Sabahat Çelik, Batman’da katledilen kardeşi gazeteci Cengiz Altun’u anlatıyor
Hüseyin Kalkan
Haftalık Yeni Ülke gazetesi yayına başladığında büro oluşturduğu ilk kentlerden biri Batman oldu. Batman, işçi sınıfının yoğun olduğu, Kürt Özgürlük Hareketinin hem şehir merkezinde hem kırsalda güçlü olduğu bir kenti. Derin Devlet bu gelişmeyi durdurmak için, başta siyasetçiler ve halk önderleri olmak üzere, Kürt hareketine yakın insanları hedef aldı. Faili meçhul cinayetler peş peşe geldi. Cengiz’in farkı burada ortaya çıktı. Bütün olayları izledi, delilleri ile ortaya koydu. Bu nedenle aramızda ilk hedef alınan o oldu. 24 Şubat 1992 günü büroya giderken çapraz ateşle katledildi. Hastahaneye yetiştirilmeden yaşamını yitirdi. Cengiz’in gazeteciliğinin ve yaşamının yakın tanığı olan, Sabahat Çelik, Cengiz’i ve o gün yaşananları gazetemize anlatı.
- Cengiz nasıl bir kardeşti? Oradan başlayalım, bize biraz anlatır mısın?
Cengiz çok duygusal bir kardeşti. Aynı zamanda da çok yardımseverdi. Evde mesela bilirsiniz, bizim geleneklerde yataklar yere serilir. Ağırdır yün yataklar. Sürekli ‘Anne siz kaldırmayın, çok ağırdır onlar. Bırakın ben kaldırayım’ derdi. Evde olduğu sürece yatakları hepsini o kaldırır yüklüğe koyardı. Kızartma yemekleri yapıldığında genelde çok fazla ayakta kalınıyor diye kızartma yemeklerini ya da et veya sebze doğramaları genelde o yapardı. Elinden geldiğince evdeki işlerde hem anneme hem bizlere, kız kardeşlerine yardımcı olmaya çalışırdı. O anlamda çok yardımsever ve moralistti.
- Sen Cengiz’in gazetecilik sürecini de biliyorsun. Biraz onu anlatır mısın? Nasıl bir gazeteciydi, nasıl haberler yapardı?
Cengiz dediğim gibi evde hem çok yardımseverdi hem de çok moralistti. Anneme çok düşkündü özellikle. Aman annem ezilmesin, annem yorulmasın, ev kalabalıktır elimizden geldiğince destek olalım. Tabi yavaş yavaş büyüdükten sonra Kürtlük bilinci gelişmeye başladı, yurtseverlik bilinci gelişmeye başladı. Örgüt propagandası yaptığı gerekçesiyle 2,5 yıla yakın bir zaman Diyarbakır Cezaevi’nde yattı. Cezaevinden çıktıktan sonra gazetede çalışmaya başladı. Ama öyle bir başlamayla başladı ki müthiş bir heyecan, müthiş bir sevgiyle. ‘Ben halkımın, çocukların, kadınların yaşadıklarını dile getireceğim, dünyaya duyuracağım, herkes bilecek.’ Böyle bir bilinçle yaklaşıyordu. Öyle de yaptı. Nerede bir faili meçhul cinayet varsa oraya koştu. Fotoğrafladı, belgeledi. Habere ulaşmak için her tehlikeyi göze aldı. Çocuk haberleridir, çocuklara yönelik bir şey olduğunda asla üstüne gitmekten çekinmezdi. Hemen haberini yapar, koşardı. Şehir içinde, şehir dışında her tarafa giderdi ve müthiş heyecanlıydı. Hem gazeteciliği hem mesleğini ve onu kendine göre bir görev olarak görürdü ve o şekilde yapardı. Hem gazeteciliğini yapıyordu hem de aynı zamanda Dicle Üniversitesi motor mühendisliği bölümünü okuyordu. Özellikle 90’lı yıllarda Kürdistan’daki durum ortadaydı. Yani faili meçhullerin haddi hesabı yoktu. Dolayısıyla da bu noktada her yere koşturması gerekiyordu. O ve bütün meslektaşları aynı şekilde koştururdu. Hepsi haber yapardı. Ama Cengiz’in gazeteye bağlılığı çok ayrıydı. Sabah erkenden uyanıp ‘Gazeteye gidiyorum. Bakalım bugün ne haber yapacağız, Acaba manşet çıkarabilecek miyiz?’ derdi. Özellikle manşet haber çıkarmayı çok isterdi. İşte haberi yaptıktan sonra gelir anlatırdı. ‘Valla bugün yaptığımız haber çok çarpıcıydı, kesin manşet olur’ diye. Gazeteciliği müthiş bir heyecanla yapardı.

- Daha çok hangi haberleri yapardı? Aklına gelen örnekler var mı?
