Site icon Serbest Görüş

Kırık telefon ve bayram harçlığı!

Kırık telefon ve bayram harçlığı!


YORUM | CEMİL TOKPINAR

Serhat şehri Edirne’nin çıkışında bir tarlada oturarak namaz kılan bir kadın ve iki çocuğu, sanki dudak kıpırtılarının bile duyulacağı endişesiyle sure ve duaları daha bir içten ve sessiz okuyorlardı. Kasım ayının serin akşamında verdikleri zor kararı uygulamak için yollara düşmüşlerdi. Doğup büyüdükleri koca ülke daraldıkça daralmış, artık onlar için yaşanamaz hâle gelmişti.

Eski öğretmen olan eşi Mehmet Bey sekiz yıldır hapiste yatan Hatice Hanım, çocukları 10 yaşındaki Seniha ve 16 yaşındaki Firdevs’i de yanına alarak hicret ediyordu. Buna karar vermek gerçekten çok zordu. Tüm sevdiklerini, anne ve babalarını, doğup büyüdükleri ülkeyi terk edip bilinmezler sarmalına doğru gitmek kolay mıydı? Ancak eşine 15 yıl hapis cezası vermişlerdi, yedi yıl tek başına çocuklarına bakmıştı ve eşinin hapisten çıkmasına daha üç buçuk yıl vardı. Kendisini de altı yıl üç ay hapse mahkûm etmişlerdi ve onaylanmak üzereydi. İki çocuğunu alıp hicret etmekten başka bir seçenek yoktu.

Onların korku, telaş ve tedirginliğini gören enişteleri şöyle teselli etmişti:
“Niye üzülüp duruyorsunuz? Meriç’i geçerseniz hicret etmiş olacaksınız, yakalanırsanız medrese-i Yusufiye ile şerefleneceksiniz, boğulursanız da şehitlik makamınız olacak.”

Çaresizlerin Çaresine yönelmişlerdi

Tesellide bile acı ve hüzün vardı. Hicret meçhuller yumağı, hapis mahrumiyetler mahzeni, şehadetin şartı ise ölümdü. Elbette bu bakış, “dinini dünyaya satan bedbahtlar” için söz konusuydu. Hatice Hanım ve çocukları ise, “canlarını ve mallarını cennet karşılığında Allah’a çoktan satmışlardı.”

Uğruna bin Leyla’nın feda edildiği Mevlâ’ya gönül verenlerin derdi dünya olur muydu?
Dualarla yola çıkmışlar, “ıztırar hâli” denen çaresizliği iliklerine kadar hissetmişler, namaz ve dualarıyla “Çaresizlerin Çaresi”ne öyle bir yönelmişlerdi ki, idealleri uğruna değil bir ülkeden bin dünyadan vazgeçebilecek hâle gelmişlerdi.

Serin bir Kasım akşamında görünmemek için oturarak kıldıkları bu namaz ülkelerinde kıldıkları son namazdı. Bir taraftan dua ediyorlar, bir taraftan Meriç Nehrini geçirecek bota binecek grubun tamamlanmasını bekliyorlardı.

Sessizliği bozan çığlık

Grup tam 17 kişi olmuş, bot şişmeye başlamış, herkesin kalp atışları hızlanmış, heyecan zirvede, dudaklar dualarla kıpırdarken bir çığlık sessizliği bozmuştu. Grubun en küçüğü olan bir buçuk yaşındaki Sena öyle bir ağlıyordu ki, çığlıkları göklere çıkıp yankılanıyor Meriç’in sularını yalayarak Yunanistan kıyılarına çarpıyordu.

İşte bu askerlere yakalanmak demekti. Çünkü karşı tarafın sirenleri çalmaya başlamış, askerler harekete geçmiş ve ağlamanın geldiği yere doğru koşuyorlardı. Herkes şaşkın ve korku dolu bir haldeyken bot görevlisinin sesi duyuluyordu:
“Haydi durmayın, askerlere haber veriyorlar, az sonra burada olurlar, herkes nehre atlasın, su içindeyken bir şey yapamazlar.”

Herkes birer ikişer nehre atlarken, Hatice Hanım ve çocukları da elbiseleriyle birlikte nehre girmişler yürümeye başlamışlardı. Allah’tan şiddetli yağışlar başlamamış, nehir suları henüz azgınlaşmamıştı.

