Site icon Serbest Görüş

İnsanlığın en kadim hastalığı | Kibrin mirası: Irkçılık

İnsanlığın en kadim hastalığı | Kibrin mirası: Irkçılık


Tarih bize şunu öğretiyor: Faşizm aniden gelmiyor, adım adım inşa ediliyor. Bu illetin beslendiği vasat ise kesinlikle ırkçılık ile başlıyor. Önce yasalar, sonra toplum dönüştürülüyor, ardından kamplar. Önce söylem, sonra şiddet. Ve sessizlik, her seferinde bu korkunç döngünün en büyük suç ortağı!

M. NEDİM HAZAR | YORUM

Bugün başlayacağımız seri, Abd/İsrail ile İran arasında başlayan ve beklenilen savaşın aktörleri üzerine düşünürken olgunlaştı. Açıkçası bu kadar derinlemesine gideceğimi başlarda ben de kestirememiştim ama kalem elimden tutup çok derinlere ve tarihin neredeyse sıfır noktasına kadar götürdü.

Yok, korkmayın oturup size ağdalı tarihsel hikayeler anlatmayacağım, ağdalı söylevler de yok bu yazıda. Onları zaten ülkelerin liderleri her saniye televizyonlarda yapıyorlar. Bizimkisi mütevazı bir sosyolojik ve psikolojik analiz denemesi o kadar.

Hastalıkları tanımlamak için kullandığımız dil, onlara karşı geliştirdiğimiz tutumu da şekillendiriyor. Tıp, uzun süre ırkçılığı bir patoloji olarak değil, bir ideoloji ya da kişilik özelliği olarak ele almış. Oysa bugün sosyal bilimler ile psikoloji araştırmaları, bize farklı ve son derece rahatsız edici bir tablo sunmakta: Irkçılık, gerçek anlamda bir hastalıktır; hem taşıdığı toplumu çürüten, hem de onu taşıyan bireyin ruhunu kemiren, bulaşıcı ve nesiller arası aktarılan bir epidemik durum.

Başta da belirttiğim gibi bu seride, söz konusu hastalığı insanlık tarihinin başlangıcından bugüne izlemeyi; teolojik köklerini, tarihsel tezahürlerini ve modern bilimin bu konuda söylediklerini bir arada düşünmeyi deneyeceğiz.

Sevgili okur, çoğumuz biliyoruz artık, bir salgının ilk belirtisi, genellikle fark edilmemesidir. İnsanlık tarihinde ırkçılık da büyük ölçüde böyle işlemiş: Bazen “doğal düzen” adıyla, bazen “medeniyet görevi” adıyla, bazen de “vatan savunması” adıyla meşrulaştırılmış; bu yüzden asıl adıyla — yani bir hastalık olarak — uzun süre tanımlanamamış. Hastalığın en sinsi biçimi, kendini sağlık olarak sunan olsa gerek. Irkçılık da tam olarak bunu yapar: Toplumun bünyesine üstünlük, saflık ve korunma refleksi kılığında girer; oysa içeride çürütür, parçalar ve nihayetinde yok eder.

Bu hastalığın izini sürmek isteyenler için insanlık tarihinin en eski metinleri bile yeterince açık bir başlangıç noktası sunar. Kur’an-ı Kerim’in birden fazla suresinde aktarılan İblis anlatısı, bu açıdan son derece çarpıcı bir sembolik yoğunluk taşır. Allah, Hz. Âdem’i yaratır ve meleklere secde etmelerini emreder; bütün melekler secde eder, yalnızca İblis etmez. Gerekçesi nettir: “Ben ondan daha hayırlıyım; beni ateşten yarattın, onu ise çamurdan.” (A’raf, 12).

