AHMET KURUCAN | YORUM
Bir önceki yazımda bireysel travmadan bahsetmiştim. Şimdi travmayı daha geniş bir perspektiften toplumsal boyutu ile ele alacağım.
Hepimizin bildiği gibi bazı yaralar bireysel olmanın yanında toplumsaldır. Çünkü yara sadece bir insanın değil, bir topluluğun, bir milletin, bir grubun bedeninde açılmıştır. Hem de aynı anda, aynı yerden, aynı sertlikle. Böyle yaralar kişisel hatıralardan ibaret kalmaz; zamanla ortak bir hafızaya, ortak bir hak arayışına ve bazan da ortak bir suskunluğa dönüşür. Acının bireyleri aşarak bir kimliğe, bir gruba, bir “biz” duygusuna sinmesi diyebiliriz bu duruma. Psikolojide buna toplumsal travma deniyor.
Toplumsal travmalar bir günde başlamaz, bir günde de bitmez. Uzun süreli belirsizlik, sistematik dışlanma, damgalanma, güvensizlik ve adalet duygusunun yıkımıyla beslenir. Hatta bu süreçte insanlar başlarına gelenlerin yanı başında yakın veya uzak bir zamanda başlarına gelebileceklerle de travmatize olurlar. Böyle olunca sürekli tetikte olmaya çalışırlar ama bu çalışma hem zihni hem bedeni hem ruhu yorar.
Gelelim konunun özüne: Türkiye başta olmak üzere dünyanın değişik ülkelerinde yaşayan bütün Hizmet Hareketi mensuplarının son yıllarda yaşadıkları tam da bu çerçevede okunmalıdır. Çünkü söz konusu olan yukarıda ifade ettiğimiz gibi bir kişinin değil binlerce kişinin aynı anda ve aynı eksende kırılması ve mağduriyetler yaşamasıdır.
Bu yüzden o insanlara “Geçer gider?” veya “Zaman her şeyin ilacıdır!” demek yaralarını da daha da derinleştirir. Zira kendisi bir anlamda beraat etse de, cezasını tamamlayıp gündelik hayatına dönse de ya da yurt dışına çıkıp düzenini kurmuş olsa da travma hala sürmektedir. Biçim değiştirmiş olabilir ama etkisini kaybetmemiştir.
Evet, kolektif yara dediğimiz şey, bireyin yaşadığını yalnızca kendisine ait hissetmemesiyle oluşur. Kişi kendi acısını anlatırken bile başkalarının yaşadıklarını düşünür. Bu durum bazen dayanışmayı güçlendirir, bazen de iyileşmeyi zorlaştırır. Çünkü birey, iyileşirse sanki başkalarına ihanet edecekmiş gibi hissedebilir. “Ben iyi olursam, geride kalanlar ne olacak?” sorusu, fark edilmeden vicdanı bir yük hâline gelir.
Psikolojik açıdan bu çok hassas bir noktadır. Travmanın iyileşmesi, unutmakla olmaz, o yaşananları anlamlandırmakla olur. Anlamlandırma ise olan biteni aklamak ya da romantize etmek demek değildir. Aksine, gerçeği tüm ağırlığıyla kabul edip, onun insanı tanımlamasına ve yönlendirmesine izin vermemektir. İnsan, yaşadıklarından ibaret değildir; ama yaşadıklarıyla yüzleşmeden de yoluna devam edemez.
Toplumsal travmaların en yıkıcı sonucu, güven duygusunun çökmesidir. İnsanlar bu süreçte birbirlerine de mesafeli hâle gelebilirler. Herkes biraz içine çekilir, biraz susar. Bu suskunluk dışarıdan metanet gibi görünebilir ama içeride yoğun bir yorgunluk biriktirir.
Burada iyileştirici olan şey, yaşananları birbirine anlatabilmekten çok, birbirinin yükünü hafifletebilmedir. Herkes aynı hızda toparlanamaz. Kimi hızlıca ayağa kalkar, kimi uzun süre yerde kalır. Evet, toplumsal yara, bireylerin temposuna saygı gösterildiğinde iyileşmeye başlar. “Hala 2016 yılında mısın kardeşim?” sorusu, yarayı derinleştirir. “Buradayım, yanındayım!” cümlesi ise onarır.
Kollektif yara, doğru taşınırsa insanı içten içe olgunlaştırabilir. Ama bu, kendiliğinden olmaz. Bilinç, sabır ve birbirine alan açmayı gerektirir. Kur’an’ın “Allah sabredenlerle beraberdir.” ifadesi, tam da bu noktada psikolojik bir anlam kazanır. Bu beraberlik, acının ortasında bile insanın kendisini bütünüyle terk edilmiş hissetmemesidir.
Bu yazının amacı, yaşananları yeniden kanatmak değil; yaşananların insanı tanımlamasına izin vermeden, onların içinden geçebilmenin mümkün olduğunu hatırlatmaktır. Toplumsal travmalar geçmez belki; ama doğru bir dil, doğru bir eşlik ve doğru bir anlamla, insanı tüketmekten koruyabilir.
Kaynak: Tr724
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

