Site icon Serbest Görüş

İslam bilimi ve Batı’nın kolektif ‘hafıza’ kaybı!

İslam bilimi ve Batı’nın kolektif ‘hafıza’ kaybı!


Batı’nın bilimsel yükseliş anlatısı, İslâm medeniyetine olan derin borcu görünmez kılan bir “kolektif unutma” üzerine kuruluyor. Deliller ortada olsa da mesele, bilginin kime ait sayılacağına iktidarın karar vermesi: bilim tarihi çoğu zaman keşiflerin değil, mülkiyetin tarihi. Bu unutma cehalet değil; Haçlı dönemiyle güçlenen anti-İslâm söylemi ve Rönesans hümanizminin “borç silme” operasyonuyla üretilen bilinçli bir seçicilik. Sonuçta İslâmî miras, sadece “aktarım” diye küçültülerek modern Batı’nın kendini tek kaynak gibi kurmasına hizmet ediyor.

AYDOĞAN VATANDAŞ | YORUM

Modern Batı’nın bilimsel yükseliş iddiası, kendi kendine yeten ve bütün bilimsel gelişmeleri kendi başarı hanesine yazan üstünlükçü bir uygarlık tasavvuruna dayanır. Ancak Jonathan Lyons’un Islamic Science and the West: A Case of Collective Amnesia (İslâm Bilimi ve Batı: Kolektif Bir Amnezi Vakası) başlıklı makalesi, bu anlatının tarihsel olarak eksik ve söylemsel olarak inşa edilmiş bir tasavvur olduğunu ileri sürer (Lyons, 2025). Lyons’un temel sorusu şudur: Batı’nın İslâm medeniyetine olan derin entelektüel borcu apaçık ortada iken neden bu hakikat hâlâ birçok okura yeni bir keşif gibi sunulmaktadır?

Jonathan Lyons, Amerikalı bir gazeteci, yazar ve Ortadoğu uzmanıdır. Uzun yıllar Reuters haber ajansında muhabir ve editör olarak çalışmış, özellikle İslâm dünyasına odaklanmıştır. En bilinen eseri The House of Wisdom: How the Arabs Transformed Western Civilization (2009) (Bilgelik Evi: Arapların Batı Uygarlığını Şekillendiren Mirası), Ortaçağ İslâm dünyasının Avrupa’nın entelektüel gelişimine etkisini inceleyen kapsamlı bir çalışmadır. Lyons, çalışmalarında tarih yazımındaki Batı merkezci yaklaşımı sorgulayan ve İslâm medeniyetinin bilimsel mirasını görünür kılmayı amaçlayan eleştirel bir perspektife sahiptir.

Deliller aslında ortadadır; fakat delillerin kendisi hiçbir zaman yeterli değildir. Çünkü delillerin delil sayılması, kabul edilebilir olmasına da bağlıdır. Lyons’un metni tam da bu noktadan hareket eder: Ortaçağ İslâm dünyasının Batı’ya taşınan bilimsel ve felsefî mirası tarihsel olarak belgelenmiş, kavramların kökenlerine kadar gündelik dilde izlenebilir ve hatta üniversite kurumunun dokusuna sinmiş olduğu hâlde, neden hâlâ keşfedilmeyi bekleyen bir gerçek gibi sunulmaktadır?

Bu rahatsızlık, sıradan bir tarih boşluğu rahatsızlığı değildir; daha çok, bir uygarlığın kendi inşa ettiği aynada kendini tek başına görme arzusu ile ilgilidir. Çünkü modern Batı, kendisini modern kılarken yalnızca bilim üretmemiş; bilimin soyağacını da üretmiştir. İcadın kendisi kadar, icadın kime ait sayılacağı konusu da siyasi bir konudur. Lyons’un metni bize şunu göstermektedir: Bilim tarihi çoğu zaman, buluşların tarihi değil; mülkiyetin tarihidir ve bu kimde kalacağına karar verilen bir mülkiyettir. Lyons’un anlatısında Batı bilimindeki ilk büyük kırılma, kişisel bir meraktan doğmuştur. Yazar, daha önce İran üzerine bir kitap yayımlamışken (Geneive Abdo ile birlikte yazdığı Answering Only to God), editörünün önerisiyle Endülüs’ten trubadurlara (Trubadur, 11.–13. yüzyıllar arasında Güney Fransa’da, özellikle Occitania bölgesinde ortaya çıkan gezgin şair ve müzisyenlere verilen isimdir.), Dante’den Cervantes’e uzanan bir İslami iz hattını sürmeye başlar; ama kısa sürede edebi etkilerin, daha geniş bir etkilenim sürecinin semptomları olduğunu görür: Asıl büyük olgu, bilgi transferidir. Lyons’un The House of Wisdom kitabı da bu transferi anlatan büyük bir paradigma ve çerçeve kurmuştur.

