Site icon Serbest Görüş

İntiharın eşiğine gelmiş bir canın yanında durmak

İntiharın eşiğine gelmiş bir canın yanında durmak


AHMET KURUCAN | YORUM

Türkiye’de hayatını sürdürmeye çalışan bir gençle zaman zaman yazışıyoruz. Dün bir mesaj aldım: “İntihar etmek istiyorum. Ölmek istiyorum.” 

Beynimden vurulmuşa döndüm. O cümle bir insanın yazabileceği en ağır cümlelerden biridir. Fakat biraz durup düşündüğümde şunu fark ettim: O yalnız değil. Aynı eşiğe gelmiş, aynı karanlık düşüncelerle boğuşan başka insanlar da var. Bu satırları bir kişiye değil, o eşiğe gelmiş herkese hitaben kaleme alıyorum.

Türkiye son yıllarda ağır bir imtihandan geçti; hâlâ geçmeye devam ediyor. Bu süreçte sadece özgürlükler, meslekler ve kurumlar yara almadı; insan ruhu yara aldı. Hakkında soruşturma açılan, işini kaybeden, sosyal çevresi dağılan, aileleri parçalanan, itibarı zedelenen, pasaportuna el konulan, aylarca hatta yıllarca belirsizlik yaşayan insanlar oldu. Sadece belli bir kesim değil; Alevî’si, Ermeni’si, Kürt’ü, farklı siyasi görüşten olanı, iktidarın uygulamalarına muhalif duran herkes bu ağır iklimin bir tarafında kendini sıkışmış hissetti.

Bazıları dayanamadı. Yüzlerce insan hayatına intiharla son verdi. “Yüzlerce” kelimesini istatistiki veri gibi okumayın; o sayının içine giren her kişi bir isimdir, bir anne, bir baba, bir evlat, bir dosttur. Her biri ayrı bir dünyadır.

İntihar çoğu zaman “ölmek istemek” değildir. Bu yaygın yorum eksiktir. İntihar, insanın acıdan kurtulmak istemesidir. İnsan hayatını sonlandırmak istemez; içinde bulunduğu çıkmazı sonlandırmak ister. Fakat zihnin en karanlık anlarında bu iki duygu birbirine karışır. Sosyal çevresini kaybeden, mesleğini kaybeden, itibarını kaybeden insan çoğu zaman kimliğini kaybetmiş gibi hisseder.

Sabah kalktığında “Ben şimdi neyim?” sorusu ağırlaşır. Bu soru uzadıkça insan kendi değerini başkalarının gözünden ölçmeye başlar. Toplumdan dışlanma duygusu, ekonomik sıkışmışlık, yalnızlık ve belirsizlik birleştiğinde ruh daralır. İntihar düşüncesi çoğu zaman bu psikolojik kuşatmanın ürünüdür.

Ancak burada hayati bir ayrım vardır: Geçici bir ruh hâli, kalıcı bir karara dönüşmemelidir. İnsan psikolojisi dalgalıdır. En ağır depresyon dönemleri bile inişli çıkışlıdır. Bugün dayanılmaz görünen bir acı, aylar sonra aynı yoğunlukta hissedilmeyebilir.

Hukukçu kimliğimle şunu söyleyebilirim: Hayatta geri dönüşü olan hatalar vardır; bir de geri dönüşü olmayan kararlar. İntihar ikinci gruptadır. Oysa içinde bulunduğumuz krizlerin büyük kısmı birinci gruptadır. İslam hukukunda “can” dokunulmazdır. Bu ilke sadece başkasının canı için değil, kişinin kendi canı için de geçerlidir. Bunun arkasında yalnızca dinî bir hüküm değil, insan onurunu koruma iradesi vardır.

Hayat, en ağır şartlarda bile korunması gereken temel değerdir. Fakat meseleyi sadece dinî bir korku diline indirgemek de doğru değildir. Travma yaşayan toplumlarda intihar düşüncesi artar. Toplumsal baskı, ekonomik belirsizlik, sosyal izolasyon ve uzun süren hukuki süreçler insan ruhunu yorar. Bu yorgunluk insanîdir; ancak insanî olan her duygu doğru bir çözüm üretmez.

İntihar düşüncesi daralan bir zihnin ürünüdür. Zihin, “Hep böyle sürecek!” der, “Hiçbir şey değişmeyecek!” der. Oysa hayatın en temel özelliği değişimdir. Tarih, en karanlık dönemlerin bile kalıcı olmadığını defalarca göstermiştir. Bugün sıkışmış hisseden birçok insan, 5 yıl önceki hayatını hayal bile edemiyordu; 5 yıl sonra nerede olacağını da bugün kestiremiyor olabilir. İnsanı ayakta tutan şey işte bu ihtimaldir. İhtimal, insanın içindeki son ışıktır.

Bir başka hakikati de görmezden gelemeyiz: İntihar acıyı bitirmez; acıyı başkalarına devreder. Anneye, babaya, eşe, çocuğa, kardeşe… Bir insan kendi hayatını sonlandırdığında, geride kalanların hayatı yıllarca o travmanın gölgesinde kalır. Bu, inkârı mümkün olmayan bir gerçektir. Evet, intihar bireysel bir karar gibi görünür; fakat sonuçları toplumsaldır. Bir canın yokluğu sadece bir bedeni eksiltmez; bir aileyi, bir çevreyi, bir geleceği sarsar.

Buradan özellikle intiharın eşiğine gelmiş insanlara seslenmek istiyorum: Şu an hissettiğiniz karanlık kalıcı değildir. Bu duygu dalgası geçecektir. Yeter ki geri dönüşü olmayan bir adım atmayın. Yardım istemek zayıflık değildir. Psikiyatri desteği almak bir eksiklik değildir. Kriz anında bir hastaneye gitmek, 112’yi aramak, bir dostun kapısını çalmak utanılacak bir şey değildir. Travma yaşayan toplumlarda ruh sağlığı desteği almak en doğal haktır.

Hepimiz hayatımızın belli dönemlerinde buhranlar yaşamışızdır. Belki intiharın eşiğine gelmemişizdir; fakat anlamsızlık krizini tatmışızdır. “Bu hayatın anlamı ne?” diye sormuşuzdur. Bir sis çökmüştür hayallerimizin ve gelecek planlarımızın üzerine. Fakat sis ne kadar kesif olursa olsun manzarayı yok etmez; sadece geçici olarak örter. Onun için ne olur, sisli günlerde uçuruma doğru yürümeyin. Önce sisin dağılmasını bekleyin.

Yaşananları küçümsemiyorum. Haksızlık ağırdır, belirsizlik ağırdır, yalnızlık ağırdır. Fakat bu ağırlıklar insanın değerini ölçmez. Haksız yere maruz kalınan muamele, insanın hakiki değerini yansıtmaz. Değer, insanın varoluşundan gelir. Bu; fıkhın da, ahlâkın da, insan haklarının da ortak paydasıdır.

Son bir cümleyle bitireyim: Eğer bugün dayanırsanız, yarının ihtimallerini öldürmemiş olursunuz. Bir gün daha. Sadece bir gün daha. Toplum olarak birbirimize borçluyuz: Yaşamak ve yaşatmak.

Bu yazı bir nasihat değil, bir ricadır: Hayata tutunun. Çünkü siz, şu an göremeseniz de, bu dünyada yeri olan insanlarsınız.

***

Not: Bu yazıda didaktik üslubu yansıtan cümlelerim oldu. Kalbimde duyduğum kaygıya ve heyecanıma verin lütfen. Bundan dolayı okuyucularımdan özür dilerim. 

 

Kaynak: Tr724
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

Exit mobile version