırıyor, öz kimliğiyle, öz emeğiyle tanıştırıyor. Senin bir dilin var, senin bir kültürün var, senin tarihin var, senin bir varlığın var sen varsın. O yüzden Önderlik Kürtler kendilerini sosyalist temelde var etmek zorundadır diyor. Kürt halkı ancak özgür emekle kendisini var edebilir. Bu nedenle kendi emeğine sahip çıkması gerekiyor. Kendi öz yönetimini kurması gerekiyor. Devletlerle birlikte yaşasa da kendi toplumsal sistemini kurmalıdır.

Belediyeler, mahalleler, kültürel yapılar bunların hepsi aslında bu emeğin örgütlenmesidir. Ama daha sistemli bir yapıya kavuşması gerekir. Bugün Rojava’da yaşananlara, bugün Bakûr’da yaşananlara baktığımızda belediyelerle bu durum ortaya çıkıyor. Mesela Amed’de halk kendi festivalini düzenliyor, kendi diliyle alakalı çalışmalar yapıyor, sinema ile ilgili çalışmalar yapıyor. Kadınlar mesela kendi dayanışma sistemini kuruyor. Bunlar aslında çeşitli biçimlerde Kürtlerin öz emeğini bir sistem haline getirmesi demek oluyor. Bu anlamda çok önemli ve değerli çalışmalardır. Ama tabi ki daha sistemli bir şeye kavuşması gerekiyor. Komünal, konfederal bir sistem içerisinde, demokratik toplum dediğimiz yapı içerisinde. Bunun yanında kültürel üretim de önemlidir. İnsan ilişkilerinin dönüşümü de bir emektir. Kadın-erkek ilişkilerinin eşitlik temelinde yeniden kurulması da bir emektir. Aile içi ilişkilerin demokratikleşmesi de bir emektir. Bunlar da özgür emeğin bir parçasıdır.

  • Emek ve emeksizlik konularını toplumsal sorunların temel kaynağı olarak ele alabilir miyiz? Son olarak Gülistan Doku’nun başına getirilenlerin biraz açığa çıkması, yine Maraş ve Siverek’te yaşanan okul katliamları, bunlar bu sistemin, bu devletin bir prototipi, bir örneği aslında. Sistem içerisinde bir sınıf, bir klik çalışmadan, emeksiz bir şekilde konformist bir yaşam sürerken diğer büyük bir kesim de sürekli karın tokluğuna çalışmak zorunda. Bu durum büyük bir kesimde tepki yaratırken ama büyük bir kesimde de o yaşama bir özentiyi geliştiriyor. Çünkü bu klik kazandığı bu kirli güç sayesinde her türlü kirli işi yapıp üzerini kapatabileceğini ve kendisini bu işten sıyırabileceğini düşünüyor. Fakat diğer kesimde onların tabiriyle ‘kısa yoldan köşeyi dönme’ amacıyla çeteleşme, mafyalaşma grupları oluşturuyor. Bu durum toplumsal sorunların da bir kaynağı olarak ifade edilebilir mi?

Tabii ki toplumsal sorunların birçok nedeni vardır ama en temel noktalardan biri emeksizliktir. Emek veren insan değer bilir. Emek vermeyen insan değer bilmez. Kapitalist sistem bir kesimi emeksiz zenginleştirirken diğer kesimi çalışmaya mahkum ediyor. Kapitalist sistemdeki bu bir avuç kesim, çalışanın, üretenin emeğini gasp ediyor. Ama öyle bir sistem yaratıyorlar ki herkes de böyle yaşasın, herkes de onlar gibi zengindir, emeksiz yaşıyorlar, hizmetçileri var, herkes onun önünde kul-köle duruyor, böyle ‘ideal’ bir yaşam biçimi sunuluyor toplumlara. İnsanlar buna özenip emeksiz bir biçimde yaşamaya çalışıyorlar. Ama bunun giderek topluma yayılması çok ciddi tehlikeler ortaya çıkarıyor. Mesela 2 okulun çocuklar tarafından basılması ve katliam gerçekleştirilmesi. 40 yıllık savaşın ortaya çıkardığı sonuçlar var. Sürekli bir şiddet üretiyor çözülmediği müddetçe de üretecek.