Burada ilginç olan şudur: Lyons’un ifadesiyle bu izler, sahipsiz bir altın tarlasında serpiştirilmiş külçeler kadar belirgindir. Dilden başlayıp kurumlara, teknolojiden kozmolojiye kadar iz sürmek mümkündür. Algoritma, azimut, zenit, sıfır; amiral, arsenal, tarife… Gökyüzündeki yıldız adlarına kadar taşınmış bir miras… Fakat mesele, kelimelerin etimolojisi değil; kelimenin arkasındaki hafızadır. Çünkü bir kelimeyi kullanmak, onu hatırlamak değildir. İnsan, her gün algoritma diyebilir ve bunun ardındaki tarihsel akrabalığı inkar edebilir; tıpkı bir evde yaşayıp, evin temelini atan ustayı hiç anmamak gibi.

Bugün gündelik hayatta kullanılan pek çok kelime, aslında Ortaçağ İslâm dünyasının bilimsel ve kültürel üretiminden süzülüp gelmiştir. “Algoritma” kelimesi, 9. yüzyılda Bağdat’ta yaşayan büyük matematikçi el-Hârizmî’nin (al-Khwarizmi) isminden türemiştir; bugün bilgisayar biliminden yapay zekaya kadar her alanda kullandığımız algoritmalar, adını ondan alır. “Azimut” ve “zenit” gibi astronomi terimleri Arapça kökenlidir; gökyüzündeki konumları tanımlamak için geliştirilmiş teknik kavramlardır. “Sıfır”, Hint rakam sistemini geliştirip sistematik hale getiren İslam matematik geleneği aracılığıyla Avrupa’ya geçmiştir. Denizcilik ve devlet teşkilatında kullanılan “amir(al)” kelimesi Arapça “emir”den, “arsenal” ise “dârü’s-sınâa”dan gelir; “tarife” de Arapça “ta‘rîf”ten türemiştir. Hatta Betelgeuse gibi yıldız adları bile Arap astronomlarının adlandırmalarını taşır. Yani bu kelimeler yalnızca sözcük değil; medeniyetler arası dolaşımın izleridir. Ancak bu izleri fark etmek için, bu izlerin tarihsel yolculuğunu da bilmek gerekir.

 Hafiza Neden Kaybolur? “Bilmemek” ile “Bilmemeyi Üretmek” Arasındaki İnce Hat

Lyons’un “kolektif amnezi” yani toplumsal hafiza kaybi dediği şey, salt cehalet değildir, örgütlü bir kayıptır. Burada “unutma”, belirli anlatılar lehine işleyen bilincli tercihlerdir. Bu tercihlerin bir ucu, tarih yazımının gündelik tekniklerinde görünür: Kütüphaneler, müfredatlar, kanonlar, ders kitapları, “bilim devrimi” anlatısı… Diğer ucunda ise bir uygarlığın kendini kurarken başvurduğu kurucu efsane palavrasi vardır.

