“Eski Ramazanlar neredeydi?” sorusu yanlış. O nur kaybolmuyor; biz kaçırıyoruz. Her yıl aynı kapı açılıyor; her kalp için, her çağ için. Girebilmek başka şey!
M. NEDİM HAZAR | YORUM
“Nerede o eski Ramazanlar?”
Bu soruyu her yıl soranlardan mısınız? Çocukluğumuzun o mahalle sokaklarında yanan kandiller, sahurda mahalleyi uyandıran davul sesleri, komşuların iftar sofrasına koşturmaları, camilerden taşan cemaatler… Hepsi güzel, hepsi bir devrin güzel hatıraları. Ama bu nostaljinin ardına sığınarak bugünü kaçırmak, şimdiki zamanın bereketinden mahrum kalmak demek.
Mevsimler kendi şartları içinde güzel. Bahar çiçekleriyle, yaz bereketleriyle, sonbahar hasatlarıyla, kış sükûnetiyle… Her biri farklı, her biri kendine özgü bir güzellik sunar. Ramazan da böyledir. Osmanlı’nın vakıflarla şehrayinlere dönüştürüldüğü günlerde de güzeldi; cumhuriyetin ilk yıllarında, yokluk içinde tutulan oruçlarda da… Bugün, modern dünyanın gürültüsü içinde, dijital ekranların aydınlattığı gecelerde de Ramazan yine Ramazan’dır. Şartlar değişmiştir, ama o ayın manevi derinliği, nuru ve bereketi aynıdır.
“Ramazan, senenin en nurlu, en içli, en tesirli, en lezzetli günleri ve ledünnî hayatımızın da en önemli bir iç dinamizmi olarak bütün benliğimize siner ve bize en uhrevî hazlar yaşatır.” diyor söz sultanı…
Bu tespit, Ramazan’ın zaman üstü mahiyetini ortaya koyuyor. Çünkü Ramazan, bir takvim ayı olmaktan öte, ilahi bir zaman dilimi; şartlar değişse de özü, ruhu ve bereketi değişmeyen bir manevi mevsim. Hz. Pir’in ifadesiyle bu mübarek ay, “sanki Ramazan ayına kadar ruhun sonsuzluk iştiyakı ile insan arasında bir perde varmış da oruçla o perde aralanıyor gibi” bir etkiyle gelir ve gönüllerin derinliklerinde uykuda bekleyen aşkı, şevki uyandırır, kabarır, köpürür.
Asıl mesele ise şudur: Her çağın müminleri, kendi dönemlerinin şartları içinde Ramazan’ı idrak etmiş, yaşamış ve o aydan hisselerini almışlardır. Eskilerin Ramazan’ı nasıl güzeldiyse, bugünün Ramazan’ı da güzeldir. Farklı, ama güzel. Bize düşen, o nurun peşinde olmak, o bereketi yakalamak, o derinliğe dalmak olsa gerek.
Ramazan-ı Şerif, Kur’an-ı Kerim’in nazil olduğu ay olması itibarıyla eşsiz bir kudsiyete sahip. Mushafta şöyle buyuruluyor: “Ramazan ayı, insanlara hidayet rehberi, doğrunun ve doğruyu eğriden ayırmanın açık delilleri olarak Kur’an’ın indirildiği aydır.” (Bakara, 185)
Bu ayet, Ramazan’ın sadece bir oruç ayı değil, aynı zamanda “Kur’an ayı” olduğunu vurguluyor. Kur’an’la buluşmanın, onunla hemhal olmanın, onu derin derin tefekkür etmenin en müsait zamanıdır Ramazan. Hocaefendi’nin ifadesiyle, “Ramazan, Kur’an ayı olması itibarıyla bütün bir sene Kur’an’dan uzak kalmış olanlar bile ciddi bir susamışlık içinde kendilerini o nurefşan iklimde bulurlar… Kur’an sağanak sağanak onların başlarına boşalttığı ruh, mânâ, esrar ve eltafla benliklerinin kurumaya yüz tutmuş bütün vadilerini sular.”
Efendimiz (sas) buyuruyor: “Kim, faziletine inanarak ve karşılığını yalnızca Allah’tan bekleyerek Ramazan orucunu tutarsa, geçmiş günahları bağışlanır.”
Hadis, orucun salt bedensel bir perhizden ibaret olmadığını; onun özünde inanç, ihlas ve Allah’a yöneliş bulunduğunu açıkça gösteriyor.
