Akademisyen Hamit Ekinci, Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı’nı gazetemize değerlendirdi:
- Avrupa’nın 1930’larda yaşadığı otoriter devlet biçimi, 1945’te faşizmin yenilgisiyle büyük ölçüde tasfiye edildi. Türkiye’de ise benzer bir kırılma yaşanmadı. Çok partili hayata geçildi ama kurucu devlet aklının merkezî, vesayetçi ve istisnacı çekirdeği aşılamadı
- Kürt hareketi de 1990’larda askerî olarak kesin bir sonuç üretilemeyen bir denge içinde, mücadele zeminini giderek daha fazla bu alana kanalize etti. Yerel demokrasi, kültürel haklar, hukukî meşruiyet, Avrupa normları ve ademi merkeziyetçi çözüm arayışları bu nedenle öne çıktı
- Elbette bu sözleşme her yerde aynı biçimde uygulanmadı. Federal ülkeler ya da Birleşik Krallık örneğinde olduğu gibi üniter yapı içinde asimetrik özerklik modelleri barındıran ülkeler, Şartnameyi oldukça seçici ve kendi tarihsel devlet geleneklerine uygun biçimde yorumladılar
Hüseyin Kalkan
Barış ve Demokratik Toplum sürecinin önündeki önemli engellerden birisi de kayyım rejimi. Kayyım rejimi halkın kendini yönetmesinin önünde engel olduğu gibi yerel yönetimlerin manevra alanını da sınırlayan ve yerinden yönetimi engelleyen bir politika. Oysa ki iktidarın bu konuda eli çok rahat ve herhangi bir yasal ve anayasal engele takılmadan adım atabilir. Çünkü Türkiye Avrupa Birliği’ne (AB) aday üyesi, Avrupa Konseyi’nin de kurucu üyelerindedir. Bu iki kuruma yön veren, yerinden yönetimi öngören bir hukukla yönetilmektedir. Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı ile ‘Barış ve Demokratik Toplum’ süreci arasındaki ilişkiyi konunun uzmanlarından olan Hamit Ekinci ile konuştuk.
- Avrupa Konseyi Yerel Yönetimler Özerklik Şartı hangi tarihsel ve siyasal koşullarda ortaya çıktı?
Öncelikle Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı’nı, Türkiye ile Avrupa’da burjuva demokrasisinin gelişim seyirleri arasındaki farklılıklardan hareketle tartışmak gerekir. Batı Avrupa’da modern siyasal rejim, sermaye birikimi, sınıf mücadeleleri ve burjuvazinin devlete karşı özerkleşmesiyle oluştu. Türkiye’de ise böyle bir tarih yok. Osmanlı’dan Cumhuriyet’e devreden ana hat, devlete karşı güç kazanmış bir burjuvazi değildir. Çöken bir imparatorluğun askerî-bürokratik merkezinin toplumu yukarıdan yeniden kurma girişimidir. Bu yüzden Cumhuriyet, burjuva demokratik bir kuruluş olmaktan çok, post-emperyal travmanın Bonapartist bir dışavurumu olarak okunmalıdır. Avrupa’nın 1930’larda yaşadığı otoriter devlet biçimi, 1945’te faşizmin yenilgisiyle büyük ölçüde tasfiye edildi. Türkiye’de ise benzer bir kırılma yaşanmadı. Çok partili hayata geçildi ama kurucu devlet aklının merkezî, vesayetçi ve istisnacı çekirdeği aşılamadı. Bugün yerel demokrasi, kayyum ya da Kürt meselesi üzerine konuşurken hâlâ bu tarihsel mirasın içinde konuşuyoruz. Tartışmaya buradan başlamak gerekiyor. Avrupa Konseyi Yerel Yönetimlerin Özerkliği Şartı, ortak para birimi ve ortak vize rejimi gibi düzenlemeler ise Soğuk Savaş sonrasında Avrupa’da sermaye, emek, mal ve yönetim ölçeklerinin yeniden düzenlenmesine dönük tarihsel yönelimin parçaları olarak okunmalıdır. Bunlar birebir aynı kurumsal yapılara ait olmasa da, aynı dönemin liberalizasyon ve yönetsel yeniden yapılanma mantığı içinde ortaya çıktı. Bu açıdan Yerel Yönetimler Özerklik Şartı da yalnızca demokratik bir norm metni değil, küreselleşmenin Avrupa’yı erken kurumsal prototip olarak dizayn etmesiyle açıklanabilir.
