AHMET KURUCAN | YORUM
İnsan hayatında bazı dönemler vardır; kurulu düzeni işlerken farkına varmadığı halde zemin ayağının altından kayar ve bütün düzeni bozulur. Toplum hayatı için de aynı şey geçerlidir. Kurumlar sarsılır, güven ilişkileri dağılır, alışılmış dengeler bozulur. Dün sağlam görünen yapılar bir anda kırılgan hâle gelir. İşte o an insanın zihninde ve kalbinde tek bir soru belirir: “Ben şimdi kime ve neye güveneceğim?”
Siyasî bir soru değildir bu. Tarihi bir soru hiç değildir. Aksine bugüne ve insanın gerçekliğine ait güncel ve ontolojik bir sorudur bu. Çünkü güven duygusunun varlığı ya da yokluğu varoluşsal bir sorundur.
İslami perspektiften bakınca akla ilk gelen şey Allah inancıdır yani tevhid: “O var ve ben O’nun varlığını bütün hücrelerimle hissediyorum. Şeytan ordusuyla bana tehacüm etse beni bu inancımdan vazgeçiremez.”
Evet, böyle düşünebilir Müslüman ve düşünmelidir de. Ama “Allah var!” demek, varlığına ve birliğine inanma başka bir şey, O’na (cc) güvenme başka bir şeydir. Literatürde tevhid-i uluhiyyet ve tevhid-i rububiyet ayırımlarını hatırlayın. Benim ifade etmeye çalıştığım şeye de isterseniz tevhid-i itimad diyebilirsiniz.
Açayım isterseniz… İnsan Allah’a inanır; ama geleceğini maaşına bağlar. Allah’a ibadet eder; ama itibarını toplumdan bekler. Dilinde tevekkül vardır; fakat kalbi sistemlere yaslanır. Sarsıntı dönemleri işte bu yaslanmaları ortaya çıkarır. Güvendiğimiz zemin kırıldığında aslında kalbimizin kime ve neye güvendiği açıkca ortaya çıkar.
Burada hassas bir ayrım yapmak gerekir: Sebeplere sarılmak farzdır; sebeplere güvenmek ise tevhidi zedeler. İslam sebepleri inkâr etmez. Peygamber Efendimiz (sas) hicret ederken mağaraya sığınmıştır. Bedir’de, Uhud’da, Hendek’de savaşlardan önce askeri kurmayları ile stratejiler belirlemiştir. Hudeybiye’de diplomatik anlaşma yapmıştır. Onun için mümin çalışır, plan yapar, hukuk mücadelesi verir, üretir. Sebepler alanında gevşeklik göstermez. Zira bu İslam’ın ruhuna aykırıdır.
Fakat kalbin yaslandığı yer sebepler değildir. Mağara bir tedbirdir; güvenin kaynağı değildir. Hendek bir savunmadır; zaferin garantisi değildir. Anlaşma bir araçtır; kaderin sahibi değildir. İşte tevhid, sebepleri kullanırken kalbi Müsebbib’e bağlamaktır.
Zor dönemler bu dengeyi test eder. Travma zamanlarında iki büyük risk belirir: Öfke ve umutsuzluk. Öfke insanı sebeplere tapar hâle getirir; her şeyi güç mücadelesine indirger. Umutsuzluk ise insanı sebepleri bütünüyle inkâr etmeye sürükler; kaderciliğe yaslanır. Oysa mümin ne öfkeye teslim olur ne umutsuzluğa. O, sebepler alanında gayretini sürdürürken kalbini yalnızca Allah’a bağlar.
Bu bağlamda Tevhidnâme duasından defalarca zikredilen “Bizi Sen’den (cc) başkasına muhtaç etme!” cümlesi, derin bir tevhid bilincini ifade eder. Bu dua, insanlardan uzaklaşma çağrısı, sebepleri terk etmeye davet değildir, aksine onlara riayetle beraber kalbin onlara bağımlığından kurtulmasına yol açan bir iksirdir. Toplumsal bir varlık olarak insan elbette hemcinslerine muhtaçtır. İnsan hastalanır doktora gider… Gider ama nihai şifayı Allah’tan bekler. İşte burası tevhidin sınandığı en zor alandır. İtimadın ve güvenin doktora mı, ilaca mı, gördüğün tedaviye mi yoksa Allah’a mı?
Fatiha suresinde her gün tekrar ettiğimiz “İyyake na’budu ve iyyake neste’in” cümlesi bu dengenin özüdür: “Sadece Sana kulluk ederiz ve sadece Senden yardım isteriz.” Kalbini yalnızca Allah’a bağlayan insan, güç odaklarına bağımlı olmaz. Evet tevhid, insanı ne kibirli bir haklılık psikolojisine ne de ezik bir mağduriyet ruhuna hapseder. Tevhid, iç dengeyi kurar.
Başta belirtmiştim, bir kez de bitirirken yazayım: Kurumlar çöker, itibarlar zedelenir, güç dengeleri değişir, tarih kırılmalar yaşar. Fakat Allah değişmez. Mümin için asıl mesele, sebepler çöktüğünde kalbinin çöküp çökmediğidir. Sebepler kırıldığında kalbin kırılmaması, tevhidin olgunlaşmış hâlidir.
Bugün belki en çok ihtiyaç duyduğumuz şey, sebepler alanında gayreti bırakmadan, kalbimizi sebeplere teslim etmeme bilincidir. Çünkü gerçek Allah’a olan iman ve güven zemin ayağımızın altından kaydığında ortaya çıkar.
Kaynak: Tr724
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