Ramazan, rahmet kapılarının ardına kadar açıldığı, cennet kapılarının açılıp cehennem kapılarının kapandığı müstesna bir ay. Efendimiz (sas) buyuruyor: “Ramazan ayı gelince, cennet kapıları açılır, cehennem kapıları kapanır ve şeytanlar zincire vurulur.” (Buhari, Müslim).
Ve içinde öyle bir gece barındırır ki, kıymeti bağlamında eşsizdir.
Evet tahmin edeceğiniz gibi Ramazan’ın en büyük hazinelerinden biri Kadir Gecesi’nden bahsediyorum elbette. Allah (CC) şöyle buyuruyor: “Kadir gecesi bin aydan hayırlıdır. O gece Rab’lerinin izniyle Ruh ve melekler her türlü iş için iner de iner. Artık o gece bir esenliktir, tan yeri ağarıncaya kadar.” (Kadr, 3-5)
Elbette hesap kitap mevzusuna takılacak değilim ama hadi bir matematik yapalım. Bin ay, yaklaşık seksen üç yıla tekabül eder. Mümin, bu bir geceyi hakkıyla ihya ederse, seksen üç yıllık ibadetten daha fazla sevap kazanabilir. Bu ise, akılla kavranması güç, kalple hissedilmesi ise mümkün olan büyük bir lütuftur bana göre. Her Ramazan potansiyel olarak bir ömür taşıyor demeye getiriyorum lafı.
Allah’ın Resulü (sas), Ramazan ayını nasıl geçirir, o mübarek günleri nasıl değerlendirirdi? Peygamberin Ramazanı, bizim için hem bir rehber hem de özlem duyduğumuz bir ufuktur.
Hatırlayalım; Cebrail aleyhisselam, her Ramazan ayında Peygamber Efendimiz’e gelir ve onunla Kur’an’ı baştan sona mukabele ederdi. Vefat edeceği son Ramazan’da iki kez mukabele yaptılar. Efendimiz, sahabeye “Bundan, ecelimin yaklaştığını anlıyorum!” buyurmuştu. Bu mukabele geleneği, Ramazan ile Kur’an arasındaki köklü bağı gözler önüne seriyor. Ramazan Kur’an’sız, Kur’an da Ramazan’sız düşünülemez.
Fethullah Gülen Hocaefendi, Ramazan’ın Kur’an’la ilişkisini şu çarpıcı sözlerle anlatıyor: “Kur’an-ı Kerim’in işlemeli sandıklar ve ipekten kılıflar arasındaki hapsine son verip, onu dil ve gönüllere şeker-şerbet yapmak da pek çokları için bir manada ancak Ramazan-ı Şerif’te mümkün olmaktadır.”
Hz. İbn Abbas (RA) anlatıyor: “Resulullah insanların en cömerdi idi. Ramazan ayında ise cömertliği kat kat artardı.”
Efendimiz, Ramazan’da infakta bulunur, oruçluları iftar ettirirdi. Bir hadiste şöyle buyuruluyor: “Kim bir oruçluyu iftar ettirirse, oruçlu kadar sevap kazanır; oruçlunun sevabından da hiçbir şey eksilmez.”
Burada önemli bir hususu atlamamak lazım; infak, sadece maddi yardım değil; gönül verme, muhabbet sunma, tebessüm etme de infaktır. Efendimiz, fakirlere sadaka verir, yetimlerin başını okşar, komşularına ikramda bulunurdu.
Bana ömrümde sadece bir kere nasip oldu ama çok özendiğim bir hususu da eklemek isterim. Peygamber Efendimiz, Ramazan’ın son on gününü camide itikâfta geçirirdi. Hz. Aişe validemiz anlatıyor: “Rasulullah vefat edinceye kadar Ramazan’ın son on gününde itikâfa girerdi.”
İtikâf, dünya işlerinden sıyrılıp tamamen Allah’a yönelme, O’nunla baş başa kalma, kalbi arındırma sürecidir diyebiliriz.
Tasavvufi anlamda itikâf, derin bir halvet; insanın nefsiyle yüzleştiği, kalbini tasfiye ettiği, ilahi tecellilere mazhar olduğu bir dönem. Hocaefendi merhumun ifadesiyle itikâf, büyük bir zatın kapısında oturup, “İhtiyacımı yerine getirmedikçe bu kapıdan ayrılmayacağım.” diyen bir kimsenin durumuna benzer. Kul, on gün boyunca Allah’ın kapısından ayrılmaz. Bugünün modern Müslümanı için belki tam anlamıyla itikâfa girmek zor olabilir; ama en azından bir günlük, hatta birkaç saatlik bir halvet, bu manevi tecrübenin kapısını aralayabilir pekala.
