“Diktatörlük asla bir gecede gelmez. Önce kurumlar içi boşaltılır, sonra sadık adamlar yerleştirilir, ardından hukuk bir silaha dönüştürülür. Ve bir sabah uyandığınızda, artık çok geçtir.” Timothy Snyder, Tiranlık Üzerine
M. NEDİM HAZAR | YORUM
Vaktiyle televizyon ekranında “Tsunami geliyor!” dediğimde CHP’li arkadaşlar bana çok kızmış ve izlemeyi bırakmıştı. Bugün hâlâ o dediğimin arkasındayım.
Ya da şöyle başlayayım…
11 Şubat 2026, saat gece yarısını geçe Resmi Gazete’nin dijital sayfalarında, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın imzasıyla iki kritik atama kararı yayımlandı: Adalet Bakanı Yılmaz Tunç görevden alınarak yerine İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı Akın Gürlek, İçişleri Bakanı Ali Yerlikaya’nın yerine ise Erzurum Valisi Mustafa Çiftçi atandı. Kararda her iki bakanın “görevden affını istediği” ifade ediliyordu; ne var ki, sosyal medyadan Erdoğan’a teşekkür eden Tunç ve Yerlikaya’nın mesajlarında böyle bir talebe dair tek bir satır bile yoktu.
Bu ayrıntı, aslında her şeyi özetliyor: Türkiye’de artık bakanlar kendi iradeleriyle gidip gelmiyor; gece yarısı kararnameleriyle görevden alınıyor ve ardından minnet dolu mesajlar yayımlamaya mecbur bırakılıyor. Bu, bir demokrasinin işleyişi değil, bir saray düzeninin ritüeli.
Ancak bu kabine değişikliği, sıradan bir revizyon değil. Bu, Erdoğan rejiminin son ve en tehlikeli evresine geçişinin resmi ilanı. Adalet ve İçişleri bakanlıklarının eş zamanlı değiştirilmesi, tarihte bütün otoriterleşme süreçlerinin en kritik hamlesi: Yargı ve güvenlik aygıtının tek bir elde, mutlak itaat temelinde birleştirilmesi.
Tarihin büyük otoriterleşme dalgalarına baktığımızda, bir kalıbın tekrar tekrar ortaya çıktığını görürüz: Despotluk asla tek başına bir liderin eseri değil. Her diktatörlük, önce sistemin içine yerleştirilen itaatkar kadroların eseri. Lider, ancak bu kadroları doğru noktalara yerleştirdikten sonra gerçek gücüne kavuşuyor.
Hitler ve Adalet Bakanlığı Operasyonu
Adolf Hitler, 1933’te başbakan olduğunda ilk yaptığı işlerden biri, Adalet Bakanlığı’nı ele geçirmek oldu. Franz Gürtner’in ardından getirilen Otto Georg Thierack, yargıyı tamamen Nasyonal Sosyalist ideolojinin aracı haline getirdi. “Volksgerichtshof” (Halk Mahkemesi) sistemiyle muhalifleri yargılayan Roland Freisler, tarihte “kan hakimi” olarak anıldı. Dikkat edin: Önce sadık hakim yerleştirildi, sonra mahkemeler silaha dönüştürüldü, en son muhalefet tasfiye edildi. Sıralama her zaman aynıydı.
Stalin’in Yezhovşçina’sı
Stalin, Büyük Tasfiye’yi başlatmadan önce Nikolay Yezhov’u NKVD’nin başına getirdi. Yezhov, tam anlamıyla “itaatin cisimleşmiş hali”ydi: Sorgulamayan, tereddüt etmeyen, emri harfiyen uygulayan bir bürokrat. 1937-38’deki tasfiye dalgasında yüz binlerce insan tutuklandı, sürgüne gönderildi, idam edildi. Ama bu korkunç süreç, Yezhov’un atamasıyla başlamıştı. Önce adam yerleştirildi, sonra sistem çalıştırıldı.
Latin Amerika’dan Putin’e
Hugo Chávez, Venezuela’da iktidarını pekiştirirken ilk hedefi yargı oldu. Yüksek Mahkeme’yi kendi adamlarıyla doldurdu, ardından muhalefet liderlerini hukuki süreçlerle tasfiye etti. Putin, Rusya’da benzer bir yol izledi: Önce FSB’yi güçlendirdi, ardından Mihail Hodorkovski gibi bağımsız iş insanlarını hapse attırarak sermayeye gözdağı verdi, sonra da medyayı tamamen kontrol altına aldı. Her seferinde aynı şablon: Önce kadro, sonra sistem, sonra tasfiye.
