M. NEDİM HAZAR | YORUM
Bazı haberler vardır, kulağa ulaşmadan önce ruhunuza dokunur. O anda henüz bir sözcük duyulmamışken bile, vücudun bütün hücreleri titreşir; sanki bedenin derin hafızası, gelen felaketi önceden sezer.
İşte öyle bir andı telefon çaldığında.
Ekranda beliren isim, sıradan bir hal hatır sorma çağrısı değildi; tonlamanın kendisi, sessizliğin yankısı, karşıdaki sesin tereddütlü çatlağı…
Her şey yanlıştı zaten hayatımızın son on yılında. Ve aniden geldi o cümle: “Ahmet Turan Alkan’ı kaybettik.”
Dünya durur mu böyle anlarda?
Hayır.
Dünya çok daha acımasız bir şey yapar: Dönmeye devam eder…
Sokaktaki insanlar yürür, arabaların gürültüsü kesilmez, güneş batmasını ertelemez. Sadece sizin içinizde bir şey çöker, sanki bir yapı taşı çekilip alınmış gibi. O kadar yakın hissettiğiniz, o kadar çok şey öğrendiğiniz, varlığını hep orada, sağlam bir referans noktası gibi bildiğiniz biri…
Artık yok…
Öyle kolayca, bir kalp durması kadar basit bir nedenle, bir hastane yatağında, makineye bağlı mücadelesinin sonunda…
Gitti... Ahmet Turan Alkan ağabey.
İsmini telaffuz etmek bile şu an acı veriyor. Çünkü o isim, bizim için sadece bir yazar değildi; bir üstat, bir abi, bir rehber, bazen bir sığınak idi. Özellikle bu topraklarda yazmak, düşünmek, fikir sahibi olmak cezalandırıldığında, Silivri’nin soğuk hücrelerinde 709 gün tutuklu kaldığında, “Kalbimin yarısı Silivri’de kaldı” dediğinde, biz de orada kalmıştık onunla birlikte. 72 yıllık hayatının 22 ayını, yazdıkları yüzünden hapis yatarak geçiren bir adamın acısını nasıl anlatırsınız ki?
Özgürlüğüne kavuştuğunda dahi buruk, arkada kalan meslektaşları için üzgün, ama yine de barışı, kardeşliği, toplumdaki umudu telkin eden bir duruşu vardı.
Şimdi haberini aldığım an düşünüyorum da, sanki çok önceden hazırdım bu acıya. En çok da 10 gün önce yoğun bakıma kaldırıldığını duymadığım için kendime kızıyorum. Bu coğrafyada yaşamayı kabusa çeviren aşağılıkların bize bir armağanıydı dostlarımızı ararken tedirgin olmak.
Acaba onu ararsam ona zarar verirler mi? Ona selam vermemin bedelini ona ödetirler mi? Lanet bir çağı inşa etmişti hırsız siyasal islamcılar.
Değerli insanlarımızı erken kaybetmeye alışmak, onları adaletsizlikler, haksızlıklar, sürgünler, hapishaneler yoluyla önce ruhen, sonra bedenen kaybetmek. Ama bilmek, kabullenmek demek değil. Alışmak, acının azalması demek de değil.
Telefonu kapattığımda, zihnim Turan Hocayla olan hatıralarımızla doldu taştı.
Hangi birini anlatayım ki size…
Kameramanlığı yapan oğlumu yanına oturtup, “Hocam şuna bir iki tane yapıştır” dediğimde kıyamamıştı rahmetli.
O mizahi ama bir o kadar derin üslubu, Osmanlıca ile Türkçeyi ustalıkla harmanlayan dili, karmaşık meseleleri bile anlaşılır kılan anlatımı… “Diyaloglu anlatım” diye tanımlanan tarzı, sizi yazının içine çeker, sanki karşınızda oturmuş bir dostunuzla sohbet ediyormuşsunuz gibi hissettirmesi. Her satırında Sivas sevdası, memleket hasreti, ilim aşkı vardı ATA’nın. “Altıncı Şehir”i yazmış, Tanpınar’ın “Beş Şehir”ine Sivas’ı eklemişti.
Ne büyük bir vefa, ne derin bir aidiyet…
Ve şimdi o ses sustu. O kalem durdu. On yıldır susturmayı başarmıştı bu aşağılık devrin kötücül sahipleri. Hırsızın doğasında vardır, çalacaktır. Onaylanmaz elbette ama anlaşılır bir durumdur bu. Ne ki günümüz hırsızları sadece maddi şeyleri çalmadılar bizden.