Hadi biraz da dünyevi düzlemden bakalım.
Oruç, salt yemeden içmeden kesilmek değildir. Eğer öyle olsaydı, Peygamber Efendimiz şöyle buyurmazdı: “Nice oruç tutanlar vardır ki, yemeden içmeden kesilmeleri onların yanına açlık ve susuzluktan başka kâr bırakmaz.”
Hadis, oruçtaki tehlikeyi, şeklî ibadetle yetinmenin ruhani tehlikesini bütün berraklığıyla ortaya koyuyor.
Oruç, bütün duyguları, bütün organları, bütün insani cihazatı Allah rızası için kontrol altına almaktır. Bediüzzaman Said Nursi bu gerçeği şu derin sözlerle dile getiriyor: “Ramazan-ı Şerif’in orucu, doğrudan doğruya nefsin mevhum rububiyetini kırmak ve aczini göstermekle ubudiyetini bildirmek cihetindeki hikmetlerden biridir. Nefis, açlıkla o firavun damarından kırılır; farkına varır ki kul olduğunu.”
Böylesi kıymetli bir hazinenin elbette mertebeleri olacaktı. Nitekim orucun da üç mertebesi vardır İslam inancında.
Tasavvuf geleneği, orucu üç temel mertebeye ayırır. Bu ayrım, manevi psikoloji açısından son derece önemli bir içgörüyü barındırıyor:
Avamın orucu: Sadece mideye oruç tutturmaktır. Yemeden içmeden kesilmek, ama göz, kulak, dil ve kalp günah işlemeye devam etmek… Bu, şekli oruçtur ve Efendimiz’in uyarısına muhatap olma tehlikesini taşır.
Havassın orucu: Midesiyle beraber el, dil, göz ve kulak gibi azalarına da oruç tutturmaktır. Oruçlu kişi sadece yemez içmez değil; kötü söz söylemez, gıybet etmez, yalan söylemez, harama bakmaz, haram dinlemez. Bütün organlarıyla oruç tutar.
Ehassu’l-Havassın orucu: Kalp, hayal ve fikirleri dahi Allah’ın rızasına aykırı şeylerden uzak tutmaktır. Bu, tasavvufun zirvesidir. Kişi yalnızca zahiri organlarını değil, batıni duygularını da kontrol eder; kalbini kötü düşüncelerden, nefsin vesveselerinden arındırır.
Bu sebeple merhum pir şöyle diyor: Orucun en güzelinin, mideyle beraber bütün duygulara; göz, kulak, kalb, hayal ve fikre, yani bütün cihazât-ı insaniyeye oruç tutturmak suretiyle eda edileni olduğu tartışmasızdır.
Kaldı ki tasavvufta nefis terbiyesinin en köklü araçlarından biri oruçtur. Nefis, doymak bilmez bir açlıkla sürekli arzularının peşinde koşar; tok olmak ister, rahat etmek ister, heveslerini tatmin etmek ister. Oruç, nefse “Hayır!” demeyi öğretir. “Sen benim efendim değilsin, ben senin arzularının kölesi değilim” der insan, her oruç günüyle bu cümleyi bir kez daha kurmuş olur.
Hz. Mevlana’nın enfes bir sözü var: “Nefsi açlıkta tut ki, marifet kapısı açılsın.”
Açlık, nefsi zayıflatır; nefis zayıflayınca kalp güçlenir, ruh yükselir, marifet kapıları aralanır. İşte oruç bu yüzden sadece bedensel bir perhiz değil, ruhani bir tedavidir de. Tok mide, ruhu uyutur; aç mide, onu uyandırır.
Ramazan ve oruç , yeme, içme, uyuma gibi nefsin arzu ettiği şeylere karşı tavır belirlemeyi, nefsanî isteklere karşı kalb ve ruh atmosferine sığınarak sürekli istikamet üzere hareket etmeyi öğretir. Bu eğitim, bir ay boyunca yoğunlaşır; ama asıl gayesi, bu disiplinin ömrün her anına sirayet etmesidir.
Kitab-ül Hakim’de şöyle buyuruluyor: “Ey iman edenler! Sabır ve namazla Allah’tan yardım isteyin. Şüphesiz Allah sabredenlerle beraberdir.” (Bakara, 153).