Macaristan’da Viktor Orban ise bu modelin Avrupa versiyonunu sundu: Anayasa Mahkemesi’ni etkisizleştirdi, yargıyı parti aparatına dönüştürdü ve medyayı devlet kontrolünde bir propaganda makinesine çevirdi. Orban bunu yaparken de önce kilit noktalara sadık isimleri atadı.
Erdoğan’ın 23 yıllık iktidar dönemine baktığımızda, rejimin her kritik dönemeç noktasında stratejik bir kadro değişikliğinin yapıldığını görürüz. Bu atamaların hiçbiri tesadüf değil; her biri, bir sonraki hamlenin zeminini hazırlıyordu.
2010 Anayasa Referandumu, Erdoğan’ın yargıyı dönüştürme projesinin ilk büyük adımıydı. HSYK’nın yapısı değiştirilerek yargı üzerindeki hükümet etkisi artırıldı. O dönem bu hamle “demokratikleşme” olarak pazarlandı; bugün gelinen nokta, o yalanın boyutunu gözler önüne seriyor.
15 Temmuz darbe girişiminin ardından ilan edilen olağanüstü hal, Erdoğan’a tarihte eşi görülmemiş bir tasfiye imkanı tanıdı. 150 binden fazla kamu görevlisi ihraç edildi, binlerce üst düzey komutan, emniyet amiri, hakim ve savcı görevden uzaklaştırıldı. Boşalan kadrolara yerleştirilen isimler, liyakat değil sadakat kıstasıyla seçildi. 2016’dan sonra Türk silahlı kuvvetleri, emniyet müdürlüğü ve yargı tamamen bitirilmiş oldu.
Başkanlık sistemine geçişle birlikte İçişleri Bakanlığı’na Süleyman Soylu atandı. Soylu dönemi, bakanlığın bir iç güvenlik ve muhalefet baskı aparatına dönüştürüldüğü dönem oldu. Polis operasyonları siyasi nitelik kazandı, HDP’li belediye başkanları görevden alındı, kayyumlar atandı. Soylu, Erdoğan’ın “sokağı kontrol eden adamı”ydı.
Akın Gürlek’in kariyeri, Erdoğan rejiminin yargıyı nasıl araçsallaştırdığının en çarpıcı örneği. Ağır Ceza Mahkemesi başkanı olarak görev yaptığı dönemde Gürlek’in karnesine bakıldığında bir tablo ortaya çıkıyor: Selahattin Demirtaş’a 4 yıl 8 ay hapis cezası, Canan Kaftancıoğlu’na 9 yıl 8 ay hapis cezası, Anayasa Mahkemesi’nin Enis Berberoğlu hakkındaki hak ihlali kararını uygulamamak, ÇHD’li avukatların mahkumiyeti, Sözcü gazetesi yazarlarına hapis cezaları ve Can Dündar’ı kaçak ilan edip mallarına el koyma kararı.
CHP Grup Başkanvekili Özgür Özel Meclis kürsüsünden “seyyar giyotin” ve “tekerlekli adalet giyotini” dedi. Özel’in sözleri kayda değerdi: “Bu beyefendiyi, bu özel celladı, bu giyotini mahkeme mahkeme gezdiriyorsunuz.”
Gürlek, 2022’de Adalet Bakan Yardımcılığı’na, 2024 Ekim’inde İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’na atandı. Başsavcılık görevinde geçirdiği dört ay boyunca İBB’ye yönelik dev operasyonu yürüttü, Esenyurt Belediye Başkanı Ahmet Özer’i tutuklattı ve CHP’nin cumhurbaşkanı adayı Ekrem İmamoğlu hakkında yaklaşık 4 bin sayfalık iddianameyi hazırlayarak onu “örgütün kurucusu ve lideri” ilan etti. Bu iddianamede toplamda 828 ila 2.352 yıla kadar hapis cezası talep edildi. Suçlamalar çeşit çeşitti: Yolsuzluk, organize suç liderliği, fuhuş ticaret ve ajanlık!
Ve şimdi bu isim Adalet Bakanı. Bu, bir terfi değil; bir ödüllendirme ve görevlendirme. Gürlek, savcı olarak yaptıklarını artık bakan olarak, yani devletin tüm yargı aparatının başında yapacak.
