Zalim hep zalimdir, mazlum hep mazlum. Bu döngünün en ağır yükünü taşıyanın kim olduğu sorusunun cevabı ise tarihin her döneminde aynı kalmış: kadınlar. Hilal Nesin’in “Saç Ayağı” oyunu bu cevabı sahneye taşıyan, nadir ve cesur bir eser.
M. NEDİM HAZAR | YORUM
Tarih, esasen çok inatçı bir alışkanlığa sahip; kendini hep tekrar eder. Ama bu tekrarın en can sıkıcı yanı, yalnızca olayların değil, rollerin de tekrarlanması olsa gerek.
Zalim hep zalimdir, mazlum hep mazlum.
Coğrafya değişir, dönem değişir, kullanılan dilin adı değişir ama sahne aynı sahnedir. Romalı bir general ile 21. yüzyılın herhangi bir iktidarı arasında, yöntemlerdeki ham benzerlik dışında, kurbanların yüzündeki ifade bakımından da şaşırtıcı bir ortaklık vardır. Sanki insanlık, bu döngünün dışına çıkmayı gerçekten hiç denememiş gibi…
Bu döngünün içinde sabit kalan birkaç şey var. Bunların en acı olanı, en ağır yükü taşıyanın kim olduğu sorusunun cevabı. Savaşlar erkekler tarafından başlatılır, iktidarlar erkekler tarafından kurulur ve çökertilir, zulüm kararları erkekler tarafından imzalanır ama bu kararların bedeninde en derin izi bıraktığı, en ağır faturayı ödediği kesim çoğunlukla kadınlardır. Tutuklanan bir babanın, sürgün edilen bir eşin, katledilen bir oğlun ardında duran hem kendi acısını hem de ailesinin dağılmasını tek başına tutan kadın figürü, tarihin hemen her döneminde ve hemen her coğrafyasında karşımıza çıkar.
Bir klişeden değil acı bir sabitten bahsediyorum sevgili okur…
Peki bu hikayeler nasıl aktarılır? Kim anlatır onları?
Tarihin yazılması da büyük ölçüde erkeklerin tekelinde kalmış. Savaş anıları, siyasi biyografiler, iktidar mücadelelerinin günceleri; bunların büyük çoğunluğu erkek kalemlerden çıkmış. Elbette kadınlar bu anlatılarda yer alır, evet ama çoğunlukla nesne olarak, özne olarak değil. Tarihçinin, gazetecinin, romancının gözünden görülen kadın, kendi sesini nadiren doğrudan duyurabilmiş.
Ve işte bu noktada, sanatın devreye girdiği o kritik alan açılıyor: Kendi acısını kendi sesiyle anlatan kadın sanatçı. Ne ki bu vaziyet tarihsel olarak hem nadir hem de müstesna bir durumdur.
Hilal Nesin, tam da bu müstesna konumda duran bir isim.
Onu tanıyanlar — ki sosyal medyada onu takip eden yüzbinler buna dahil — öncelikle muhtemelen cesaretini fark etmiştir. Malum; Türkiye’nin son on yılında, kamusal alanda iktidara karşı ses yükseltmek giderek daha maliyetli bir hal aldı. Linç kültürü, sosyal medyanın en kaba silahına dönüştü muhalif sesleri susturmak için hem organize hem de anlık saldırılar normalleşti.
Sanırım Hilal Nesin, bu saldırılara hiç de yabancı olmayan biri! Onu başkalarından ayıran şey ise bu saldırıların onu bükememiş olması. Bir linç dalgasının hemen ardından, aynı berraklıkla, aynı dik duruşla konuşmaya devam etmek; yalnızca güçlü bir karakter değil, olgunlaşmış bir etik tutum gerektiriyor.
Nesin’in bir diğer belirleyici özelliği, seslenebildiği kitlenin genişliği. Türkiye gibi derin biçimde kutuplaşmış bir toplumda, “herkesin sanatçısı” olmak neredeyse imkansız. Oysa Nesin, farklı siyasi görüşlerden, farklı hayat tarzlarından, farklı kimliklerden insanlarla aynı anda temas kurabilme becerisine sahip ender bir figür.
Şüphesiz bu, yalnızca kişisel bir meziyetin değil, anlattığı hikayelerin ve taşıdığı samimiyetin ürünü. Sanırın işin künhü şurada; insanlar ideolojilere değil, samimiyete ve hakikate bağlanıyor ki Nesin’in hakikat hissi oldukça güçlü, samimiyet ise her cümlesinde bir gizli özne adeta.
Bütün bunların yanında Nesin, çok yönlü bir sanatçı. Kalemi kuvvetli, oyunculuk refleksleri güçlü ve…
Ve müzik —en az konuşulan ama en güçlü boyutlarından biri bu olsa gerek — sesi ve yorumculuk kapasitesi, onu bir performans sanatçısı olarak ayrı bir listeye taşıyor.
İşte “Saç Ayağı”, tüm bu Hilal Nesin’in — yazarın, oyuncunun, yorumcunun, muhaliflerin ve toplumun her kesimiyle kurulan o alışılmadık yakınlığın — tek bir sahnede, tek bir bedende toplandığı eser.
Bir sanatçıyı tanımlamanın en kestirme yolu, onu bir kategoriye yerleştirmek olsa gerek. Oyuncu, yazar, müzisyen; elbette bu etiketler pratiktir, tanıtım bültenlerinde işe yarar. Ama Hilal Nesin söz konusu olduğunda, bu etiketlerin her biri ayrı ayrı doğru olduğu halde, hepsi birlikte yetersiz kalıyor. Çünkü Nesin’in sanatçılığı, bu kategorilerin birleşim noktasında değil, aralarındaki geçişkenlikte yatıyor.