Askerler muhacir grubu ellerinden kaçırmanın öfkesiyle ağır hakaretler ederken, yad ellere yelken açan büyüklü küçüklü grup suyun içinde Hz. Musa’nın, Hz. Yunus’un dualarını ve görünmezlik ayetini okuyarak yürümeye devam ediyordu. Nehrin suyu bazen dizlerine bazen göğüslerine kadar geliyordu.

Sanki saltanat kayığında küçük prenses

Bu sırada şişen bota ne olmuştu? Küçük Sena nasıl geçmişti? Herkes nehirde yürüdüğü için bota sadece Sena binmişti. Ortalığı velveleye veren çığlıklarıyla olan bitenden habersiz Sena Sultan şişme bota kurulmuş, sükûnete ermiş, sanki saltanat kayığındaki küçük prenses gibi keyifle karşıya geçmişti.

Maceralı yolculuğun arkasından karakollar, nezarethaneler, kamplar, Atina derken güvenli bir ülkeye gelmişlerdi. Bir kampta kalmaya başlamışlardı. Her ne kadar sıkıntılar olsa da artık güvende olmanın huzuru vardı. İki ay geçtikten sonra Ramazan gelmişti. Tam kampın zor şartlarında Ramazan’ı nasıl geçireceklerini düşünürken, daha önce hicret etmiş bir aile, “Sizin burada kalmanıza gönlümüz razı değil. Evimiz geniş, gelin bizde kalın, Ramazan’ı birlikte geçirelim” demiş.

Böylece bir ay onlarla kaldıktan sonra tekrar kampa dönmüşler. Birkaç hafta sonra da oturumları gelmiş ve göçmenlerin kaldığı bir binanın bir odasına taşınmışlar. Burası mutfak, banyo ve lavabonun ortak kullanıldığı büyük bir bina. İnsanın kendi evi gibi olmasa da kiralık ev buluncaya kadar kalabilecekleri bir yer. Seniha ve Firdevs okula başlamış hem ilim hem dil öğrenmeye çalışıyorlar.

Gözyaşlarıyla kılınan namaz

15 metrekarelik bir odada üç kişi kalmaya devam ederken bir gün Hatice Hanımın telefonu çalar. Arayan kişi Amerika’daki Respect School adına kendilerini ailece ziyaret etmek istediklerini belirtir. Çünkü Hatice Hanım, okulu aramış ve kendilerine bağışta bulunmak istediklerini söylemiştir. Okul yetkilileri, iki çocuğuyla hicret eden ve mahrumiyetler içinde bulunan bir ailenin nasıl bağışta bulunabileceğini merak ederler ve bir aileyi görevlendirirler.
Randevulaşılan gün gelince Respect Gönüllüsü aile Hatice Hanımı ve çocuklarını ziyarete gider. Her şey aynen anlatıldığı gibidir. Bir odada anne ve üç çocuk vardır. Çünkü Seniha ve Firdevs’in başka bir ülkede üniversitede okuyan ablaları Betül de yarı yıl tatili için ailesini ziyarete gelmiştir.

Ortamın garipliği gözleri doldursa ve kalplerde hüzün olsa da kardeş olmanın huzuru ve bir davaya kilitlenmenin sevinciyle önce hal hatır sorulur ve kısa bir tanışma olur. Ziyarete gelen kardeş ailenin babası Ahmet Bey, eşi Filiz Hanımı ve oğlu Emre’yi tanıtır. Arkasından cemaatle öğle namazına durulur. Huşu ve huzurla kılınan namazdan sonra tesbihat ve duaya geçilir. Hizmet erlerinin şiarı olan tesbihat sesli ve besteli bir şekilde yapılmaya başlar. “Yâ Cemîlü yâ Allah, yâ Garîbü yâ Allah” diye başlayan Esma-i Hüsna zikri yapılırken gözler yaşarır, sesler titrer ve kalpler heyecanla atar.

“Ben Respect’te okuyacağım”

Tesbihat bitince çayla bisküvi ikramı başlar. Ahmet Bey, bir yandan çayı yudumlarken bir yandan da söze başlar:
“Hatice Hanım, Rabbim hicretinizi kabul etsin, sizleri Mekke muhacirleriyle birlikte haşretsin. Respect School’a bağışta bulunacağınızı belirtmişsiniz. Sizleri tebrik ederiz. Kendiniz sıkıntı içindeyken böyle bir hayır yolunu seçip sahabe efendilerimizin özelliği olan îsar hasletinin ölmediğini gösterdiniz. Merak ediyoruz: Yardım düşüncesi nereden aklınıza geldi, hangi şey vesile oldu?”