- Türkiye’de bugün bu şartların oluştuğunu söylemek mümkün mü?
Kemalist iktidar kendisini toplumun üstünde kuran, devleti kurucu özne haline getiren, sınıfları serbest siyasal mücadele içinde değil yukarıdan düzenleyen bir form. Burjuvazi de bu yapı içinde devlete sınır çizen özerk bir güç olarak değil, büyük ölçüde onun himayesinde gelişti. Ermeni ve Rum sermayesi ve prekapitalizminin tasfiyesi, mülksüzleştirme ve yeniden dağıtım mekanizmaları bu yeni egemen bloğun maddi temelini oluşturdu. Dolayısıyla Türkiye’de sermaye birikimi, hukuk güvencesiyle değil, devletle uyum ve patronaj ilişkileri içinde şekillendi.
- Bu çerçeve, Kürt halkının demokratikleşme ve özyönetim talepleriyle ne ölçüde örtüşüyor?
Kürt hareketi de 1990’larda askerî olarak kesin bir sonuç üretilemeyen bir denge içinde, mücadele zeminini giderek daha fazla bu alana kanalize etti. Yerel demokrasi, kültürel haklar, hukukî meşruiyet, Avrupa normları ve ademi merkeziyetçi çözüm arayışları bu nedenle öne çıktı. Bu dönemin uluslararası konjonktürü bakımından son derece yerinde bir stratejik konumlanmaydı; çünkü Kürt meselesi ilk kez yalnızca güvenlik ve isyan başlığı içinde değil, yönetişim, temsil ve demokratikleşme başlıkları içinde de konuşulabilir hale geldi. Bir bakıma hareket, kendi taleplerini dönemin Avrupa merkezli siyasal-hukukî diline tercüme ederek uluslararası meşruiyet alanını genişletmeye çalıştı. Bu açıdan bir örtüşme mevcut olsa da, tarihsel süreç ve arkaplan ayrışmaktadır.
- Bu sözleşmeyi imzalayan bir yönetimin kayyım politikası uygulaması ne ölçüde mümkündür?
Uluslararası hukuka dair temel bir dilemma ile başlamak gerekir. Devleti devlet yapan şey, belli bir toprak parçası üzerindeki siyasal egemenliği ve bu egemenliğe dayanarak meşru güç kullanma tekeline sahip olmasıdır. Ulusal hukuka uymadığınızda kısıtlanabilir, hapsedilebilir, kimi ülkelerde idam cezası dahil çeşitli fiziksel yaptırımlarla karşı karşıya kalabilirsiniz. Devletin bireyle ve alt topluluklarla ilişkisi bu anlamda yapısal olarak asimetriktir. Ancak uluslararası kurallara uymayan devletler ya da uluslararası aktörler söz konusu olduğunda aynı düzeyde işleyen bir yaptırım mekanizmasından söz etmek mümkün değildir. Dünya düzeninin anarşik karakteri ve güç ilişkilerinin belirleyiciliği burada açık biçimde görülür. Bu haliyle örneğin Van, Mardin ve Hakkari’de yüzbinlerce yurttaşın seçme-seçilme hakkından mahrum bırakılması açık bir ihlaldir; fakat bunun hesabını soracak etkili ve bağlayıcı bir uluslararası merci fiilen yoktur.
- Avrupa’da etnik ve demokratik sorunların çözümünde bu sözleşme nasıl bir rol oynamıştır?