Aklıma gelen örnekler şöyle. Mesela faili meçhul cinayetlerle ilgili haberler yaptı . Onun dışında işte toplumsal haberleri çok yapardı. Mesela çocuklarla ilgili özellikle. Batman’da bir dere vardı. O derenin suyu temiz değildi, filtrelenmiyordu. Dolayısıyla hem böceklenme, hem hastalık, hem mikrop yayıyordu. ‘Batman’da çocuklar bu derenin pisliğinden dolayı hastalanıyor, fakat kimse bu dereyi temizlemiyor’ şeklinde haber yapmıştı. Onun dışında mesela toplumsal haberlerin hiçbirini kaçırmazdı. Özellikle işte Midyat’ta olsun, Gercüş’te olsun, Batman’da olsun, Siirt’te olsun, hepsine gider yapardı. Bir defasında kendisinin Midyat’a habere gitmesi gerekti. Annemin de köy gitmesi gerekiyordu. Önce annemi köye bırakmaya karar verdi. Ancak takip edildiklerini anlamış. Anneme çaktırmamaya çalışıyor. Annemi bıraktıktan sonra, dönerken minibüsün yolcularına ve şoföre ‘Takip ediliyoruz. Beni gözaltına alırlarsa herkese duyurun. İnsanların haberi olsun’ demiş. Hakikaten de dönüşte, işte Gercüş’te önünü kesiyorlar, gözaltına alıyorlar. Fakat hiçbir resmi gözaltı muamelesi gerçekleştirilmiyor. Ve bunu yaparken işte ne kemerini ne üstündeki eşyaları, hiçbir şey almıyorlar. O da soruyor ‘hani ben gözaltındayım, niye bunları almadınız’ diyor. ‘Gerek yok’ diyorlar. ‘Zaten bir süre sonra yok olacaksın’ Gözaltında 3-4 gün kaldı, bırakılmadı, gözaltında olduğu kabul edilmedi. Bir taraftan gazetenin merkez bürosu, bir taraftan biz, bir taraftan avukatlar çok baskı yaptık. O arada tabii şoför ve minibüste bulunan kişiler de tanıklık yapınca mecbur kaldılar, gözaltında olduğunu kabullenmek zorunda kaldılar ve bıraktılar. Hemen ondan sonra zaten Batman’da gidip suç duyurusunda bulundu savcılığa. Benim can güvenliğim yok, gözaltına alınıyorum, kaybedilmek istemiyorum’ diye. Hatta ilk başta savcılık bu dilekçeyi bile kabul etmek istemedi. Ama sonra kabul ettiler. Kısa süre sonrada saldırıya uğradı.
- Peki başka ne gibi tedbirler alıyordu, habere giderken?
O dönemde zaten sadece Cengiz değil, Cengiz ile beraber diğer gazeteci arkadaşlar da hiçbir zaman büroya tek başlarına gidip tek başlarına gelmiyorlardı. Mutlaka yanlarında bir ya da iki kişi daha ile birlikte yürüyerek gidiyorlardı. Onun dışında da mümkün mertebe birbirilerimize haber veriyorduk. Şuraya gidiyorum, bununla çıkıyorum şeklinde herkes birbirinden haberdar bir şekildeydi. Ama tabii telefonlarla olsun, evin önünde olsun sürekli bir tehdit vardı. Mesela telefonlar açılırdı, küfür edilirdi ya da sizi böyle öldüreceğiz denilirdi. Çok da dikkate almıyorlardı. ‘Evet biz bir şeyler yapıyoruz demek ki, bu onlara dokunuyor. O yüzde bizi korkutmaya çalışıyorlar. O yüzden böyle üzerimize geliyorlar’ diyordu Cengiz. En son mesela şeyi biliyorum, son bir ay, bir buçuk aya yakın her gün bizim evde akşamları özellikle bahçeden, damın üzerinden ayak sesleri, postal sesleri geliyordu. Dipçiklerle çatıya vuruyorlar. Bir şekilde evden dışarı çıkılsın ki faili meçhule gitsin. Ve Cengiz şey yapıyordu, ‘Kapatın kapıları camları, hiç kimse evden çıkmasın, hiç kimse şey yapmasın, korkmayın. Bu sadece tedirgin etmek amaçlıdır.’ diyordu. Bu şekilde bizleri de teskin etmeye çalışıyordu. Hani korkmayın, bunlar geçecek, bunlar işte doğruları yazdığımız için böyle yapıyorlar’ diyordu.
- Peki olay gününü hatırlıyor musun, nasıl haber aldınız, olay nasıl meydana geldi?
