Site icon Serbest Görüş

Bediüzzaman ‘siyasal İslamcı’ değildi!

Bediüzzaman ‘siyasal İslamcı’ değildi!


MAHMUT AKPINAR | YORUM

Bediüzzaman Said Nursi, 1877 yılında zor bir dönemde, zor bir coğrafyada, Bitlis’in Hizan ilçesinin dağlık Nurs köyünde dünyaya geldi. Müslümanların işgaller yaşadığı, kolonileştirildiği, İslam düşüncesinin ve medeniyetinin positivizm, inkarı uluhiyet karşısında mağlubiyetler yaşadığı bir dönemde neş’et etti. İstanbul’a gitti dönemin aydınlarıyla, siyasi aktörleriyle tanıştı. Sebilür Reşad’da yazılar yazdı. Sadece dini ilimlerle meşgul olmanın taasup doğuracağını, Müslümanların kainat kitabını okuması, diğer ilimleri, fenleri de öğrenmesi gerektiğini söyledi.

II. Abdulhamid’in istibdadına itiraz etti, hürriyet getireceği düşüncesiyle II. Meşrutiyeti destekledi. 31 Mart Vakası’nda olayları yatıştırmak için çalıştığı halde idamla yargılandı. 1911 yılında Şam Emeviye Camiinde Arap ulemasına İslamın geleceğine dair ümit veren, etkileyici bir hutbe vaaz etti.

Osmanlı Devleti’nin yıkılmasına ve ülkenin işgaline şahit oldu. Birinci Dünya Savaşına öğrencileri ile birlikte katıldı, esir düşüp Rusya içlerine sürgün edildi. Uzun ve maceralı yolculuklardan sonra ülkesine dönebildi. Milli Mücadeleye açıkça destek verdi, İkdam Gazetesi’nde Kuvayı Milliye lehine yazılar yazdı. İngilizlerin İstanbul işgaline Hutuvatı Sitte başlıklı sert beyanatıyla karşılık verdi. 1922 yılında davet edildiği TBMM’de vekillere konuştu, dua etti.

Hayatı Müslümanların ve içinde yaşadığı toplumun problemlerine çözüm aramakla, bunlara dair sancılar çekmekle geçti. Ama gördükleri, yaşadıkları onu asla ümitsizliğe sevk etmedi. Çevresine hep ümit ve şevk aşıladı. 1925 yılından sonra sürgün yaşadı ve hayatı hapislerde, mahkemelerde geçti. “İkinci Said Dönemi” diye adlandırdığı bu dönemde “asrın hastalığı” olarak gördüğü imansızlığa karşı kendisini iman hakikatlerini yazmaya ve yaymaya adadı.

Osmanlı devletinin dağılma dönemi yenilgiler, toprak kayıpları yanında kitlesel katliamları, yoklukları, yoksullukları beraberinde getirmiş, Müslümanların özgüvenini zedelemişti. Balkanlardan ve Kafkaslardan Anadolu’ya doğru yaşanan kitlesel göçler tabloyu ağırlaştırıyor, dönemin aydınlarını çıkış aramaya yöneltiyordu. Osmanlı çöküyordu ama fikri açıdan oldukça velud bir dönem yaşanıyordu.

Müslümanlar Sanayi Devrimi ile yarıştan tamamen kopmuştu. Bilim, sanat, kültür, edebiyat, siyaset, savunma vd. her alanda Batı’ya mağlup olmuş, geri kalmıştı. Bu nedenle pek çok Müslüman mütefekkir, entelektüel bu yenilgiyi tersine çevirmenin, yeniden yükselişi yakalamanın ve Batı’yla rekabet etmenin yollarını arıyor, eserler yazıyordu.

Bediüzzaman’ın neşet ettiği dönem ideolojiler çağıydı. Kapitalist batı, kolonileştirdiği coğrafyalardan madenleri, zenginlikleri Batı’ya taşıyordu. Halklar sömürü düzeni altında esaret, açlık, fakirlikle inliyordu. Ama sömürü düzeni Batılı halklara da barış, huzur, refah, sosyal adalet getirmemişti. Sanayi Devrimiyle ortaya çıkan işçi sınıfı insanlık dışı, sağlıksız, izbe ortamlarda günde 18-20 saat çalışarak hayatta kalabiliyordu. Bu adaletsiz tablo sosyalist düşüncenin yükselişine, dünyada yayılmasına zemin hazırladı.

Filozoflar insanlığın yaşadığı derin ve karmaşık problemlere kulağa hoş gelen, denenmemiş teorileri, ideolojileri çözüm olarak sunuyordu. Liberalizm, sosyalizm, faşizm gibi ideolojik yaklaşımlar Müslüman ülkelerde yaşayan mütefekkirleri de etkiliyordu. Çünkü ideolojiler, devletler ve toplumlar için iddialı, genelleyici siyasi, ekonomik sistemler öneriyordu. İdeolojiler romantik, idealist doktrinleri “mutlak çözüm” gibi takipçilerine pazarlıyordu.

Zamanla her ideolojinin fanatik ve dogmatik taraftarı türedi. İdeolojiler söylemlerle, sloganlarla, sembollerle taraftarlarına hayali dünyalar vaat etti. Bu nedenle Cemil Meriç: “İdeolojiler idraklerimize giydirilmiş deli gömlekleridir!” demiştir.