Bu dikleniş, tarihin kaydettiği ilk üstünlük iddiasıdır. Köken fetişizmi, ontolojik hiyerarşi, yaratılış maddesi üzerinden kurulan aşağılama; bütün bu unsurlar, modern ırkçılığın DNA’sında bugün de bulmak mümkün. İblis cennetten Allah’ı inkar ettiği için kovulmaz; kibrinden kovulur. Ve bu kibrini, tarih boyunca insan biçiminde yeniden sahneler, bitmeden yorulmadan…

İslam tefsir geleneğinde bu anlatı, genellikle kibrin ve isyanın arketipik örneği olarak okunmuştur. İmam Gazâlî, İhyâü Ulûmi’d-Dîn’inde İblis’in düşüşünü, kendini bir ölçütle kıyaslama ve bu kıyaslamadan üstünlük devşirme hastalığının sembolü olarak ele alır. Gazâlî için kibir, insanın en tehlikeli ahlâkî bozukluğudur; çünkü hem Allah’a hem de diğer insanlara karşı kurulmuş eş zamanlı bir isyandır. Bu çerçeveden bakıldığında, İblis’in secde etmeyi reddi yalnızca bir itaatsizlik değil, bir sınıflandırma eylemidir: “Ben üstündeyim, o aşağıdadır.” 

Bu cümle; sömürgecilik belgelerinde, ırk yasalarında, etnik kıyım fermanlarında ve bugünün duvar inşaatı söylemlerinde de — farklı dillerle ama aynı mantıkla — karşımıza çıkar.

Sosyal antropoloji açısından değerlendirildiğinde, “biz” ve “onlar” ayrımı insanın tarihsel mirasından gelmekte; küçük gruplar halinde yaşayan atalarımız için iç-grup ve dış-grup ayrımı hayatta kalma değeri taşıyordu. Ancak sosyal psikolog Henri Tajfel ve John Turner’ın 1970’lerin sonunda geliştirdiği Sosyal Kimlik Teorisi, bu ayrımın ne kadar kırılgan ve manipüle edilebilir olduğunu ortaya koydu: İnsanlar, keyfi biçimde oluşturulan gruplara bile sadece birkaç dakika içinde kimlik yatırımı yapabiliyor ve dış grubu dezavantajlandırma eğilimi gösterebiliyordu. Demek ki sıkıntı, grup aidiyetinin kendisinde değil; bu aidiyetin hiyerarşiye, aşağılamaya ve şiddete dönüştürüldüğü anda ortaya çıkmakta. Irkçılık, tabiri caizse, evrimsel bir refleksin ahlâkî bir çöküşe evrilmesinden neşet ediyor.

Uzun yıllar boyunca, özellikle ırkçı motifli şiddet olaylarının ardından kamuoyuna sunulan açıklama şablonu şu olmuş: Fail akıl hastasıdır, marjinaldir, “anormaldir”. Bu çerçeve, ırkçılığı bireysel bir patoloji olarak izole etmeye ve toplumsal kökenlerini görünmez kılmaya yaramış.

Avustralya Ulusal Üniversitesi’nden (ANU) Prof. Tegan Cruwys ve ekibinin 2025 yılında yayımladığı bir araştırma, bu açıklama şablonunu tersine çevirmekte. Avustralya’da farklı dönemlerde yürütülen üç boylamsal çalışmanın verilerini bir araya getiren ekip, şunu saptıyor: Akıl sağlığı sorunları olan bireylerin ırkçı görüşlere daha yatkın olduğuna dair güçlü bir kanıt bulunmuyor. Buna karşın önyargılı görüşlere sahip olmak, zamanla psikolojik sıkıntının — depresyon, kaygı, genel distres düzeyinin — belirgin biçimde artmasını öngörüyor. Başka bir deyişle: Irkçılık, zaten hasta olan zihinlerin semptomu değil; sağlıklı zihinleri hasta eden bir etken.

İşte biz de tam olarak bunu yapmaya çalışacağız; söz konusu bilimsel bulguyu bir başlangıç noktası olarak alarak, ırkçılığı hem insanlığın teolojik imgelem tarihinde hem de siyasi ve sosyal tarihte peşine düşmek!