Evet çok iyi hatırlıyorum. 33 yıldır hiç unutmadığımız bir gün. Her hatırladığımızda da içimiz ilk andaki gibi yanıyor. Akşamleyin Midyat’tan gelmişti, haberini yapmıştı. Ondan sonra eve geldi, hatta Hayrettin ile birlikte geldi. Hayrettin, Cengiz’e ‘yaptığın haber kesinlikle manşet olur.’ dedi. Ellerini ovuşturarak, ‘bu sefer de paçayı yırttıysak artık bize hiçbir şey olmaz’ şeklinde konuştular. O günlerde Midyat’a gidip gelmek o kadar kolay değildi, gözaltına alınmadan, kaçırılmadan. Sabahleyin saat 7 buçuk 8 gibi uyandı hazırlanmaya başladı. Bu arada Hayrettin geldi birlikte büroya gidecekler. Ancak Hayrettin ‘Cengiz sen çok yoruldun, daha bu akşam geldin, istiyorsan biraz dinlen saat 9-10 gibi büroya gel.’ dedi. Cengiz’de ‘He ya valla iyi olur’ dedi. Hatta bu arada ben de şey dedim, ‘abi sakın yalnız çıkmayasın dedim, dikkat et.’ ‘Yok yok merak etme, siz dikkatli gidin, size bir şey olmasın’ dedi. İyi tamam dedik o zaman. Biz çıktık, ben işe gittim, Hayrettin de büroya gitti. Saat 9 buçuk civarıydı, ben iş yerindeyim. Bir baktım bir haber geldi, işte bir gazeteci vurulmuş. O haberi alınca biz bir anda böyle panikle hemen soruşturduk. Dediler ‘yaralıdır, hastaneye kaldırılmış’ Hastaneye gittik daha ilk bir saat içerisinde, abartısız söylüyorum 20 binin üzerinde insan hastanenin bahçesinde, çevresinde toplanmış. Olay yerinde çapraz ateşe tutulmuş. Kendini savunma şansı bile olmamış. Ya da işte herhangi bir şekilde sağa sola ya da bir şekilde kenara çekilmek gibi bir şansı da olmamış. Çünkü üçlü bir taramaya maruz kalmış. Görenler de o şekilde ifade ediyor zaten. Hacı Şerif Camisi’nin önünde, bizim eve hemen hemen bir 10 dakikalık mesafede olan bir yolda. Büroya girerken saldırıyorlar ve hastaneye götürüyorlar. Tabii hastanede zaten yaşamıyor, geldiği zamanda yaşamıyormuş. Ve cenazesi akşam 2-3 defa kaçırılmak istendi. Hem hastaneden hem camiden kaçırılmak istendi. Ama çok yoğun bir kalabalık olduğu için başaramadılar bunu. Ertesi gün kendi doğalında herkes kepenkleri indirdi. Ve 80 binin üzerinde insan yürüyüş halinde cenazeyi defnetmeye götürdü. Ama büyük bir öfke, büyük bir nefret vardı yaşanan katliama karşı. Polis, babamı çağırdılar, yürüyüş yapmayın dediler, babamı gözaltına almak istediler. Babam isteklerini kabul etmedi. Zorunlu olarak yürüyüşe izin verdiler. Babam ‘Benim oğlum olduğu kadar bu halkın da oğludur. Bu halkın, bu toplumun haberlerini yapıyordu. Dolayısıyla ben böyle bir şeyi yapamam. Siz geri çekilin. Karışmayın bırakın, insanlar doğalında yasını yaşasın, cenazesini defnetsin. Baktılar çok yoğun bir kalabalık var. Bu sefer polis gelip çekildi, müdahale edilmedi ve cenaze defnedildi. Gazeteci arkadaşı Hafız Akdemir, bir konuşma yaptı. Başka konuşmalar da oldu. İnsanlar hemen dağılmadı. Çok görkemli bir cenaze töreni idi. Batman Cengiz’i hakkıyla uğurladı.
Bir devlet cinayeti
Cinayetten yaklaşık bir yıl sonra, Diyarbakır-Mardin karayolu Odabağ Kavşağı’nda kimlik kontrolü ve arama yapan Diyarbakır Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şubesi polisleri, İsmail Emsen adlı bir kişiyi, üzerinde 9 milimetre çapında ruhsatsız bir tabanca ile yakaladı. Silah üzerinde yapılan balistik incelemede, gazeteci Cengiz Altun’un bu tabancayla öldürüldüğü belirlendi. İsmail Emsen polise verdiği ifadede, “Hizbullah” taraftarı olduğunu ve tabancayı kendisini korumak için kardeşi Metin Emsen’den aldığını söyledi. İsmail Emsen, tutuklanarak Diyarbakır Cezaevi’ne konuldu. Ancak polis bu aşamadan sonra, ne Metin Emsen’i bulmuş ne de olay hakkında detaylı bir soruşturma yapmıştı. İsmail Emsen ise Cengiz Altun’un öldürülmesiyle ilgili olarak değil, “ruhsatsız silah bulundurmak” suçundan tutuklanmış ve kısa bir süre sonra serbest bırakılmıştı. Cengiz Aktun’un öldürülmesinden dört, İsmail Emsen’in yakalanmasından tam üç yıl sonra Susurluk’ta meydana gelen kazayla birlikte iyice belirginleşen kontr-gerilla gerçeği üzerine “Susurluk Raporu”nu hazırlayan dönemin Başbakanlık Teftiş Kurulu Başkanı Kutlu Savaş, bölgede öldürülen diğer gazetecilerle birlikte Cengiz Altun’un da devlet tarafından öldürüldüğünü itiraf etmişti.
Kaynak: Yeni Yaşam Gazetesi
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***