Rojava’ya dönük saldırılara karşı eylemlere katılan Fransız aktivist Fanny M. ile konuştuk
- Rojava, boğucu bir dünyada politik deneyimlerin yaşandığı; demokratik, feminist ve ekolojik özlemlerin yeşerdiği bir bölgedir. Hepimiz bunu elimizden geldiğince korumalıyız. Enternasyonalistler olarak ve başka bir gelecek inşa etmek isteyen insanlar olarak, en azından bunu yapabilmeliyiz
- Kürt halkının en demokratik özlemlerinin gerçekleştiği, Kürt kültürü ve dilinin on iki yıldır Türk veya İran baskılarından korunarak açıkça serpilip gelişebildiği bir yer. Azınlık bir dilin hayatta kalmasına, köklü bir kültürün saygı görmesine oldukça değer veriyorum, bu yüzden bu yönü bana çok şey ifade ediyor
- Daha çok Wittig tarzı kadın gerillalar: aralarında büyük bir yumuşaklık, en azından çok güçlü bir kardeşlik izlenimi var. Umarım naiflik yapmıyorumdur; eğer öyleyse, beni affedin. Bence bu, feministler olarak hepimizin hedeflemesi gereken denge: düşmanlarımıza karşı acımasız, dostlarımıza karşı şefkatli olmak
Ezgi Çelik
Suriye’de 6 Ocak’ta HTŞ’ye bağlı güçler ve çetelerin Halep’in Şêxmeqsût ve Eşrefiyê mahallelerine ağır silahlarla saldırması sonucu başlayan çatışmalı süreç, gelinen aşamada Kobanê’nin kuşatılması ile Kürt halkını topyekûn bir kırıma uğratmaya çalışıldığı bir döneme evrilmiştir. Haftalardır susuz, elektriksiz, ilaçsız, gıdasız bırakılan Kobanê etrafındaki abluka bugün bile yapılan anlaşmalara rağmen kaldırılmamıştır; halk yaşam şartlarının gittikçe ağırlaştığı bu zamanlarda halen direnmeye, kendini, varlığını, yarattığı devrimini savunmaya devam etmektedir. Büyük bir savaşın içerisine çekilmeye çalışılan Kürtler ve halkların kazanımları, Rojava özelinde boğulmaya ve adeta yok edilmeye çalışılıyor. Bu kırıma karşı Kürdistan’ın dört parçasında Kürtler ayağa kalkmış, tek vücutlaşarak direnişe geçmiştir. Elbette bu süreçte manipülatif haber kaynakları da devreye girmiş, özellikle kardeşlik söylemi üzerinden inşa edilen demokratik ulus modeline karşı anti propaganda söylemleri yayılmaya başlamıştır. Bir taraftan Kürtlerin kendilerinden başka dostu yoktur söylemleri yükseltilmeye çalışılırken, bir taraftan da demokratik ulus modelinin Ortadoğu için bir çözüm getirmeyeceği analizleri yapılarak, ağırlaşan şartlarda gündem milliyetçilik üzerinden yeniden şekillendirilmeye çalışılmıştır.
Elbette bu yıkıma karşı ayağa kalkan sadece Kürtler olmamıştır, dünyanın her yerinde milyonlarca insan kadın öncülüğünde Rojava’da kurulan demokratik sistemin, demokratik toplumun savunuculuğunu yapmak için alanlara akmıştır. Özellikle Avrupa merkezli örgütlenen bu eylemlerde, alanda ve yürütülen diplomasi çalışmalarında yine kadınlar öncü rolünü oynarken, Kürtlere sırtını dönerek büyük bir ikiyüzlülükle onları yalnızlaştıran hükümetleri göreve çağıran talepler ön plana çıkmış. Aslında Rojava’nın bütün dünya halkları için özellikle de kadınlar için yaşanılabilir bir sistemin hakikati olduğu vurgusu da durmadan yinelenmiştir. Sadece alanlara çıkarak bu hakikat sahiplenilmemiştir elbette, özellikle Türkiye ve Avrupa’dan direnişi farklı yol ve yöntemlerle ören-büyüten enternasyonalist hareketlilik kimi zaman bir nehir olup Rojava’ya akmaya da çalışmıştır.