Diktatörlüğün Anatomisi: Dört Aşama
Birinci Aşama: Kadrolaşma — İtaatkar Adamları Yerleştirmek
Her otoriter rejim, ilk olarak devletin kilit kurumlarına tam itaatkar kadroları yerleştirir. Bu kadroların ortak özelliği, hukuku değil liderin iradesini rehber edinmeleridir. Akın Gürlek’in kariyeri, bu aşamanın ders kitabı niteliğinde bir örneğidir. Anayasa Mahkemesi kararını tanımayan bir hakim, Adalet Bakanlığı koltuğuna oturtulmakta. Bu, tesadüf değil; bir mesaj: “Bundan sonra hukukun üstünlüğü değil, benim sözüm geçecek.”
İkinci Aşama: Sistemi Hazır Hale Getirmek
Kadro yerleştirildikten sonra, sistem bu kadronun işleyişine uygun hale getirilir. Yasalar değiştirilir, yargı bağımsızlığı fiilen ortadan kaldırılır, güvenlik güçleri merkezi otoriteye bağlanır. Türkiye’de bu aşama büyük ölçüde tamamlanmış durumda: 2017 Anayasa değişikliğiyle güçler ayrılığı ortadan kalkmış, yargı fiilen yürütmenin kontrolüne girmiş, medya büyük ölçüde susturulmuştu.
Üçüncü Aşama: İdrak Felci — Kitleleri Uyuşturmak
Gramsci’nin “kültürel hegemonya” kavramı, tam da bu aşamayı tanımlıyor. Otoriter rejimler, kitleleri doğrudan baskıyla değil, algı yönetimiyle kontrol altına alır. Medya, propaganda aparatına dönüştürülür; gerçeklik, iktidarın anlatısıyla yer değiştirir. Toplum, bir “idrak felci”ne uğratılır: İnsanlar neyin doğru neyin yanlış olduğunu ayırt edemez hale gelir.
Türkiye’de bu süreç çoktan tamamlandı. Ana akım medyanın yüzde 95’inden fazlası doğrudan veya dolaylı olarak iktidar kontrolünde. Sosyal medya, trollerle ve algoritmik manipülasyonla kirletilmiş durdumda. Muhalif gazeteciler ya hapiste ya da sürgünde. Bakmayın anketlerin aksini söylediğine, toplumun önemli bir kısmı, İBB operasyonunu gerçekten bir “yolsuzluk soruşturması” olarak algılamakta; çünkü alternatif bilgi kaynaklarına erişimleri sistematik olarak kesilmiş vaziyette.
Dördüncü Aşama: Dönülmez Süreç — Son Perde
Ve nihayet, son aşama gelindi: Artık geri dönüşü olmayan noktaya geçildi: Muhalefet liderleri tutuklanır, partiler kapatılır veya parçalanır, büyük sermaye devlet baskısıyla diz çöktürülür. Bu aşamada artık seçimler yapılsa bile anlamsızdır; çünkü seçime girecek muhalefet kalmamıştır.
11 Şubat 2026 kabine revizyonu, Türkiye’nin bu dördüncü ve son aşamaya resmen girişinin tarihi olarak tarihe geçti.
Erdoğan’ın “reform yılı” olarak tanımladığı 2026, aslında bir “tasfiye ve saray rejimini konsolide yılı” olacağının bütün işaretlerini taşımakta. Akın Gürlek’in Adalet Bakanlığı’na, Mustafa Çiftçi’nin İçişleri Bakanlığı’na atanması, iki temel hedefi işaret etmekte:
Birincisi: CHP’nin Tasfiyesi
CHP, Türkiye’nin son kalan kurumsal muhalefet kalesi. İBB iddianamesi, yalnızca İmamoğlu’nu hedef almıyordu; iddianamede CHP’nin tümüne yönelik “Anayasa’nın 69. maddesi uyarınca kapatma davası açılması” ifadesi yer alıyordu. Gürlek’in Adalet Bakanı olarak bu süreci yönetecek konuma gelmesi, CHP’ye yönelik hukuki saldırının artık bakanlık düzeyinde koordine edileceği anlamına gelmekte.
Önümüzdeki aylarda şunları beklemek gerekiyor: Özgür Özel başta olmak üzere CHP’nin üst yönetimine yönelik yeni soruşturmalar, Mansur Yavaş hakkında ciddi hukuki süreçler, CHP’li belediyelere yönelik yaygınlaştırılmış operasyonlar ve partinin iç bütünlüğünü hedef alan sistematik baskılar. Amaç, CHP’yi bir siyasi parti olarak işlevsiz hale getirmek elbette.
