Site icon Serbest Görüş

İran yanılgısı

Yüksel Durgut


YÜKSEL DURGUT | YORUM

İran’da Aşure törenleri, yüzyıllardır süregelen görkemli ritüellerin dışarıdan görüldüğü gibi sadece binlerce göğsün disiplinli dövülüşünden ibaret değil. Bu sahne, Batı medyasında zaman zaman tasvir edildiği gibi kontrolsüz bir kaos veya vahşi bir matem de değil. Aksine, binlerce kişinin katıldığı, asırlık bir geleneğin ve derin bir inancın tezahürü.

Bu ritüel, Kerbela’da akan kanın, mazlumiyetin ve adalet arayışının asırlar sonrasına uzanan bir sedası. Batılı bir göz için ilk bakışta farklı gelen bu olay, acının bu derecede kamusal ve kolektif bir biçimde, hem de muazzam bir düzen içinde ifade edilmesi. Oysa bu, İslam tarihinin en derin travmalarından birinin, Müslümanların ortak hafızasında nasıl bir direniş ve bağlılık sembolüne dönüştüğünün en somut göstergesi.

Bu tören, İran devletinin kimliğini anlamak için bir metafor: tarihsel bir travmanın ve ondan beslenen direniş ruhunun, kişisel dini pratiklerden toplumsal bir mutabakata, hatta devletin meşruiyet dokusuna nasıl işlendiğinin ifadesi. Ancak bu metafor, ülkenin bütün gerçekliğini anlatmaya yetmiyor.

MOZAİK DEVLETİN GERİLİMİ

Dışarıdan monolitik görünen yapı, içeride derin sosyolojik fay hatlarıyla dolu. İran, etnik ve dini açıdan son derece çeşitli bir mozaik. Nüfusun yalnızca yaklaşık yüzde 61’i Fars’tır; geri kalanını Azeriler, Kürtler, Beluçlar, Araplar ve diğer etnik gruplar oluşturur. Bu çeşitlilik, uzun süredir devam eden bir yönetim krizini de beraberinde getiriyor.

Özellikle Kürt ve Beluç azınlıklar, siyasi temsilde marjinalleşme, ekonomik yatırımsızlık ve sistematik ayrımcılık gibi sorunlarla karşı karşıya. Kürt bölgelerinde işsizlik ulusal ortalamanın neredeyse iki katı ve bu bölgelerdeki siyasi tutuklu ve infaz oranları yüksek. Devlet, bu bölgelerdeki huzursuzluğu genellikle ülkenin toprak bütünlüğüne yönelik bir tehdit olarak yorumluyor ve milliyetçi duygulara hitap ederek muhalefeti durdurmaya çalışıyor. Bu, içerideki meşruiyet sorunlarını dış tehdit retoriğiyle yönetme stratejisinin bir parçası. Yani Ortadoğu’da fazlasıyla tanıdık bir senaryo.

MEDYA VE SESSİZ KALEMLER

İran’da gazetecilik, bir meslekten ziyade bıçak sırtında yürüme sanatı. “Sessiz Kalemler Sendromu” olarak adlandırılabilecek bir durum, habercileri en sert sansürcülere dönüştürmüş durumda. Kasten belirsiz bırakılmış yasalar, gazetecileri daha yazmadan önce kendilerini yargılamaya itiyor.

İran’daki medya ortamında devlet, sadece açık sansürle değil, daha karmaşık bir yöntemle kontrol sağlıyor. Gazeteciler, ağır ceza ve işsizlik riski nedeniyle kendilerini otomatik sansüre mahkûm ediyor; yazdıkları metinleri hedef olmamak için yumuşatıyor, hatta bazen hiç yazmıyorlar. Bu sistemin asıl amacı sadece eleştiriyi susturmak değil, toplumda ortak bir muhalefet dilinin oluşmasını engelleyerek protestoları daha başlamadan zayıflatmak.

Batı medyası da İran’ı anlatırken genelde basma kalıplar kullanıyor. Bu kalıplardan en yaygınları “halka karşı rejim” ya da “gençlere karşı molla” gibi ikili karşıtlıklar. 90 milyonu aşan nüfusu, çok katmanlı tarihi ve kültürel çeşitliliği olan İran, birkaç politik sembole indirgeniyor. Bu söylemin bir parçası olarak, İran’ın bölgesel ilişkileri de genellikle fazlasıyla görmezden geliniyor. Oysa Hizbullah veya Husiler gibi gruplarla ilişkiler, basit bir kumanda-kontrol dinamiğinden ziyade ortak stratejik çıkarlar, inanç birliği ve çetrefilli ittifaklar üzerine kurulu.

PROTESTOLAR VE REJİMİN DAYANIKLILIĞI

İran’da ekonomik protestolar, hızla rejimin meşruiyetini sorgulayan siyasi bir harekete dönüşebiliyor. ABD yaptırımlarının yol açtığı enflasyon ve işsizlik, “Ne Gazze ne Lübnan, canım feda İran” gibi sloganlarla ifade buluyor. Bu slogan, halkın bir kısmının, devletin bölgedeki harcamaları yerine kendi sorunlarına öncelik verilmesi gösteriyor.

Rejim ise bu talepleri, her protestoyu bir ‘dış komplo’ olarak gösterme fırsatına dönüştürüyor. Göstericileri ‘ajan’ ilan edip baskıyı artırıyor. Bu baskı, Batı’da daha sert yaptırım çağrılarına yol açıyor. Yaptırımlar ekonomiyi daha da kötüleştirince protestolar büyüyor ve bu kısır döngü tekrarlanıp duruyor.

İran’ın Aşure törenlerinde gördüğümüz o disiplinli ve görkemli görüntü, bir yönüyle devletin gücünü ve toplumu bir arada tutma becerisini gösteriyor. Ancak bu görüntünün hemen arkasında, ülkenin başka bir gerçeği daha saklı. Ekonomik yaptırımların ağır yükü, bazı etnik grupların bastırılmış talepleri ve sansür korkusuyla çalışan gazeteciler, o tören alanlarının hemen dışındaki hayatı şekillendiriyor.

Bu nedenle İran’ı tek bir tanımla anlamak imkansız. İran, ne Batı’nın gördüğü yenilmez bir direnç sembolü, ne de yalnızca içten çökmeyi bekleyen bir rejim. Gerçek İran, bu iki uç görüşün arasında, Kerbela’nın hüznüyle bugünün gerilimlerini aynı anda taşıyan, hem güçlü hem de derin sorunları olan, sürekli bir gerilim ve denge hali içinde yaşayan kadim bir ülkedir.

İran’ı anlamak istiyorsan, sadece törenlere bakıp “işte dindar İran” diyemezsin. Sadece sınırlardaki huzursuzluğa bakıp “işte savaşın hedefindeki İran” diyemezsin. Sadece dış politikadaki hamlelere bakıp “işte tehlikeli İran” diyemezsin. Bu üçü birden aynı anda var. Birini görüp ötekini görmemek, resmin tamamını kaçırmak demek.

En büyük yanılgı da tam olarak bu: İran’ı tek bir cümleyle, tek bir fotoğraf karesiyle anlamaya çalışılıyor. Oysa İran, bütün bu çelişkileri, gerilimleri, derinlikleriyle birlikte var olan bir ülke.

İran’ı anlamak kolay iş değil, üç boyutlu düşünmek gerek. Tek boyutlu bakan, hedefi ıskalar.

Kaynak: Tr724
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

Exit mobile version