Avrupa’da yılmadan, usanmadan her gün Kürtlerle beraber sokağa çıkan, Rojava’yı sadece bir isim olarak haber sitesinde gören ya da bir çizgi romanda okuyan bu kitlenin, gerçekte neden alanlarda olduğu benim için de bir merak konusuydu. Özellikle Rojava’da katledilen kadın savaşçının saçının kesilerek savaş ganimeti olarak sunulması, dünyanın her yerinde kadınları ayağa kaldırmıştır. Bu eylemsellik bizlere inandırılmaya çalışılan kaba milliyetçilik söylemlerinin aslında demokratik toplumu yok etmenin ince ince örülmeye çalışılan bir aracı olduğunu kanıtlarken, yine kadınlar öncülüğünde kurulabilecek enternasyonal mücadelenin olmazsa olmazlığını göstermiştir. Kadınlar bulundukları her yerde saçlarını örerek; varlıklarına, özgürlüklerine, ideal yaşam mücadelelerine yönelen bu şiddete karşı ben buradayım demişlerdir. Ancak savaş ve çatışmalı süreçlerde özellikle kadın bedenine yönelen savaş suçlarına karşı sessiz kalmamak en basit tanımlama ile insanlık onurunu savunmak ve herkesin ortak sorumluluğu iken, farklı coğrafya ve milletten karınlarla alanda aynı sloganlar haykırılırken peki ya özde aynı duygular hissediliyor, aynı düşünceler zihinlerde geçiyor muydu? Bu sorulara kısa da olsa yaptığım bir söyleşiyle cevap bulmaya çalışırken, yaptığım bu çalışmanın çok ufak bir hakikate ışık tuttuğunun da farkındayım. Fransa’da sürekli eylemlere katılan aktivist Fanny M. ile konuştuk. Söyleşiyi sizlerle paylaşırken daha büyük buluşmaların, tartışmaların, enternasyonal birlikteliklerin örgütlenmesinin aciliyeti, gerekliliğini ve kıymetini de hatırlatmak isterim. Zira demokratik toplum paradigması dünyanın bütün halklarında yaşam bulana kadar mücadele devam edecektir.
- Avrupa’nın birçok kentinde haftalardır Rojava’ya destek eylemleri organize ediliyor, sizi bu eylemlerin bir parçası yapan şey nedir?
Fanny: Buna birkaç düzeyde cevap verilebilir. Politik ve kolektif açıdan bakıldığında, öncelikle bir zorunluluk vardır: devrimci mücadeleleri ve kazanımları nerede olursa olsun desteklemek. Rojava, boğucu bir dünyada politik deneyimlerin yaşandığı; demokratik, feminist ve ekolojik özlemlerin yeşerdiği bir bölgedir. Hepimiz bunu elimizden geldiğince korumalıyız. Enternasyonalistler olarak ve başka bir gelecek inşa etmek isteyen insanlar olarak, en azından bunu yapabilmeliyiz.
Son on yılda Rojava bizim için bir kıvılcım gibiydi; uzaktan yanan bir ateş, bazen kazanabileceğimizi hatırlatan bir ateş. Dolayısıyla Rojava’ya saldırmak, ortak ideallerimize saldırmak demektir. Politik hayal gücümüzü besleyen bir alana saldırmak demektir. Bir bakıma ona, bunu borçluyuz.
Sonuç olarak, Rojava hayatta, uzak bir ütopya değil, birçok yoldaşın yaşadığı ve uğruna öldüğü gerçek bir yer. Kürt halkı ve diğer toplulukların ezilenleri için bir sığınak. Suriye rejiminin saldırısı dayanılmaz olduğu için Rojava’yı desteklemek adına elimden geleni yapıyorum. İç savaşı siyasi anlaşma olarak göstermeye çalışıyorlar. Kürtlerin mücadeleden başka seçeneği yok, El-Şara’nın tehdidi, tam anlamıyla yok edilme tehdididir. Erdoğan bunu hayal ediyor ve Batı, başta ABD ve Fransa olmak üzere, dünkü müttefiklerine yardım etmek için hiçbir şey yapmaya niyetli değil. Rojava’yı desteklemeliyiz, çünkü bunu yapacak başka kimse yok. Ve çünkü bugün, Şam rejiminin ötesinde, bir kez daha kendi emperyalizmimiz bize ihanet ediyor. Ülkemin nankörlüğü ve ihaneti beni utandırıyor.