Modern Batı’nın kurucu efsanelerinden biri şudur: Bilim, Antik Yunan’dan “doğrudan” Rönesans’a ve Aydınlanma’ya akmıştır; İslam dünyası ise en iyi ihtimalle bir “aktarım istasyonu”dur. Lyons, bu anlatının bilim tarihçisi George Saliba’nın ifadesiyle “klasik anlatı” olduğunu hatırlatır. Bu anlatı, iki temel varsayım üzerine oturur: (1) Müslümanlar yenilikçi değil, taşıyıcıdır; (2) İslam dünyasında bilimsel faaliyetler erken dönemde “dini reaksiyon” dolayisiyla kesilmiştir ve bu yüzden 12. yüzyıldan sonrası araştırmaya değmez.

Bu noktada Lyons, okuru yalnız tarihi veriyle ikna etmeye çalışmaz; daha tehlikeli bir şey de yapar: Bu anlatının, bilginin kendisi kadar bilginin meşruiyet koşullarını da belirlediğini söyler. Ve burada Michel Foucault’yu devreye sokar: Bir önermenin doğru/yanlış tartışmasına girebilmesi için önce “doğrunun içinde” yer alması gerekir; yani disiplinin mümkün hakikatler listesinde bulunması gerekir. İşte Lyons’un asıl kırılma noktası buradadır: İslami katkıyı merkeze alan birçok önerme, Batı bilim tarihinin “mümkün hakikatler” kataloğuna alınmadığı için, veriler ne kadar güçlü olursa olsun, düşünülemez kalmıştır.

Bu, epistemolojinin siyasete dönüştüğü yerdir. Çünkü “doğrunun içinde” olmak, yalnızca mantıksal bir kriter değil; geleneğin de belirlediği bir rejimdir.

Bilgi Avcıları: Toledo’ya Gidenler ve Avrupa’nın “Kıtlık” Yılları

Lyons’un metni, soyut bir tezle yetinmez; bize son derece önemli isimler verir: Adelard of Bath, Daniel of Morley… Bu isimler, Avrupa’nın kendi eğitim kurumlarından tatmin olmayıp 12. yüzyılda Müslüman coğrafyalara yöneldiği bir dönemi temsil eder. Lyons, Adelard’ın “Arapların ilimlerini araştırmak” için yola çıktığını; Daniel’in ise Toledo’ya gidip “dünyanın en bilge filozoflarını dinlemek” istediğini aktarır.

Bu isimlerin önemi şudur: Burada “Batı”, kendi kendine yeter bir özne olarak değil; öğrenen, üstelik öğrenmek için risk alan, yabancı dilin ve yabancı dünyanın içine giren bir özne olarak görünür. Yani modernliğin çok sevdiği “kendinden doğuş” (autogenesis) palavrası, tarih sahnesinde ilk ciddi kırılmayı burada yaşar.

Adelard’ın dönüşte getirdikleri, Öklid geometrisi, yıldız tabloları, usturlab kılavuzları, kimyasal tarifler aslinda nesnel şeyler değil, yöntem yani bilimsel metoddur. Lyons’un vurgusu özellikle önemlidir: Müslümanların asıl “büyük ödülü”, bilimsel bilginin tektanrıcı bir bağlamda Tanrı’ya karşı bir isyan değil; Tanrı’nın yaratışına dokunmadan doğayı anlamanın meşru yolu olduğuna dair fikirdir. Adelard’ın “Tanrı evreni yönetir; ama doğayı araştırmalıyız; bunu Araplar öğretiyor” minvalindeki yaklaşımı, bilim ile din arasında kurulan ilişkinin Batıda olduğu gibi catisma temelli olmak zorunda olmadığını gösterir.

Batının Müslüman Araplardan ogrendigi bu yaklaşım, bilimin dinin baskısından kurtuluş oldugu palavrasini da yikmistir. Lyons’un anlattığı dünyada, bilim çoğu zaman dinî pratik ihtiyaçlarla (kıble, takvim, namaz vakitleri, hac yolları) birlikte ilerlemiştir. Ve burada insan ister istemez şu felsefi soruyu da sormak zorundadir: Bilim, din ilişkisinde “çatışma modeli” acaba evrensel bir yasa değil de, belirli bir tarihsel Avrupa tecrübesinin sonradan evrenselleştirilmiş bir yorumu mudur? Cevap hic suphesiz evettir.