Savaşın yarattığı bu sonuçlar var bir de kapitalist sistemin emeksiz, sanal alemde oyunlarla bir yaşam alanı yaratıyor. Gerçeklikle hiçbir bağı olmayan, emekle hiçbir bağı olmayan bir sanal alem yaratılıyor. O çocuklar belki sanal olarak onu öldürüyor, bunu öldürüyor ama kanı görmüyor. Toplumdan kopmuş, emekten kopmuş. Bu savaşın yarattığı milliyetçi, şovenist bir kesim, faşist bir zihniyet var. Çeteleşme, mafyalaşma, ben ne dersem odur tarzı tamamen tekleşen erkek tiplemeleri var, kadınlarda da bu tiplemeleri geliştirmeye başlamışlar. Bunlar da zaten emekten kopmuş, uyuşturucu satıyor, fuhuş çeteleri, zenginleşmiş tipler, etrafında bir sürü kadınlar var, bunları sadece sanal medya ile açıklayamayız aynı zamanda Türkiye’de devletin yürüttüğü kirli savaşın açığa çıkarttığı mafyalaşma ve çeteleşmedir.

Gülistan Doku olayı ve daha birçok olayda da bunu görüyoruz. Narin Güran olayında da bunu görüyoruz, Rabia Naz olayında görüyoruz. Aileler bu olayların peşini bırakmadığı için isimleri bilinen ve hala davaları takip edilenlerdir. Mesela Gülistan Doku’nun cenazesi aranırken barajdan bir kadının cenazesi çıkıyor ama kimse o cenazenin peşinde değil. Bir yerde okudum bu cenaze de aslında Dersim’de bir korucunun kızıdır deniliyor. Kızı ona göre hareket etmediği için büyük ihtimalle katledildi. Araştırılsa birçok olay var. Kadın hareketleri ve aileler bu cinayetlerin peşine düştüğünde unutulmuyor, üzeri kapanmıyor. Her ne kadar netleşmese bile en azından gündemde oluyor.

Toplumsal şiddet giderek artıyor

Demek istediğim nokta şudur; Önder Apo Kürt sorununun çözümü açısından tarihi bir süreç başlattı, adımlar attı. Bu şiddet vakaları, hem okul katliamları, hem de Dersim valisi gibi alçakların, onların çocukları ellerinde silahlarla poz vermişler, uyuşturucu kullanıyorlar, uyuşturucu partileri veriyorlar, genç kızları kullanıyorlar. Gülistan Doku da buna kurban edilmiş bir genç kızdır. Sömürgeci, faşist zihniyetin, mafyalaşmış, çeteleşmiş zihniyetin, devlet içinde varlığını devam ettiren zihniyetin ortaya koymuş olduğu bir gerçekliktir. Okul katliamını yapanlardan bir tanesi polis çocuğudur. Mesela şunun sorulması gerekir; emekli olmuş bir polisin evinde neden 7 tane silah var? Bu polis neden bir çocuğu götürüp poligonlarda silah eğitimi veriyor? Bu nasıl bir zihniyettir?

Tüm bunlar devletin sömürgeci politikalarının bir yansımasıdır. Bunun kadına, çocuğa, genç kızlara yansımasıdır. Bu savaşın bedelini bir yandan da bunlar ödüyor. Mesela devlet yetkilileri oturup kalkıp şunu diyorlar: ‘1 buçuk yıldır ölümler olmuyor.’ Savaştan kaynaklı ölümler olmuyor ama bu 1 buçuk yıl içerisinde baktığımızda toplumsal şiddet oranlarına baktığımızda belki savaşta o kadar insan ölmüyor. Bu yüzden de Kürt sorununun çözümü çok önemlidir. Toplum bu biçimde huzur içinde olamaz, adalet içinde olamaz. PKK gerillalarının bilmem silahlarını tek tek bırakacaklar, yetkililer de bilmem ne kadar teyit edecekler, sorunu bu biçimde ele almak gerçekten çok yanlıştır. Neden isyan etmiş bu insanlar sen bunu çözmezsen, buradaki milliyetçilik, buradaki sömürgecilik olgusunun yaratmış olduğu zihniyeti, bunun toplumda yaratmış olduğu şiddet kültürünü çözmezsen tabi ki Dersim valisinin oğlu gibi binlerce çocuk, binlerce katil ortaya çıkacaktır. Belki okula gidip katliam yapan yüzlerce çocuk ortaya çıkacaktır.