Görev ve borçtan bahsediyorsam, elbette IŞİD’den de bahsetmeliyim. Rojava, basitçe, tüm dünyayı kurtardı. Bizi IŞİD’den, mutlak dehşetten korudu. Rakka’ya karşı Kobanê…
IŞİD’in en güçlü olduğu dönemde, birlikte çalıştığım gençlere sinsi ve korkunç bir propaganda yürütüldüğünü hatırlıyorum. Bu çok korkunçtu, çünkü bazı gençler bu kötülük ve şiddet içeren radikalizmden etkileniyorlardı. Biraz tepki gösterenler, kendilerini güçsüz, reddedilmiş ve dışlanmış hissediyorlardı. Bu duygular, eşitlikçi olmayan ve ayrımcı politikalarımızdan kaynaklanan gerçek duygulardı. Buna karşı koymak için elimizden geleni yaptık ama güçsüzdük. Batılı vatandaşlar ve devrimciler olarak IŞİD’e karşı silaha sarılmamız gerekmedi, çünkü YPG ve YPJ bizim için bunu yaptı. Çünkü onlar hepimiz için öldüler. Bu, hep birlikte ödememiz gereken bir kan borcudur.
Son olarak, kişisel bir bakış açısıyla soruyu cevaplayacak olursam, desteklemek istediğim şey sadece Rojava değil. Suriye’yi, daha doğrusu 2011’de Beşar Esad’a karşı ayaklanan ve kuşatmaların, infazların, katliamların, kimyasal silahların ve ihanetlerin, nihayet cihatçı vebanın şiddetine rağmen hâlâ var olan Suriye’yi desteklemek istiyorum: Batı’da… 2011’de Tunus, Mısır ve Suriye’de patlak veren devrimleri hatırlıyorum. Coşkuyla doluyordum, diktatörlerin titrediğini, rejimlerin düştüğünü görüyorduk. O zamanlar her şey mümkündü. Ve sonra, korkunç olaylar yaşandı. Benim için Rojava, çokkültürlü ve konfederal boyutuyla, sadece Öcalan’ın modern düşüncesinin uygulamaya geçirilmesi değildir. Aynı zamanda, 2011’de laik, çokkültürlü olan ve Suriye’nin çeşitli topluluklarının çoğulculuk içinde hep birlikte Esad diktatörlüğüne karşı ayaklandıkları ilk Suriye devriminin mirasçısıdır. Beşar Esad, manipülasyonları ve şiddetiyle toplulukları birbirine düşürmeyi başardı; Türkiye’nin cihatçılara verdiği destek ve Batı’nın terk edişi ise sürecin geri kalanını halletti. Ama benim için Humus ve Daraya’nın şehitleri, Rojava’dan hiç ayrılmayan mücadele ve umut ruhuyla sanki intikamını almış gibi: bu, Kürt kimliğinin bile ötesinde bir şey.
- Rojava hakkında neler biliyorsunuz?
Fanny: Maalesef bilgim tamamen dolaylı: tanıklıklar, anlatılar, okumalar. Herkesin zaten bildiği şeyleri burada tekrar etmekten kaçınıyorum.
Rojava’nın, bir asırdır hayal edilen, beklenen, kaybedilen büyük Kürdistan’ın sadece bir parçası olduğunu biliyorum. Özellikleri olduğunu, tek tip olmadığını biliyorum, ama buradan bakıldığında, benim için yine de bir tür birlik hâkim: Kürt halkının en demokratik özlemlerinin gerçekleştiği, Kürt kültürü ve dilinin on iki yıldır Türk veya İran baskılarından korunarak açıkça serpilip gelişebildiği bir yer. Azınlık bir dilin hayatta kalmasına, köklü bir kültürün saygı görmesine oldukça değer veriyorum, bu yüzden bu yönü bana çok şey ifade ediyor.