Bu genel çerçeve içinde Avrupa deneyimine bakıldığında daha karmaşık bir tabloyla karşılaşıyoruz. İspanya, Franco sonrası dönemde, sendikal hareketlerin ve sol ulusal hareketlerin ezilmiş olmasının da sağladığı görece kontrollü bir geçiş ortamında, yeni anayasasında kendisini bir tür özerklikler birliği olarak tanımladı. Katalanlar ve Baskların tarihsel statülerini anayasal düzeyde tanıdı; dil, kültür ve belli ölçülerde iç hukuk alanlarını geniş biçimde yerel yapılara bıraktı. Vatandaşlık bakımından da etnik bir İspanyolluk tanımından özellikle kaçındı; bunun yerine toprak temelli bir İspanyalılık fikrini öne çıkardı. Ancak bu çerçevenin sınırları 2017 Katalan bağımsızlık referandumunda görüldü. Madrid yönetimi, referandum ve tek taraflı bağımsızlık ilanına karşı Anayasa Mahkemesi yoluyla müdahale etti; sonradan belli geri adımlar atılmış olsa da siyasetçilere ve aktivistlere ağır cezalar verildi. Bu deneyim, Bask ülkesi dahil Avrupa’daki birçok mikro-milliyetçi hareket açısından, anayasal çoğulculuğun sınırlarını yeniden gösterdi.
Buna rağmen Avrupa Konseyi Yerel Yönetimler Özerklik Şartı’nın, Avrupa’daki etnik ve demokratik sorunların çözümünde genel olarak olumlu bir rol oynadığını söylemek gerekir. Şartname, yerinden yönetimi güçlendirerek, etnik sorunların en azından şiddet, temsil ve yönetime katılım boyutlarında önemli bir yumuşama sağladı. Özellikle üniter devlet yapısını koruyarak yerel demokrasiyi geliştiren modellerde bu çok daha görünür oldu. İtalya’daki Güney Tirol bunun en belirgin örneklerinden biridir. Bölge, hem refah düzeyi hem de şiddeti geride bırakmış olması bakımından bir başarı hikâyesi olarak öne çıktı. Avrupa’daki birçok ülkede Türkiye’deki gibi keskin bir valilik-belediye ikiliği bulunmadığından, yerel hükümetin demokratikleşmesi; dil, kültür, eğitim, ekonomik kalkınma ve yerel asayiş gibi merkezle gerilim üreten başlıklarda daha işlevsel çözümler doğurdu. Bu durum merkezi egemenliği zayıflatmak bir yana, onu daha katılımcı ve dolayısıyla daha meşru hale getirerek pekiştirdi.
- Farklı uygulama biçimlerinden ve sözleşmenin sınırlarından söz edebilir misiniz?
Elbette bu sözleşme her yerde aynı biçimde uygulanmadı. Federal ülkeler ya da Birleşik Krallık örneğinde olduğu gibi üniter yapı içinde asimetrik özerklik modelleri barındıran ülkeler, Şartnameyi oldukça seçici ve kendi tarihsel devlet geleneklerine uygun biçimde yorumladılar. Dolayısıyla burada tek tip bir Avrupa modelinden söz etmek mümkün değildir. Yine de genel tabloya bakıldığında, Şartnamenin etnik ve demokratik katılım sorunlarının çözümünde en azından yerel temsili güçlendiren, merkeziyetçiliği yumuşatan ve şiddet alanını daraltan olumlu bir işlev gördüğü söylenebilir.
- Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı’nı ‘Barış ve Demokratik Toplum’ süreci bağlamında nasıl değerlendirmek gerekir?
Öncelikle, dünyanın içinden geçtiği altüst oluş sürecinde, özellikle Ortadoğu’da on binlerce insanın ölümüyle sonuçlanan gelişmeler dikkate alındığında, Kürt sorunu tartışmalarının silahtan ve illegaliteden arındırılmış olmasının değeri açık biçimde teslim edilmelidir. Sayın Abdullah Öcalan’ın PKK’nin feshi ve silahsızlanmasına dönük çağrısı, bu açıdan güvenlikleştirme çerçevesini zayıflatarak daha makul bir tartışma zemini yaratmaktadır. Kürt meselesinin artık yalnızca güvenlik ekseninde değil, siyasal ve kurumsal çözüm başlıkları içinde tartışılabilmesi, “Barış ve Demokratik Toplum” sürecinin en önemli imkânlarından biridir. Eski imha ve inkâr politikalarının sorunu çözmek yerine ertelediği yönündeki genel kabul karşısında, bugünkü temel tartışma Kürt halkının statüsü, tanınması ve birlikte yaşamın demokratik esasları etrafında şekillenmektedir.
- Yeniden değerlendirmenin koşulları mevcut mu?