Samimi olalım, bu düşünce yumağına dalmadan zihnimizde kurguladığımız düşünce şuydu: Irkçılık, insanlık tarihine yayılan kadim ve çok biçimli bir hastalıktır; modern bilim bu hastalığın yalnızca mağdurları değil, taşıyıcıları da psikolojik olarak zehirlediğini göstermektedir. Hastalığın kökü kibirdedir, yakıtı yalnızlık ve sosyal çözülmedir, yaydığı zemin ise her çağda yeniden biçimlenen “öteki” imgesidir. Bunu tartışmak için önce tarihin sahnesine bakacak, ardından modern psikoloji ve sosyal bilimin bulgularını mercek altına alacak, teolojik ve ahlâkî çerçeveyi kuracak ve son olarak bugünün dünyasında bu hastalığın aldığı biçimlere ve mümkün çözüm yollarına döneceğiz. Başlangıç noktamız, bir cennetten kovuluş hikâyesi kadar eski.

Bu biraz uzunca girizgahtan sonra şimdi bu hastalığın form değiştirmesine odaklanabiliriz.

Tarihe hastalık metaforuyla bakıldığında ilk dikkat çeken şey şu olacaktır: Irkçılık hiçbir zaman aynı yüzle gelmemiş. Virüsler gibi mutasyona uğramış, her çağın beden sıvısına uyum sağlamış. Kimi zaman tanrısal bir hiyerarşi diliyle konuşmuş, kimi zaman bilimin kavramlarına büründürülmüş, kimi zaman da demografik kaygı ya da güvenlik tehdidi retoriğiyle sunulmuş. Değişmeyen tek şey, özündeki mantık: Bazı insanların diğerlerinden doğaları gereği farklı, aşağı ya da tehlikeli olduğu iddiası. Bu iddianın şekli değişmiş belki ama işlevi hiç değişmemiş.

Antik dünyada ötekileştirme, ırk kategorisi üzerinden değil, medeniyet ve kültür üzerinden işliyordu. Yunan dünyasında “barbar” kavramı başlangıçta yalnızca Yunanca konuşmayanları tanımlarken zamanla aşağı, dizginsiz ve akıldan yoksun olanın sinonimi haline geldi. Aristoteles’in Politika’sında ortaya attığı “doğal kölelik” argümanı — bazı insanların doğaları gereği yönetilmek için yaratıldığı tezi — tarihin en etkili entelektüel meşrulaştırma araçlarından biri oldu. Bu argüman, ilerleyen yüzyıllarda farklı coğrafyalarda, farklı kurbanlar üzerinde, defalarca yeniden işe koşulacaktı. Antik Roma da bu ayrımı devraldı: Roma vatandaşlığı bir hak değil, bir ayrıcalıktı; sınırın ötesindeki “barbar” ise siyasi ve ahlâkî açıdan aşağıda konumlandırılmıştı.

Orta Çağ’da bu hiyerarşi dinî bir çerçeveye taşındı. Hristiyan Avrupası’nda Yahudiler; İslam dünyasında farklı hangi topluluklar olursa olsun, “öteki”nin imgesi hem dinî hem bedensel hem de ahlâkî bir aşağılıkla özdeşleştirildi. İberya Yarımadası’ndaki limpieza de sangre “kanın saflığı” doktrini, 15. yüzyılda Müslüman ve Yahudi kökenli Hristiyanları ayrıştırmak için geliştirilmiş ve modern ırkçılığın öncüllerinden biri sayılmaktaydı. Buradaki kritik geçiş şu: Artık yalnızca inanç değil, kan sorgulanmaktadır — yani köken, kalıtım ve beden. Bu, dinî ötekileştirmeden biyolojik ötekileştirmeye geçişin habercisidir.

Kısaca bir tarihsel bakışta bulunalım.