Herkes gibi ben de mütevazı bir şekilde biliyorum (kendi gözlerimizle görmeden bilebilir miyiz?) ki Rojava’da, dün birbirine düşman olan farklı toplulukların bir arada yaşamasının deneyimlendiği, özerk bir bölge var edildi; burada konfederal demokrasi, meclisler, diyalog ve sabırlı bir şekilde çözüm üretme yolları denendi. Korkunç olaylar ve savaş kapıyı çalarken, Rojava geçici diktatörlüklerin veya savaş konseylerinin yoluna gitmek yerine demokratik taleplerini sürdürmek istedi. Bunun sorunsuz gerçekleşmediğini ve hiçbir şeyin mükemmel olmadığını tahmin ediyorum. Ancak saldırılara rağmen komünalist hedefler beni çok etkiliyor.
Bu petrol zengini topraklarda ekolojist eğilimlerin olduğunu da biliyorum, ama bunların nasıl somutlaştığını tam olarak bilmiyorum. Özellikle, Kandil gibi Rojava’nın da Kürt olsun olmasın kadınlar için bir sığınak olduğunu biliyorum; ama bu konu röportajın son bölümünde ele alınacak.
Muhtemelen biraz farklı bir şey olacak: Rojava’da devrimin şarkılar ve danslarla da yapıldığını biliyorum. Bu devrimin en güzel yanlarından biri de bu bence: Şehitliğin ötesinde yayılan neşe ya da belki de şehitlik sayesinde yayılan bir neşe, bilemiyorum. Ben feminist bir koroda şarkı söylüyorum ve bizim için şu anda yaptığımız gibi Kürtçe şarkılar söylemek, “Berxwedan Jiyanê” veya “Bijî Rojava” gibi, ama aynı zamanda “Uyan Berkin” veya “Keça Kurdan”ı söylemek; bu, Rojava’nın rüzgarını içimize çekmek; korolarımızı, kalplerimizi birleştirmek için bir yol.
- Bulunduğunuz yerden baktığınızda Rojava’daki kadınların mücadelesini nasıl görüyorsunuz?
Fanny: Aslında oldukça etkilenmiş durumdayım. Bana çok eksiksiz geliyor… Tarım kooperatifleri sayesinde gerçekleşen ekonomik yeniden yapılandırma, canlıları yok eden yoğun tek ürün tarımını tek başına değiştirebilecek bir model gibi görünüyor. Kadın evlerinin, özgürleştirilmiş bölgelerdeki de dahil olmak üzere, ihtiyatlı tavrı beni çok heyecanlandırıyor, çünkü bu, feminist devrimin bir nevi kalıcı olduğunu hatırlatıyor: sistemi yıkmış olsak bile, kadınların ve çocukların durumuna, kapitalizmi veya sömürgeciliği durdurmuş olmamızla sona ermeyecek aile içi şiddete her zaman dikkat etmeliyiz. Bu yapıların onarıcı işleyişini, diyalog kurma ve mümkünse hapishane ortamından kaçınma isteğini çok beğeniyorum. Bence bu hem koruma hem de alternatif adalet konusunda çok güçlü bir talep. Bu konu hakkında daha fazla bilgi edinmek ve örneğin cinsel saldırıların nasıl ele alındığını dinlemek isterim. Sanırım bu tür vakalar olmuştur, zira şu anda sendikamda ve aktivist çevremde bu konu üzerinde yoğun bir şekilde tartışıyoruz. Bu özyönetimli adalet sisteminden öğrenecek çok şeyimiz olduğuna eminim.
Ve tabii ki savaşçı kadınlar da var. Onlar pek çok şeyi temsil ediyorlar: tamamen kendini adama, güç, itaatkâr kadınlıkların yıkılması. Kadınların düşmanlarına karşı gösterdiği cesaret. Dayanışma da. Yine, bunu sadece uzaktan biliyorum, bu yüzden belki de tamamen idealize ediyorum, ama savaşın onları savaşçılara dönüştürmediği izlenimi var. Daha çok Wittig tarzı kadın gerillalar: aralarında büyük bir yumuşaklık, en azından çok güçlü bir kardeşlik izlenimi var. Umarım naiflik yapmıyorumdur; eğer öyleyse, beni affedin. Bence bu, feministler olarak hepimizin hedeflemesi gereken denge: düşmanlarımıza karşı acımasız, dostlarımıza karşı şefkatli olmak.
Kaynak: Yeni Yaşam Gazetesi
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

