Site icon Serbest Görüş

Usulde daralma: Fıkhı helal-haram ikiliğine indirgemek

Usulde daralma: Fıkhı helal-haram ikiliğine indirgemek


AHMET KURUCAN | YORUM

Son zamanlarda özellikle Avrupa’dan bankalar, bahis şirketleri, banka kredileri ile iş yapan büyük firmaların yazılım alanlarında çalışmanın helal veya haram olup olmadığına dair yoğun sorular almaya başladım. Bazıları başkalarından aldıkları cevapları da yazıyorlar. O cevapların toplamına baktığımda gördüğüm şu oldu; mesele “caizdir–caiz değildir” veya “helaldir-haramdır” cetveline yerleştirilmiş.

Ben bu ve bundan sonraki yazıda işte bu zihniyet üzerinde durmak istiyorum. Fıkhı helal ve haram çizgisine indirgemenin fıkıh usulünde bir daralma meydana getirdiğini görüyor ve bunun günümüz sorunlarını çözmede kendi bindiğimiz dalı kesmek olarak değerlendiriyorum. Çünkü bu yaklaşımın fıkhın tarihi derinliği ve usûlî zenginliği ile örtüşmediği kanaatini besliyorum.

Fıkıh, özellikle uzmanlarının bildiği gibi hüküm cümlesinden ibaret değildir. Hüküm, sürecin son halkasıdır. Ondan önce vakıanın tasviri, illetin tespiti, makasıdın gözetilmesi, maslahat–mefsedet dengesinin kurulması, örfün ve bağlamın değerlendirilmesi gelir. Bu halkalar atlandığında geriye sadece sonuç kalır. Sonuç doğru olsa bile süreç eksikse, ortaya çıkan fıkhî tasavvur yukarıda dediğim helal ve haram çizgisine indirgenmiş olur ve bu usulde daralmayı netice verir.

Şunu unutmayalım; bugün karşılaştığımız meselelerin çoğu klasik dönem vakıalarından yapısal olarak farklıdır. Modern üretim ilişkileri, küresel ekonomi, kurumsal organizasyon yapıları, azınlık hayatı, meslekî uzmanlaşma gibi unsurlar, hükmün zeminini belirleyen yeni gerçekliklerdir.

Tarım toplumu şartlarında yaşamıyoruz. Bu gerçeklikler dikkate alınmadan verilen hüküm, Kur’an ayeti, Hz. Peygamber (sas) beyanı veya ulema içtihadlarında yer alan metinlerin lafzi anlamları itibariyle tutarlı olabilir; fakat ya vakıa? Ya yukarıda yazdığımız küresel, ekonomik, kültürel gerçeklikler? Onların hükümde hiç mi etkisi olmayacak?

Bunu derken helal–haram ya da caizdir-caiz değildir dilini kullanmayalım demiyorum. O dil fıkıh söz konusu olduğunda elbette vazgeçilmezdir. Fıkhın normatif boyutu olmadan dinin maksatları hayata dökülemez. Söylemeye çalıştığım şey bu dil, tek başına yeterli değildir. Çünkü hayat sadece iki kategoriden ibaret değildir. Mübah alan, şüpheli alan, maslahat gerektiren alan, temsil boyutu taşıyan alan, kamu düzeniyle ilişkili alan gibi birçok katman vardır. Bu katmanlar dikkate alınmadan yapılan tasnif, meseleyi daraltır.

Başa döneyim. Bankada yazılım alanında çalışmak mesela. Bana göre burada fail kavramının yeniden düşünmek zorundayız. Çünkü klasik metinlerde “harama yardım” başlığı altında zikredilen fiiller, çoğu zaman doğrudan üretim ve bilfiil iştirak çerçevesindedir. Oysa bugün üretim zinciri karmaşık bir yapıya sahiptir. O bankada teknik bir pozisyonda çalışan kişi ile doğrudan üretim yapan kişi aynı kategoride midir? Bu soruyu sormadan “Yardım eden de aynı hükme tabiidir.” demek, illet tahkiki yapılmadan kıyas-ı içtihadî yapmak anlamına gelmez mi?

Bununla birlikte, takva ile fetva ayrımını da korumamız gerekir. Takva bireysel hassasiyet alanıdır; fetva ise yerine göre bireysel veya toplumsal hükümdür. Burada takvayı fetva gibi sunmak, normatif alanı daraltır ve insanları ya aşırı yük altına sokar ya da gizli bir gevşemeye iter. Fetva ise makul çoğunluğun taşıyabileceği çerçeveyi belirler. Bu ikisi arasındaki mesafe kaybolduğunda, dinî hayat ya katılaşır ya kırılganlaşır.

Fıkhın güçlü kalmasının ana sebeplerinden birisi hayatla birlikte yürüyebilmesidir. Usûl geleneğimizde “tahkîku’l-menât”, “tenkîhu’l-menât” ve “ta‘lîlu’l-ahkâm” gibi kavramlar boşuna geliştirilmemiştir. Bu kavramlar, hükmün metinden hayata geçiş sürecini düzenler. Eğer biz bu ara halkaları ihmal edersek, fıkıh sadece metin nakline dönüşür.

Asıl mesele hükmü gevşetmek değildir. Asıl mesele hükmü derinleştirmektir. Derinlik, bağlamı hesaba katmakla oluşur. Vakıa doğru anlaşılmadan verilen hüküm, doğru sonuç üretse bile metodolojik olarak eksik kalır. Bu eksiklik zamanla fıkhın hayatla irtibatını zayıflatır.

Onun için diyorum ki bugün karşı karşıya olduğumuz en büyük risk, fıkhı iki kelimelik sonuçlara indirgemektir. Oysa fıkıh bir hikmet disiplinidir. Hikmet ise parçaları bir arada görmeyi gerektirir. Parçayı bütünden kopardığımızda, hüküm keskinleşir ama hakikat daralır.

Devam edeceğim…

Kaynak: Tr724
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

Exit mobile version