Şartnameye ilişkin çekincelerin yeniden değerlendirilmesi özel bir önem taşımaktadır. Çünkü Türkiye’nin Şartname’ye koyduğu çekinceler genel olarak yerel yönetimlerin idari ve mali hareket alanı, merkezi idarenin denetim sınırları, yerel makamların kendi işlerini daha serbest biçimde yürütebilmesi ve yerel özerkliğin hukuki güvenceye kavuşması gibi alanlarda yoğunlaşmaktadır. Kürt hareketinin uzun süredir Türkiye’nin üniter yapısıyla bir sorunu olmadığını, talebinin ayrılık değil anayasal tanınma ve yurttaşlığa dayalı yerel demokrasi olduğunu vurguladığı düşünüldüğünde, yerel özerklik anlayışının güçlendirilmesi, birlikte yaşamın üniter yapı içinde daha demokratik, daha kapsayıcı bir zeminde yeniden kurulmasına katkı sunabilir.
- Yerel yönetimler dil eğitimine katkıda bulunabilir mi?
Kürt dili, yaklaşık bir asırlık yoğun asimilasyon baskısına rağmen kültürel değerini ve toplumsal karşılığını korumayı sürdürmüştür. Ancak bir dilin yalnızca sembolik olarak varlığını sürdürmesi değil, gelecek kuşaklara aktarılması önemlidir. Bu ise yerel yönetimlerin maddi imkânları ve kurumsal kapasitesi olmadan oldukça güçtür. Kürtçenin yaşatılabilmesi için ekonomik değeri olan bir dil haline gelmesi gerekir. Bu bağlamda, yerel kaynakların yerel ihtiyaçlar doğrultusunda kullanılabilmesi meselesi önem kazanmaktadır. Nitekim Gültan Kışanak da Amed Büyükşehir Belediye Eşbaşkanı olduğu dönemde, yerel yönetimlerin petrol dâhil olmak üzere yerel kaynaklardan pay alması gerektiğini savunuyordu. Benzer şekilde o dönemde DTK Eşbaşkanı olan Aysel Tuğluk’un aktardığı bir örnekte, bir esnaf yaz aylarında aşırı sıcakların çalışma verimini düşürdüğünü ve yerel ihtiyaçlara göre düzenlenmiş bir idari yapıda çalışma saatlerinin iklim koşullarına göre yeniden planlanabileceğini ifade etmektedir. Bu tür örnekler, merkezi ve tek tip politikaların yerel toplumsal gerçeklikler karşısında ne kadar yetersiz kalabildiğini ve yerel demokrasinin aynı zamanda bir verimlilik meselesi olduğunu göstermektedir. Ancak sürecin olumsuzluklarından da söz etmek gerekir. Dünyanın 2000’li yılların başında yaşadığı görece olumlu küreselleşme havasından bugün eser kalmamıştır; tersine, devletler giderek daha sert güvenlikçi ve jeopolitik çıkarlara dayanan politikaları öne çıkarmaktadır. Avrupa’da Alman refah devleti merkezli ordoliberalizmin, Çin’in devlet kapitalizmi karşısında yaşadığı gerileme de liberal demokratik değerleri dünya ölçeğinde daha tartışmalı hale getirmiştir. Türkiye’de ise Asya tipi üretim tarzının bir sonucu olarak burjuva demokratik hareketin zayıflığı ve post-emperyal travmanın devletin Kürt sorununu ele alışındaki temel diskur olmayı sürdürmesi ulusal düzeyde başlıca sorun alanlarıdır. Buna ek olarak, Kürt hareketinin mücadele dönemlerindeki direngenliğine rağmen kurucu kapasitesinde yaşadığı sorunlar ve yerel yönetimlerde zaman zaman görülen erken iktidar hastalığı da bu süreci olumsuz yönde zorlayabilecek etkenler arasında yer almaktadır.
Hamit Ekinci, University of East London’da Uluslararası Politik İktisat alanında doktora çalışmalarını sürdürmekte ve aynı üniversitede STAMP Araştırma Merkezi bünyesinde araştırmacı olarak görev yapmaktadır. Bunun yanı sıra, Londra merkezli Centre for Kurdish Affairs’in kuruluş sürecine katkı sunmaktadır.
Kaynak: Yeni Yaşam Gazetesi
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