Önce kelimeyle olan ilişkisinden başlamak gerekiyor sanırım. Nesin’in yazarlığı, soyadının taşıdığı ağır mirasa rağmen — ya da belki de tam da o yüzden — kendine özgü bir ses geliştirmiş durumda. Aziz Nesin’in gelini olmak, Türk edebiyatında kolay bir başlangıç noktası değil şüphesiz; bu isim bir kapı açar açmasına lakin arkasında da devasa bir gölge bırakır. Hilal Nesin bu gölgeyle barışık görünüyor, ne reddediyor bunu ne de arkasına gizleniyor. Kendi sesi, Nesin isminden gelen hiciv geleneğinden beslenirken bambaşka bir mecrada akiyor, daha kişisel, daha içeriden, daha doğrudan.
Yazarlığının en çarpıcı tezahürlerinden biri, kısa süre önce yayımlanan ‘Albatros Fırtınası‘ isimli eseri. Türkiye’de AKP iktidarının inşa ettiği baskı ortamında hayatları altüst olan kadınların bizzat kendi ağızlarından derlenen tanıklıklarından oluşan bu kitap, bir anlamda “Saç Ayağı”nın ana kaynağı. Ama aralarındaki fark, yalnızca format farkı değil. Kitapta kelimeler sayfada durur; seyirci onlara kendi sesini verir, kendi temposunu, kendi duygusal aralığını. Sahnede ise Nesin bu boşlukları kapatıyor. Tanıklıkları kendi bedenine taşıyor, kendi sesine yüklüyor. doğrusu, bir aktarım değil, başlıbaşına bir dönüşüm.
Oyunculuk boyutuna geçersek, Nesin’in sahneyle kurduğu ilişkinin teknik bir yetkinlikten ibaret olmadığı hemen anlaşılıyor. Pek çok yetenekli oyuncu sahneyi ustaca kullanır; Nesin ise sahneyi bir uzay gibi hissediyor her noktasını, her köşesini, izleyiciyle arasındaki her mesafeyi bilinçli olarak işliyor. Ama bu bilinçlilik, hesaplı bir soğuklukla değil, tam tersine, aşırı bir sıcaklıkla harmanlanıyor. Belki de bu sebepten seyirci, onun performans icra ettiğini değil, gerçekten orada olduğunu hissediyor. Bence bu his, büyük oyunculuğun en zor üretilen ve artık kolay göremediğimiz yanlarından biri.
Müzik… Müzik Hilal Nesin’in sanatçı kimliğinin en az görünür ama en derin katmanlarından birini oluşturuyor sanırım. Bir ses sanatçısı olarak yorumculuğu, teknik anlamda kuvvetli ama onun müzikle kurduğu ilişki yalnızca icra meselesi değil. Müziği bir anlatım aracı olarak kullanma biçimi — hangi şarkının nerede, nasıl, ne kadar süreyle devreye gireceğine dair duygu — müzisyenlik kadar dramaturjik bir sezgi. “Saç Ayağı”nda bu sezginin sahneye nasıl yansıdığını görmek, onun sanatçı olarak bütünlüğünü kavramanın belki de en kısa yolu.
Ve elbette, kamusal kimlik meselesi. Nesin, sanatını kamusal duruşundan bağımsız düşünemeyen, bunu zaten hiç denememiş olan bir isim. Türkiye’nin siyasi atmosferinde iktidara açıkça karşı çıkmak, yalnızca cesaret değil, sürekli bir bedel ödemeye hazır olmak demek. Nesin bu bedeli defalarca ödemiş biri: sosyal medya linçleri, hedef göstermeler, karalama kampanyaları. Ama bu saldırıların hiçbiri onu susturamamış daha ilginci, onu öylesine kof bir şekilde sertleştirmemiş de. Öfkeli değil, kararlı; savunmacı değil, açık kalmaya devam etmiş bir muhalif o.
Ve sanırım bu açıklık, onun belki de en nadir özelliği. Muhalif sanatçılar çoğu zaman kendi çevrelerinin sanatçılarına dönüşür; belirli bir ideolojik iklimin içinde üretir, o iklimin seyircisine seslenir. Nesin’in duruşunda bu darlaşma gerçekleşmediğine şahit oluyoruz. Anlattığı hikayelerin renkliliği kadar, dinleyici kitlesinin renkliliği de dikkat çekici. Onun sesine kulak veren insanlar arasında farklı siyasi görüşlerden, farklı inançlardan, farklı yaşam tarzlarından kişilerin olması şüphesiz bir sanatçı için nadir bir başarı, hatta neredeyse şüpheyle karşılanması gereken bir iddia. Lakin “Saç Ayağı” izleyicisine baktığınızda, bu iddia somutlaştığını görmekteyiz.
Bütün bunları bir arada düşündüğünüzde, Hilal Nesin’in “Saç Ayağı”na taşıdığı şey bir sanatçının kümülatif birikiminden fazlası manasına geliyor. Tek cümleyle ifade edecek olursak, Saç Ayağı bir duruşun eseridir. Yazan, oynayan, söyleyen, maruz kalan ve yine de açık kalan birinin; tüm bu deneyimi tek bir sahnede, tek bir bedende eritme cesaretinin ürünü…
Bu uzun girizgahı yapmak zorundaydım sevgili okur.
Oyunu teknik anlamda analiz ise hayli zor olacak. Zor zira çünkü çetrefil eserin formunu belirlerken başlıyor.
Bir sonraki yazıya hazırlıklı olalım…
Kaynak: Tr724
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