İkincisi: Büyük Sermayenin Diz Çöktürülmesi
Can Holding operasyonu, büyük sermayeye gönderilen bir mesajdı. Erdoğan rejimi, itaat etmeyen sermaye gruplarını artık doğrudan hukuki ve cezai süreçlerle hedef almakta. Rusya’da Putin’in Hodorkovski’yi hapse attırarak oligarklara gözdağı vermesi, Türkiye’de benzer bir modelle tekrarlanmakta. 2026’da bağımsız sermaye gruplarına yönelik mali denetimler, vergi cezaları ve cezai soruşturmaların artması kaçınılmazdır. Hedef, sermayeyi tamamen rejime bağımlı hale getirmektir. Başta TÜSİAD’çılar olmak üzere, Koç, Sabancı ve Ülker gibi holdingler için saürpriz gelişmeler yaşanması muhtemel. İş Bankası gibi pek çok kuruma çökmemeleri an meselesi.
Üçüncüsü: Hanedanlığın Tesisi
Erdoğan’ın yalnızca kendi iktidarını sürdürme değil, aynı zamanda bir siyasi sülale kurma amacı taşıdığı artık açıkça görülmekte. Anayasanın mevcut hükümleri çerçevesinde 2028’de tekrar aday olamaması gereken Erdoğan ya anayasayı değiştirecek ya da seçim sistemini manipüle edecektir. Her iki durumda da, rejimin devamlılığını garanti altına alacak bir yapı kurulmakta. Akın Gürlek gibi isimler, bu yapının hukuki bekçileri olarak görevlendirilmekte.
2026: Dikta Yılı
Doğruyu söylemek gerekirse, Türkiye’de özgürlük ve demokrasi uzun zamandır kağıt üzerinde kalıyordu. Demokrasi, insan hakları ve basın özgürlüğü endekslerinde Türkiye yıllardır dünyanın en kötü ülkeleri arasında yer alıyor. Binlerce gazeteci, akademisyen, siyasetçi hapisten geçti. Seçilmiş belediye başkanlarının yerine kayyumlar atandı. Anayasa Mahkemesi kararları uygulanmadı. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararları yok sayıldı.
Ama 11 Şubat 2026’ya kadar en azından bir “görünüm” vardı. En azından kurumlar biçimsel olarak varlığını sürdürüyordu. En azından yargının bağımsız olduğu iddia ediliyordu. Şimdi ise, Anayasa Mahkemesi kararlarını tanımayan, muhalefet liderlerini sistematik olarak cezalandıran, AİHM kararlarını hiçe sayan bir hakimi Adalet Bakanı yaparak Erdoğan, o son perdeli görüntüyü de yırtıp attı.
Bu atama artık bir diktatörlüğün “fiili” halinden “resmi” haline geçişinin ilanı demek. Akın Gürlek’in Adalet Bakanlığı koltuğuna oturması, Türkiye Cumhuriyeti’nin hukuk devleti olma iddiasının cenaze töreni.
Evet, bugüne kadar pek çok kez “son viraj”, “tabuta son çivi”, “ülkenin ruhuna Fatiha” gibi başlıklar atıldı. Ve her seferinde toplum bir şekilde ayakta kalmayı başardı; muhalefet yeni bir nefes aldı, sivil toplum direndi. Her seferinde “Bu kez gerçekten bitti” denildi ama bitmedi.
Ancak bu kez farklı. Çünkü bu kez yargının başına, Anayasa Mahkemesi kararını tanımamayı bir kariyer basamağı haline getirmiş bir isim getirilmekte. Bu kez İçişleri Bakanlığı’na, milli görüş kekenli ve Cumhuriyet’in kurucu değerleriyle ideolojik olarak mesafeli, hatta düşman bir isim atandı. Ve korkarım ki üç vakte kadar sadece CHP’nin cumhurbaşkanı adayı “örgüt lideri” olarak yargılanmayacak, başta Özgür Özel olmak üzere CHP’nin tüm üst kadrosu çok kötü günler geçirecek.
Ve doğal olarak CHP’nin kapatılması ciddi ciddi gündemde olacak!
2026, Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en karanlık, en çalkantılı ve belki de en kanlı yılı olabilir. Tutuklamalar artacak, mal varlıklarına el koymalar yaygınlaşacak, muhalefet sistematik olarak tasfiye edilecek. Hasılı kelam Erdoğan’ın “reform yılı” dediği şey, aslında bir “tasfiye yılı” olacak gibi!
Ve bu satırları lütfen tarihe düşülen bir not olarak görünüz: 11 Şubat 2026’da Türkiye, artık geri dönüşü olmayan bir yola girmiştir. Bu yolda ne kadar yürüneceğini, ne kadar bedel ödeneceğini, ancak zaman gösterecek. Ama bir şey kesin: Bu kabine revizyonu, basit bir bakan değişikliği değil; yeni bir rejim ilanıdır.
Kaynak: Tr724
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