Sömürgecilik çağı, ırkçılığın endüstriyel ölçeğe taşındığı dönemiydi. 15. yüzyıldan itibaren Atlantik köle ticareti, tahminen 12 ila 13 milyon Afrikalının zorla sökülüp taşınmasıyla sonuçlandı; onlarca milyon insan ise bu süreçten dolaylı olarak etkilendi. Bu devasa insanlık suçunu mümkün kılan şey, tek başına güç dengesi değildi; ona eşlik eden ve onu meşrulaştıran fikir sistemiydi. Sömürgeciler, köle ticaretini “medeniyet götürme” ve “barbarlıktan kurtarma” söylemiyle çerçeveliyordu.

Hemen bir örnek vereyim.  Rudyard Kipling’in 1899’da yazdığı, ABD’ye Filipinler’i sömürge olarak “üstlenme” çağrısı yapan, emperyalizmi ahlaki bir görev gibi sunan son derece tartışmalı bir şiir olan The White Man’s Burden (Beyaz Adamın Kibri) bu söylemin belki de en açık serimlemesiydi: Beyaz adamın “yükü”, aşağı ırkları medenileştirmekti. Emperyalizm böylece ahlâkî bir görev kılığına büründürüldü.

19. yüzyıl, hastalığa bilimsel bir kılık giydirdi. “Bilimsel ırkçılık” olarak adlandırılan bu akım; kranyometri, öjeni ve ırk biyolojisi gibi sözde disiplinler aracılığıyla, ırklar arasında hiyerarşik farklılıklar bulunduğunu kanıtlamaya çalıştı. Samuel Morton’ın kafatası koleksiyonları, Francis Galton’ın öjeni teorileri ve Arthur de Gobineau’nun İnsan Irklarının Eşitsizliği Üzerine Deneme’si (1853-1855) bu dönemin simge metinleri oldu.

Kilit nokta şu; bu çalışmaların büyük çoğunluğu metodolojik olarak sahteydi. Stephen Jay Gould’un The Mismeasure of Man’ında (1981) gösterdiği gibi, Morton’ın ölçümleri önyargılı ve hatalıydı. Ancak bu sahtekârlık, tahribatını yapmaktan alıkoymadı: Bilim otoritesini arkasına alan ırkçılık, siyaset sahnesinde olduğu kadar kamu vicdanında da güçlü bir meşruiyet zemini buldu.

Ve geliyoruz bir önceki yüzyıla ki, insanlık ırkçılığın en büyük acısını bu yüzyılda yaşadı. Bu arada, bu gidişle içinde yaşadığımız çağın hepsinden beter olma riskini de unutmayalım.

  1. yüzyıl, ırkçılığın kurumsal ve devlet eliyle sistematik biçimde uygulandığı dönem oldu. Üç örnek, bu dönemin boyutunu somutlaştırmak açısından yeterli. Birincisi: Almanya’da Ulusal Sosyalizm, biyolojik ırk teorisini devlet politikasına dönüştürdü ve Avrupa Yahudilerinin yaklaşık altı milyonunu, Romanları, engellileri ve diğer “alt ırk” olarak kodlananları yok etti. Hannah Arendt’in Totalitarizmin Kaynakları’nda çözümlediği gibi, bu sürecin motoru yalnızca ideolojik nefret değil, bürokratik sıradanlıktı: “Kötülüğün sıradanlığı”, şiddetin rasyonalize edilmiş prosedürlere gömüldüğü bir sistemdi.

İkincisi: 1994 Rwanda soykırımında yaklaşık yüz gün içinde 500 bin ile 800 bin Tutsi, Hutu çoğunluk tarafından katledildi. Bu vahşetin altyapısını hazırlayan on yıllarca süren sistematik ötekileştirmeydi; radyo yayınları katliamın kılavuzuna dönüştürüldü.