Her hizmet eri gibi yaptığı iyiliği sıradan gören ve takdir edilmekten mahcup olan Hatice Hanım, anlatmaya başlar:
“Küçük kızım Seniha Türkiye’de 8-9 yaşlarında dördüncü sınıfta iken din dersi öğretmenini çok sevdiği için ‘Büyüyünce ne olacaksın?’ diye soranlara ‘Ben din dersi öğretmeni olacağım’ diyordu. Biz de yurtdışında yayınlanan MC TV ve Asım Yıldırım’ın Ramazan programlarını çocuklarla kaçırmamaya çalışıyorduk. O programlarda Kerim Balcı Ağabeyin anlatımlarında Amerika’da ilahiyat ve medrese ayarında bir üniversite projesi olduğunu dinlemiştik ve çok heyecanlanmıştık. O yüzden küçük kızıma, ‘İnşallah sen de Respect’e gider okursun, din dersi öğretmeni olursun’ diye söylemiştim. Kızım artık ‘ne olmak istiyorsun’ diye soranlara ‘Ben Amerika’da Respect School’da okuyacağım ve din dersi öğretmeni olacağım’ diyordu. Böylece bilmeyen duymayan bazı arkadaşlar bizim Seniha söyleyince Respect’in varlığından haberdar olmuşlardı.”

“Bağış programını film gibi izledik”

Anlatılanlar çok ilginçti. Misafirler adeta nefeslerini tutmuşlar hayretle dinliyorlardı. “Maşallah Seniha’ya” diyerek sevgiyle ona bakmışlardı. O da tebessümle karşılık vermiş, sessizce annesini dinliyordu.

Hikâyenin devamını dinlemek için tekrar Hatice Hanıma döndüler:
“Tabiî Respect’i tanımamız bununla sınırlı değil. Geçen Ramazan’ı bir muhacirin evinde geçirdik. Allah onlardan ebeden razı olsun. Kamptan çıkınca iki odalı bir ev tutmuşlar. O küçük mekânda bile misafir ağırlamaktan geri durmamışlar. Daha sonra çalışmaya başlamışlar ve Cenab-ı Hak üç katlı bir ev kiralamayı nasip etmiş. Üst katını bize tahsis ettiler. Öyle huzurlu ve maneviyatlı bir Ramazan geçiriyorduk ki, sanki evimizde gibiyiz. Burada çocuklarımla birlikte geçen seneki bağış programını izledik. Aman Allah’ım, öyle güzel hizmetler yapılıyordu ki, hayran olduk. Neredeyse dört saat süren programı heyecanlı bir macera filmi gibi merakla izlemiştik. Programdan öylesine etkilenmiştik ki, iki kızım yıllardır biriktirdikleri bayram harçlıklarını bağışlayacaklarını söylediler.”

Onlar Respect’in hizmetlerine hayran olmuşlardı. Hatice Hanım bağışın arka planını anlatınca hayranlık sırası misafir aileye gelmişti. Bu nasıl bir fedakârlıktı! Bir genç kızın ve bir kız çocuğunun bilinen hayalleri olur: Telefon, bilgisayar, giysi, takı gibi. Ama onlar yıllardır biriktirdikleri bayram harçlığını, bilginin hikmete dönüştüğü bir üniversite projesine vermek istiyorlardı.

“Kardeşim kolundaki bileziği vermiş”

Misafirlerin hayret dolu bakışlarını gören Hatice Hanım, tebessüm ve tevazu ile devam etti:
“Evet, bağış programı beni büyülemişti âdeta. Çocuklarımın fedakarlığı ise beni hem mutlu etti hem de coşturdu. Bir şeyler yapmalıydım. Ben de bu iyilik kervanına katılmalıydım. Ama hiç imkânım yoktu. Zaten bilmediğim bir ülkede, evsiz, eşyasız endişeler ve acabalar yumağında savruluyordum. Neredeyse, Mehmet Akif gibi, ‘Ya param olsaydı ya hamiyetsiz olsaydım’ diyecektim ki, Rabbim dedirmedi ve aklıma bir fikir ilham etti. Pekâlâ kardeşimden yardım etmesini isteyebilirdim.