Bu mesele çözülmediği sürece katil üretiyor. Bunu devletin hiçbir zaman unutmaması ve bu nedenle acilen çözüm yaklaşımını geliştirmesi gerekir. Bu çok önemli bir şey. Bir ülke kendi iç sorunlarını çözemediği müddetçe toplumsal şiddet bu kadar tırmandığı sürece gelişim kaydedemez. Bu yüzden Türk devleti hayali yaklaşımlar içerisine girmemelidir. Savunma sanayimiz bu kadar gelişmiş, dünya lideriyiz falan bunlar gerçekliğe denk düşen şeyler değildir. Gerçek yaşam Gülistan Doku’dur, gerçek yaşam katliam yapan çocukların durumudur. O nedenle neresinden bakarsak bakalım Kürt sorununa ilişkin bu çözümsüzlüğün, bu hukuksuzluğun mutlaka ortadan kaldırılması gerekir. Demokratik, eşitlikçi, adil bir yaklaşım geliştirilmesi, bunun yasal statüye kavuşturulması, Kürtlerin gerçekten anayasaya tabi bir düzeye kavuşması önemli. Kürtler yasadışı kaldığı için, anayasa da buna göre yapıldığı için bu kadar hukuksuzluk var, bu kadar şiddet var. Ama bu noktada doğru bir çözüm geliştirilirse o zaman gerçekten bölgede güçlenen bir Türkiye Cumhuriyeti oraya çıkacaktır.

  • Bu çeteleşmelere baktığınız zaman temelinde 90’lı yıllardan itibaren Kürt halkına, Kürt Özgürlük Hareketi’ne karşı savaş yürütmüş, faili meçhul cinayetleri işleyen insanların isimleri var.

Onlar başrol oyuncusudur. Süleyman Soylu’dan tutalım Mehmet Ağar’a kadar. Mehmet Ağar’ın oğlunun işlediği cinayetler de var bunları da biliyoruz, hangi kadını nasıl katletti. Bunların hepsi açığa çıkıyor. Halkların ve kadınların mücadelesi geliştikçe bunlar deşifre oluyor, açığa çıkıyor.

  • Son olarak 1 Mayıs’a dair bir çağrınız var mı?

Tabii ki 1 Mayıs önemli bir tarihtir. Bu anlamda tüm emekçileri, mücadele eden halkları alanlara çağırıyorum. Aynı zamanda sürecin gidişatı açısından bir durağanlaşma ve tıkanma yansıyor. Bunun gidişatı açısından da halklarımızın buna dur demesi, müdahale etmesi gerekir. Süreci sahiplenen gelişimi açısından, barışın, demokrasinin gelişimi açısından da mücadelenin yükseltilmesi çok çok önemli. Konu sadece devlete bırakılacak bir konu değil. Bu konunun toplum tarafından sahiplenilmesi çok stratejik bir öneme sahip. Bu açıdan hem Kürt halkı hem de Türkiye halkları sürekli bir mücadele  içerisinde olmalı. Taleplerle sokakta olabilmeli.

Bir diğer önemli konu da üstü örtülen kadın cinayetleri. Bunlar özellikle de devlet tarafın şimdiye kadar korunup kollandı. Kadın mücadelesi ne kadar gelişiyorsa, kadınlar ne kadar bir olayın peşini bırakmıyorsa ve bunun üzerinden mücadele yürütüyorsa, özellikle de katledilen kadınların aileleri ne kadar ciddi ve istikrarlı bir biçimde mücadele ediyorsa, peşine düşüyorsa bu olaylar açığa çıkartılıyor, failler deşifre ediliyor, mahkum ediliyor. Bu nedenle de kadın mücadelemizin bu eksende daha da odaklanması, güçlendirilmesi gerekiyor. Bu vesileyle bunu da daha fazla güçlendirmemiz ve mücadeleyi büyütmemiz önemlidir.

Kaynak: ANF

Kaynak: Yeni Yaşam Gazetesi
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

Exit mobile version