Üçüncüsü: 1990’larda Bosna-Hersek’te Sırp güçlerinin yürüttüğü etnik temizlik siyaseti ve Srebrenisa’da onbinlerce Boşnak erkeğin ve ergenlik çağındaki çocuğun katledilmesi… BM Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin soykırım olarak tescillediği bu olay, Avrupa’nın kıta ortasında, 20. yüzyılın sonunda gerçekleşti.

Güney Afrika’da apartheid rejimi (1948-1994), ırkçılığın bürokratik-hukukî mimarisinin en ayrıntılı örneklerinden birini sunmakta. Nüfus siciline ırk kaydı, ayrı okullar, ayrı mahalleler, ayrı ulaşım — yaşamın her boyutuna sızan bu sistem, ırkçılığın salt duygusal bir nefret değil, çok katmanlı bir iktidar yapısı olduğunu gözler önüne seriyordu. Nelson Mandela, bu yapıyı yıkmak için ödediği bedeli Özgürlüğe Uzun Yürüyüş’te anlatırken şunu yazmıştı: “Özgürlük bölünemez; biri zincirlendiği sürece diğerleri de tam anlamıyla özgür değildir.”

Filistin: Süregelen yara

Tarihsel panorama, yalnızca geçmişe ait değil şüphesiz. Filistin-İsrail meselesi, ırkçılığın geçmişten bugüne kesintisiz uzanan bir hattında durmakta. 1948’de gerçekleşen ve Filistinlilerin Nakba (felaket) olarak andığı toplu sürgün, yüz binlerce insanın yurtlarından koparılmasıyla başladı. O tarihten bu yana Batı Şeria ve Gazze’deki yerleşim politikaları, abluka uygulamaları ve sivil kayıplar; İsrailli insan hakları kuruluşu B’Tselem’in ve BM organlarının raporlarında sistematik biçimde belgelendi. Bu meselenin her boyutu tartışmalı olsa da, kesin olan tek şey, İsrail’in uyguladığı devlet terörü ve soykırım ve neticesinde onlarca yıldır süren insani acıdır. Irkçılık analizinde bu meseleyi dışarıda bırakmak mümkün değil; zira etnik ve demografik kimliğin siyasi ve hukukî statüyü doğrudan belirlemesi, ırkçılığın akademik tanımıyla doğrudan örtüşen bir olgu.

Toparlıyorum; yaptığımız bu kısa tarihsel gezinti, ırkçılığı anlatan bir tarih kitabı olmak iddiasında değil şüphesiz, hastalığın kronik ve evrensel niteliğini ortaya koymak. Antik dünyanın “barbar” kavramından İberya’nın “kan saflığı” doktrinlerine, bilimsel ırkçılıktan soykırımlara, apartheid’dan günümüzün sınır duvarlarına kadar uzanan bu hat bize şunu söylemekte: Irkçılık, belirli bir kültürün ya da dönemin hastalığı değildir. Yüzeysel biçimler farklılık gösterse de özündeki mantık — bazı insanların doğaları gereği değersiz ya da tehlikeli olduğu inancı — insanlık tarihinin neredeyse kesintisiz bir sabitidir.

Bu gözlem bizi önemli bir soruya taşımakta: Eğer ırkçılık bu kadar yaygın ve kalıcıysa, onu besleyen köklerin de en az o kadar derin olması gerekiyor. Tarihsel zemin bize bu köklerin varlığını göstermekte. Peki bilim, bu köklerin nasıl çalıştığını söylemekte? Ve din, felsefe ile etik bu dinamiği nasıl açıklamakta?

Sonraki bölümlerde bu sorulara döneceğiz. Ve fakat şunu artık rahatlıkla söyleyebiliriz: Irkçılık sadece siyasetin ve ideolojinin bir aracı değil; kolektif kimlik inşasında ve “biz/onlar” ayrımında kullanılan sistematik bir zehirdir — ve her çağda yeni bir şişeye doldurulur!

Kaynak: Tr724
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

Exit mobile version