Anti-İslam Söylemi: Bir Bilgi Meselesi Değil, Bir Kimlik İnşası

Lyons’un tezine gore, İslami katkının Batida görünmez kilinmasinin basilica sebebi, Haçlı Seferleri dönemine kadar uzanan İslam karşıtı söylemdir. Bu söylem, Müslümanları bir karsitlik aynasi olarak kurar; yani Batı’nın kendine atfettiği her değerin karşıtını İslâm’a yükler. Batı sevgi ve barışı temsil ediyorsa, İslam şiddetin sembolü olur; Batı hakikatin taşıyıcısıysa, İslam yanlışın alanı sayılır; Batı iffetliyse, İslam sapkınlıkla özdeşleştirilir. Böylece İslam yalnızca “başka bir din” değil, Batı’nın kendini tanımlayabilmek için ihtiyaç duyduğu karşıt kimlik hâline gelir. Bu aslinda karşıtlık üzerinden kimlik inşasıdır.

Bu söylemin en sarsıcı yanı, Lyons’un alıntıladığı, 12. yüzyılda yaşamış Fransız Benedikten keşişi, tarihçi ve Haçlı Seferleri kronikçisi Guibert de Nogent’te çok net bir sekilde gorulur: Müslümanları kötülemek için onları tanımaya gerek yoktur; “onlarin kötülüğü her türlü sözün ötesindedir” gibi bir ön kabulle Muslumanları karalamayı meşrulaştırmıştır. Bilgi, düşmanın lehineyse; o halde bilgiye ihtiyaç yoktur.

Böylece “cehalet”, masum bir eksiklik olmaktan çıkar; bir güvenlik duvarına dönüşür. Ve bu duvar, Batı’nın kendi geçmişindeki bağımlılık ilişkilerini de gizler. Çünkü başka bir uygarlıktan öğrenmiş olmak, modern öznenin gururuna dokunur; özellikle de “üstünlük” iddiası üzerine kurulu bir dünya düzeninde.

Rönesans Hümanizmi: Borç Silme Operasyonu

Lyons’a gore, Rönesans’ın babası Francesco Petrarch’ın “Arabistan’dan iyi bir şey çıkacağına ikna olmam” diye özetlenebilecek tavrı, bir zevk meselesi değildir; bir sınıf ve statü meselesidir. Hümanistler üniversitelerde, yönetimde, kilisede yer açmak için kendilerini “saf” Yunan-Roma mirasının temsilcileri olarak kurmak, aradaki yüzlerce yıllık İslâmî şerh, geliştirme, eleştiri ve yöntem mirasını “araya girmiş kir” gibi göstermek zorundaydı.

Bu noktada Lyons, bilim tarihinin ahlaki bir açmazına işaret eder: Bilim ilerlerken aynı zamanda kimin adının anılacağı da seçilir. Seçimi, elbette iktidar belirler.

Lyons’un örneklerinden biri cebirdir. El-Harizmi’nin cebrinden türeyen “algebra” terimi açıkken, hümanist tarih yazımı bu kökeni adım adım siler: önce Antik Yunan matematikçisi Diophantus’a bağlar, sonra ulusal bir “Fransız dehası” anlatısına taşır; hatta Jean Borrel’in “algebra” yerine “quadratura” önerisiyle, kelimenin kendisini bile temizlemek ister. Burada dil, yalnız iletişim aracı değil; hafızanın arşividir. Kelimeyi değiştirince, borcu da görünmez kılarsınız.

Copernicus Meselesi: Düşünülemez Olanın Tarihi

Lyons’un metninde Copernicus bölümü, “modernliğin kutsal hikâyesi”ne yöneltilen bir itirazdır. 20. yüzyılın en önemli bilim tarihi uzmanlarından Willy Hartner’in 1960’larda Copernicus’un İslam astronomi geleneğinden yararlanmış olabileceğine dair bulgularının, disiplin içinde “dışarıda bırakılması”; George Saliba’nın klasik anlatı eleştirisi; ve altın çağın 12. yüzyılda bittiği dogması net bir sekilde gorunur olur.