Oruç, sabır eğitiminin en yoğun, en rafine halidir. Susuzluk çekiyorsun ama içmiyorsun; açlık hissediyorsun ama yemiyorsun; biri sana kötü söz söylüyor ama “Ben oruçluyum” diyerek karşılık vermiyorsun.
Efendimiz buyuruyor: “Oruç, bir kalkandır. Biriniz oruçlu iken kötü söz söylemesin, bağırıp çağırmasın. Eğer biri kendisiyle kavga etmek veya dövüşmek isterse ‘Ben oruçluyum’ desin.”
İşte sabır tam da budur; nefse hakim olmak, öfkeyi kontrol etmek, şehveti dizginlemek…
Bu sabır eğitimi, insanın yalnızca Ramazan’da değil, hayatının her anında işine yarar. Çünkü hayat, sabrı gerektirir; iş hayatında, aile hayatında, sosyal ilişkilerde her yerde. Ramazan, bu sabrı öğreten, onu kemik ve ete işleyen bir ruh okuludur.
Oruç, aynı zamanda derin bir şükür eğitimidir aynı zamanda. İnsan, yemeğe ulaşabildiği, suya kavuşabildiği zaman ne büyük bir nimet içinde olduğunu yalnızca oruç tuttuğu zamanlarda hakkıyla anlıyor sanırım. Sabah kalkıyorsun, bir yudum su içmek istiyorsun ama içemiyorsun; o an sıradan bir su bardağının ne denli büyük bir lütuf olduğunu derinden hissediyorsun. Akşam iftar açıyorsun, bir hurma yiyorsun; o hurmanın tadı damağında cennet lezzeti gibi hissediliyor.
Hocaefendi’nin kaynaklarda geçen nefis bir tespiti var: “İnsan, orada tuttuğu oruçlarını ağzıyla, burnuyla, kulağıyla tanıyacak.”
Oruç, maddi nimetleri ölçüp biçebilmek için manevi bir terazinin kurulmasıdır ve bu terazi kurulduktan sonra hayatın her anı daha anlamlı, her lokma daha değerli hale gelir.
Orucun belki de en derin ve en az keşfedilmiş hikmeti, açlık hissiyatının insani olgunluk üzerindeki dönüştürücü etkisinde yatıyor. Açlık, sadece mide boşluğu değil; o aynı zamanda bir uyanıştır, bir farkındalıktır, bir insanlaşma süreci.
Belki çok klişe gelecek ama yazmak durumundayım; tok insan, açın halini bilemez. Bu, basit bir gözlem gibi görünse de içinde derin bir psikolojik gerçeği barındırıyor. Oruçlu insan ise o günün sonunda; aç kalanların, susuz geçinenlerin, yoksulların, mültecilerin, muhtaçların acısını derinden hisseder. Empati, anlatılarak değil; yaşanarak kazanılır. Oruç, bu yaşanmış empatiyi hediye eder.
Açlık aynı zamanda insanı mütevazı kılar. Tok insan kibirli olabilir, kendini başkalarından üstün görebilir. Ama aç insan zaaf içindedir; güçsüzdür, muhtaçtır. Bu zaaf ona şunu fısıldar: “Sen de bir kulsun. Senin de Rabbine ihtiyacın var.”
Ve bu fısıltı, kulluğu derinleştirir, kalpteki kibir duvarlarını yıkar.
Tasavvuf ehli, açlığı “ruhani gıda” olarak görür. Çünkü beden aç kaldığında ruh doyar; mide boş kaldığında kalp dolar. Bu paradoks, manevi gelişimin temel mantığını özetliyor. Mevlana der ki: “Açlık, gönül sofrasının yemeğidir.”
Açlık, insanı dünya lezzetlerinden uzaklaştırıp ahiret lezzetlerine yaklaştırır.
Fethullah Gülen bu hakikati daha da derinleştirir: “Ramazan orucuyla “ruh, akıl ve sır gibi latifeler çok terakki eder; midenin ağlamasına karşılık onlar masumane gülerler.”
Bedenin şikayeti, ruhun sevinci; midenin yokluğu, kalbin dolgunluğu… İşte oruçtaki büyük sır tam da burada gizli.
Tasavvuf geleneğinde bu hal için Arapça “riyazet” kavramı kullanıyor; yani ruhu terbiye etmek için bedeni yormak, nefsi uslandırmak için açlığa alıştırmak. Ramazan, en kapsamlı riyazet pratiğinin kolektif ve toplumsal hale getirilmiş halidir.