“Hasta Adam” olarak görülen, çöküşü gözlenen Osmanlı aydınları da devleti/toplumu kurtarmak için fikir sancısı çekmiş, eserler kaleme almıştı. Ama çözüm önerileri sosyalizm, liberalizm, nasyonalizm gibi dönemin başlıca ideolojilerinin etkisinde kalıyordu. Günümüzde de etkili olan “İslamcılık” ise diğer ideolojilere öykünerek İslam’ın siyasi ve ekonomik bir sistem haline getirilmesini savunuyor, toptancı çözümler arıyordu.

İslamı savunan her aydın “İslamcılık” paydası altında incelenip kategorize edilir. İslam gerçekte, ahlakı, muamelatı, ibadeti, haramı, helali önemseyen, kamil müminler yetiştirmeyi, erdemli toplum inşa etmeyi amaçlayan semavi bir dindir. İslam’ın ideolojileştirilmesi, onu bir sisteme, devlet düzenine hapseden, siyasi denetime ve güce, partileşmeye indirgeyen Siyasal İslamcılar yüzünden olmuştur. 

Dolayısıyla hakiki ve Kur’ani Müslümanlık için çözüm arayan, kafa yoran, mücadele veren herkesi “İslamcılık” adı altında toplamanın doğru olmadığını düşünüyorum. Kur’an ve sünnette “İslam” vardır, “Müslüman” vardır, “Mümin” vardır; ama “İslamcı”, “İslamcılık” yoktur. İslamcılık (İslamism)  Liberalizm, Marksizm, sosyalizm, faşizm gibi ideolojilerden etkilenilerek sonradan üretilmiştir. Ne var ki günümüzde “İslamcı değilim!” dediğinizde bunu “Müslüman değilim” şeklinde anlayan ve size dinden çıkmış muamelesi yapanlar olabiliyor.

İdeolojiler çağında pek çok mütefekkir, münevver hatta din adamı Müslümanların ve Müslümanlığın kurtuluşu için hangi ideolojinin, hangi felsefi yaklaşımın uygun olduğunu aramaya başladı. Bazıları mevcut ideolojileri aynen alıp başına İslam (İslam sosyalizmi) koydu, bazıları biraz revize ederek, farklı ideolojilerden derlemelerle Müslümanların sorunlarına çözümler üretmeye çalıştı. Ama çoğu çözümü sistemde, devlet yaklaşımında, kurumsal yapılarda aradı, “İslama uygun yeni ideoloji” üretme çabasına girişti. Zira İslam dünyasında var olan problemlerin tepeden, devlet eliyle ve doğru sistemin uygulanmasıyla düzeleceğini öngörüyorlardı. Bazıları Bediüzzaman Said Nursi’yi de bu kategoride ele alsa da bu doğru değildir. “İslamcı” urbası İslamı bir devlet düzenine, sisteme, partiye indirgeyenlere oturuyor.

Bedizüzzaman, Süleyman Hilmi Tunahan gibi sınırlı sayıda münevver meselenin sistem, devlet, yapılar, kurumlardan öte insan ve iman kaynaklı olduğunu düşünüyordu. Çözümün tek tek insanlara dokunarak, kamil müminler yetiştirerek olacağını biliyorlardı. Bu nedenle de insana yöneldiler. Ömürlerini insanların imanlarını, inançlarını güçlendirmeye, ahlaklarını tahkim etmeye, kamil müminler, erdemli insanlar yetiştirmeye harcadılar. Bu yolda hapislerde çürüdü, türlü çileler çektiler.

23 Mart 1960 vefat eden Bediüzzaman siyasal İslamcılar gibi meselelere ideolojik bakmıyordu. Sistemin adı değişince, iktidar olup gücü ele geçirince Müslümanların problemlerinin çözülmeyeceğinin farkındaydı. toptan ve genelleştirilmiş çözümler aramıyordu. Parklara çöküp, kupon arazilere konup kalıplarla beton döken, ruhsuz, standart, seri binalar üretmeye çalışan toptancı bir müteahhit değildi. O sanatkar bir taş ustası gibi her insan dokunma, her gönüle girme çabasındaydı. O hakiki ve samimi bir Mümin, bir Mürşidi Kâmil idi. Erdemli ve huzurlu toplumun ancak kamil insanlardan oluşacağını, tek tek işlenmiş bireylerle ortaya çıkacağını biliyordu.

***

“Said Nursî’yi çok geç tanıdım. Şayet kendisini önceden tanıyıp eserlerini tetkik etme imkânını bulsaydım, hayatımın birçok sayfası değişirdi. Risale-i Nur, imanını kaybetmiş bir nesle yeniden iman dersi veren, akıl ile kalbi barıştıran bir şaheserdir.” Cemil Meriç.

“Said Nursi, modern Türkiye’de dinin akılla yeniden buluşmasının en güçlü örneğidir.” Kemal Karpat.

“Said Nursi’nin sesi, çağın karanlığına düşen bir nurdur.” Sezai Karakoç.

“Onu tanımayan Türkiye’yi tanımaz. Said Nursi asrın en büyük iman kurtarıcısıdır.” Ali Fuat Başgil.

“Said Nursi dürüst bir dava adamıdır.” Nurettin Topçu.

 

Kaynak: Tr724
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

Exit mobile version