“O motivasyonla Türkiye’deki kız kardeşimi aradım, Respect’in hedeflerini ve düşüncelerimi onu anlattım. O da 1000 euro verebileceğini söyledi. Bayramda Türkiye’ye giden bir arkadaşa kardeşime uğrayıp emaneti almasını söyledim. Öğretmenlik yaparken dershanelerde birlikte çalıştığım arkadaşım emaneti almaya gittiğinde kardeşim duygulanıyor ve çok ağlıyor, ‘bu bileziği takmasam da olur, ama bağışlarsam bir öğrencinin yetişmesine vesile olurum’ düşüncesiyle çıkarıp kolundaki bileziğini veriyor. Arkadaş nakite çeviriyor ve para bana ulaşıyor, ben de kızlarımın bayram harçlığını ekleyip size ulaştırmış bulunuyorum. Yaptığım bir şey yok aslında.”

“Estağfirullah, yaptığınız çok şey var” diyor Ahmet Bey. “Peygamberimiz (s.a.v.), ‘Bir hayra vesile olan onu yapan gibidir’ buyuruyor. Sizin ve çocuklarınızın içindeki hizmet ve yardım aşkı âdeta makbul bir duaya dönüşüp kardeşinizi etkiliyor.”

Hatice Hanım, elindeki para dolu zarfı Respect’e ulaştırılmak üzere misafir aileye veriyor. Miktar, bulundukları ülkede çalışan bir memurun iki maaşına denk.

Kardeşinden kendi ihtiyaçları için yardım isteyebilir, gönlünce harcayabilirlerdi. Ama onlar kendileri ihtiyaç içindeyken bir hizmet kurumuna yardımı tercih ediyorlar.

Misafir aile kendileri için neler yapabileceklerini sorup başta kiralık ev bulunması hususu olmak üzere diğer ihtiyaçlarını tespit ediyor. Karşılıklı irtibat bilgileri alınarak hiç bitmeyecek bir dostluk kurulmuş oluyor.

Telefon kırık, kalpler âsûde

Ahmet Bey, teşekkür edip müsaade isterken Hatice Hanım bir dolabı açarak belki de aylık mutfak masrafı olarak ayrılan bir miktar parayı uzatarak, “Bunu da alın” dese de “Hayır, zaten sizin ihtiyaçlarınız var, onlara harcayın” cevabını alıyor.

Bu arada yardıma doyamayan Seniha, ileride okumak istediği Respect Üniversitesi için bir miktar daha bağışta bulunuyor. Onu kabul edip müsaade isteyip ayrılıyorlar. Ziyarete gelen ailenin hanımı Filiz Hanım anneyi ve üç kızını tek tek kucaklayıp evine davet ediyor:
“Siz de bize buyurun! Dilediğiniz kadar kalın, burada bir eviniz var.”

Hatice Hanım gözleri dolu dolu cevap veriyor:
“Allah razı olsun, geliriz inşallah. Burada bir değil, bin evimiz var, dünyada ise milyonlarca… Rabbim bu kardeşliğimizi bozmasın.”

Aradan bir ay geçince Ahmet Beyin telefonuna bir mesaj düşüyor:
“Ahmet Abi, ben Seniha, en küçük kız. Kandiliniz mübarek olsun.”

Ahmet Bey gözleri dolarak mesajı cevaplıyor ve daha sonra annesine soruyor:
“Seniha’nın telefonu yok mu? Hani gurbet elde lazım olur, okula veya kültür merkezine gittiğinde iletişim için.”

“Var abi var. Ama kırık bir telefon, bazen çekiyor, bazen kullanamıyor. Bu yüzden kandilde tanıştığı birçok abla ve ağabeye benim telefondan mesaj atmış.”

Ahmet Bey derin bir düşünceye dalıyor ve şöyle diyor:
“Ah Seniha! Ah gönlü bol, kalbi temiz, ideali yüksek, himmeti yüce kızım. Bize öyle bir ders verdin ki, ömür boyu unutamayız.”

Biz de küçük Seniha’nın kalbi gibi Respect School’un bütün dünyayı saran bir üniversite olması için yeni projeler üretmek ve uygulamak yolunda heyecanlıyız.

Eğer sizler de aynı coşkuyu yaşıyorsanız, 14 Şubat’taki burs ve bağış programımız güzel bir fırsat. Sizleri ve dostlarınızı bekliyoruz.

14 Şubat’ta gerçekleşecek Respect Burs ve Bağış Programını aşağıdaki linklerden seyredebilirsiniz. Okurlarımızı şimdiden her iki kanala abone olmaya ve ‘Hatırlat’ alarmını kurmaya davet ediyoruz.

RespectTürkçe YouTube Kanalı

Friends of Respect YouTube Kanalı

Program hakkında ayrıntılı bilgiye buradan ulaşılabilir

Kaynak: Tr724
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

Exit mobile version