Ne kadar farkındayız bilemiyorum ama oruç, aynı zamanda insana zamanın kıymetini öğretir. Gün boyunca saatleri sayar insan; ne zaman iftar olacak, ne zaman bu açlık sona erecek diye… Ve bu bekleyiş, zamanın ne kadar değerli olduğunu en derin biçimde hatırlatır. Tasavvufta buna “İbnü’l-vakt” denir; yani “zamanın evladı” olmak, anın kıymetini bilmek, her anı değerlendirmek.
Oruçlu insan, anın şuurundadır; ne geçmişin pişmanlıklarında kaybolur ne de geleceğin endişelerinde. O “şimdi”dedir, “an”dadır. Ve bu bilinç hali, onu Allah’a yaklaştıran, kalbini inceltip hassaslaştıran bir iç açılıştır.
Yine farkında mısınız bilmmiyorum ama oruçlu insan, gün boyunca farkında ya da farkında olmadan her an Allah’ı hatırlar. Buyrun size bir zikir otobanı! Bir şey yemek- içmek istediği an, “Allah için” der ve yemez- içmez; bu da bir tür zikirdir. İftar anında “Elhamdülillah” dediğinde ise farklı bir form alır; şükür zikri. Bu haliyle oruç, günlük hayatı kesintisiz bir ibadete dönüştürür. Var mı böyle bir kazanç!
Hz. Pir (R.A) bunu “zikr-i dâim” kavramıyla açıklıyor: Oruçlu kişi fiilen kesintisiz bir zikir halindedir; çünkü Allah için yemekten, içmekten, uyumaktan feragat etmek, O’nu hiç aklından çıkarmamak demek. Günlük hayatla manevi hayat böylece birleşir, kaynaşır ve oruçlu insan yürüyen bir ibadet haline gelir.
Ramazan’ı Hakkıyla Yaşamak
Biliyorum yazı uzadı, biraz gaza geldiysem affola.
Ramazan, geçip giden bir takvim ayı değil; kalplerde iz bırakan, ruhları dönüştüren, hayatları değiştiren bir manevi fırsat. O, “gökten inen bir sekîne gibi gelip gönülleri yumuşatan, eriten ve belli bir kıvama ulaştıran” bir aydır.
Efendimiz buyuruyor: “Oruçlu bir kimsenin sevineceği iki zaman var. Biri akşam iftar ettiği, öteki de Rabbine kavuştuğu zaman.”
Birinci sevinç, dünyevi bir sevincin özü; açlığın sona ermesi, tokluk ve şükür… Ama asıl sevinç, ahiretteki o büyük vuslata işaret ediyor. O gün, hesap günü, mahşer günü, oruçlu kişi yeniden sevinecektir; çünkü orucu, ona cennetin Reyyan kapısını açacak!.
Hakikat yolcuları şunun idrakinde olmalı bence: Başkaları ne yaparsa yapsın ve nasıl davranırsa davransın, Kur’an talebelerinin ve Hizmet gönüllülerinin Ramazan ayını tam bir kurbet vesilesi olarak değerlendirmeleri gerekiyor. Bunun için de gıybet, yalan ve iftira gibi günahlara katiyen bulaşmamak; kendileriyle beraber bütün müminlerin ıslahı ve hidayeti için bol bol dua etmek gerekiyor. Bu cüze kişisel olarak, iflah olmayacakları da hayal kırıklığına sapmaları konusunu eklediğimi itiraf ediyorum.
Toparlıyorum; Ramazan-ı Şerif, yeniden doğuş ayıdır, tövbe ayıdır, af ayıdır. Şahsen ömrüm boyunca bu ayı hakkıyla değerlendirememenin iç burkuntusunu hep yaşayan biri olarak her seferinde “Sadece oruç tutmakla yetinmeyeceğim; gönlümü, dilimi, gözümü, kulaklarımı, fikirlerimi ve hatta hayallerimi de oruca tabi tutayım!” niyetinde olarak bir türlü tam muvaffak olamamanın ızdırabını hep yaşadım, yaşıyorum. Ben istemez miyim, avam olmakla yetinmeyip, havasın mertebesine yükselmeyi; oradan da ehassu’l-havassın ufkuna doğru kanat açmayı?
Ne ki elimde bir kez daha samimi niyet ve acizlikten başka bir şeyim yok.
Evet yukarıda bahsini ettiğim nurlu kapı her yıl yeniden açılıyor; ne zaman, ne devirde olursa olsun, her kalp için, her çağ için…
“İdrak edenlerden olalım!” duasına amin demenizi bekliyorum dostlar.
Hani paylaşayım istedim.
Kaynak: Tr724
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