Bilim tarihi bazen delilleri tartışmaz; delilin tartışılabilirliğini tartışır. Delil “mümkün hakikat” kategorisine girmiyorsa, disiplin onu susturur. Lyons’un Foucault’dan ödünç aldığı kavram tam burada iş görür: “doğrunun içinde” olmayan şey, doğru/yanlış testine bile giremez. Çünkü mesele sadece epistemik değildir; aynı zamanda siyasal ve kurumsaldır.

Michel Foucault’nun bilgi–iktidar analizi bu noktada açıklayıcıdır. Foucault’ya göre bilgi, iktidardan bağımsız, nötr ve saf bir alan değildir; her bilgi rejimi, belirli iktidar ilişkilerinin içinde üretilir ve o ilişkiler tarafından şekillendirilir.

Kayıp El Yazmaları ve “Yetim Olgular”: Bir Entelektüel Tarihin Parçalanışı

Lyons’un metninde en hüzünlü bölüm, yüzbinlerce İslâmî el yazmasının hâlâ çalışılmamış olduğuna dair hatırlatmadır. Bu yalnız bir arşiv problemi değil; bir “dünya tasavvuru” problemidir. Çünkü bir arşivi çalışmamak, o arşivin temsil ettiği imkânları da çalışmamaktır.

Böyle olunca ortaya “yetim olgular” çıkar: İbnü’n-Nefîs’in akciğer dolaşımı, İbnü’l-Heysem’in optiği ve deneysel yöntemi, el-Cezerî’nin mekanik dehası… Lyons bu örneklerin Batı geleneğinde parçalı ve bağlamsız durduğunu; bir “birleştirici teori”ye dönüşmediğini söyler. Çünkü teori kurmak için yalnız olgu yetmez; olgunun ait olabileceği bir anlatı alanı gerekir. Anlatı alanı da söylem tarafından çizilir.

Neticede “olgu” dediğimiz şey, kabul görmüş gerçektir. Kabul görme ise iktidar ve meşruiyet mekanizmalarıyla ilişkilidir. Lyons’un makalesi, bilim tarihinin bu temel ontolojisini ifşa eder.

Çıkış Yolu: Epistemolojik Bir “Tecrübe” Olarak Önyargıyı Askıya Almak

Lyons, metninin sonlarına doğru bir “düşünce deneyi” önerir: Anti-İslâm söyleminin temel önermelerini (İslâm irrasyoneldir, bilime düşmandır, modernlikle bağdaşmaz) bir an için askıya alalım. Bu askıya alma, “İslâm’ı idealize edelim” çağrısı değildir; epistemolojik bir temizliktir: Önce kapıyı açalım ki içeride ne var görebilelim.

Bu yapıldığında sorular değişir: “Copernicus Müslümanlardan çaldı mı?” gibi suçlayıcı ve dar bir sorunun yerine, “Dünya’yı evrenin merkezi kabul eden ve gezegen hareketlerini karmaşık dairesel sistemlerle açıklayan Ptolemy’nin (Batlamyus) modeline İslam astronomlarının yönelttiği eleştiriler Copernicus’a hangi entelektüel kanallar aracılığıyla ulaştı?” gibi üretken bir soru gelir. “İslâm sanatındaki geometriler tesadüf mü?” yerine, “Bu keşif hangi matematiksel zihniyetin ürünüdür?” sorusu gelir. Lyons’un asıl hedefi, suçlama ya da romantizasyon değil; araştırma ufkunun genişlemesidir.

Burada Gadamerci anlamda bir “ufuk kaynaşması” ihtimali doğar: Batı’nın kendi ufkunu, İslâm’ın tarihsel ufkuyla karşılaştırma cesareti. Ama bunun için önce, Batı’nın kendi ufkunu “evrensel ufuk” sanma alışkanlığından kurtulması gerekir.

Kaynak:

Lyons, J. (2025). Islamic science and the West: A case of collective amnesia. Renovatio. https://renovatio.zaytuna.edu/article/islamic-science-and-the-west-a-case-of-collective-amnesia

 

Kaynak: Tr724
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

Exit mobile version