Yaşama sevincimizi çaldılar mesela. Dostlara selam vermekten korkar olduk. Sadece ekonomiyi per ü perişan etmediler. Her şeyin köküne kibrit suyu döktüler. Ne sanat, ne edebiyat ne da başka bir şey.
Çok umurlarında olmadığını biliyorum ama Ahmet Turan Alkan’ın kalemini 10 yıldır elinden almışlardı.
Üsküdar’da iken daha sık gidiyordum ziyaretine, Bursa biraz sapa kaldı ama yine de zaman zaman gider elini öperdim.
Püff’ün toplantısında balkona çıkmıştık. Sınırlı sayıda içtiği cigarasını yakmış, Marmara’nın halı gibi uzanan maviliğine bakıyorduk. “Nargileye gidelim mi hocam?” demiştim.
“İçinde duman olan her şeye varım!” diyerek güldürmüştü beni.
Sonra cebimden telefonu çıkardım, akşam vaktiydi. Bir fotosunu çekmek istedim. Nadiren poz veren bir insandı. O gün nedense poz verdi bana. Sonra o fotoğrafı web sayfasına koymuştu.
İçeri geçerken zekasına bir kez daha hayran kaldım. Duvarda bir tablo asılıydı. Kimin eseriydi hatırlamıyorum ama bir köylük yerde gün batımı resmedilmişti. “Sabah kızıllığı!” dedi yanımızdaki arkadaş. “Sanmam.” dedi Ahmet hoca. “Baksana çeşme başında kadınlar var, sabah değil gün batımı bu!”
Zekasına bir kez daha hayran bıraktırdı bizi…
Hırsızlar gazeteye çökmeyi kafalarına koydukları zamanlarda sıklıkla gazete binasında görüşüyorduk. Ali Bulaç üstad ile beraber bahçede oturduğu fotoğrafı görmüşsünüzdür illa ki. Elindeki poşette ihtiyaçları vardı, “Kaç gün gerekiyorsa o kadar kalırız!” dedi bana.
Hastalığımı bildiği için, “Bence sen eve git, sıkıntıya girebilirsin.” dediğinde, “Hocam sizin gibi gençleri yalnız bırakamayız.” demiştim.
Benzer bir konuşmayı yaklaşık bir yıl önce yapmıştık. Onu bilmem ama benim Türkiye’deki son tatilimdi. Ailelerimizle Sındırgı’daki bir kaplıca oteline gitmiştik. Orada ATA’nın halkın gönlünde nasıl taht kurduğunu görme imkanım oldu. Sadece otelde kalan misafirler değil, dağlara çıktığımızda illa ki köy kahvesinde birkaç kişi tanıyordu onu.
Süheyla Abla (eşi) hafften sitem etse de, o tatilde neredeyse tüm gün vakit geçirdik. Dağları, dereleri geziyor, bol bol fotoğraf çekiyordum. En çok da o tatil fotograflarımı nereye kaydettiğimi bulamadığım için yanıyorum şimdi.
Korkudan yorulduğumu bile söyleyemiyordum. Bazen saatlerce tırmadıyorduk dağlara, tepelere. O tatilde bir de söz aldım. Belgeselini çekecektim. Tamamlamak nasip olmadı ama, birazını yapabildim.
Bilmiyorum belki bir yerlerde yayınlarım siz de görürsünüz. Üç beş dakikalık bir kısmını montajlayıp ona izlettirince, “Çok duygusal olmuş, yayınlama!” dedi bana.
Yayınlamadım. Ama söz, bulursam yayınlayacağım…
Borcum oldu çünkü.
Uzattım…
Her telefon çaldığında korkuyorum yıllardır. Nedense hep kötü bir haber alacağım korkusu bu. Zalimlerin devrinde yaşamanın tabii neticesi olsa gerek. Bir telefon sesiyle aldım vefat haberini. Kalbim zaten külüstür kamyonunki gibi. Üzerine kocaman bir kaya indi sanki.
Nasıl yani? ATA öldü mü?
Dünyanın durmasını istedim ama durmadı… Zaman akarken insanın kilitlenmesini bilir misiniz?
Dünden beri öyleyim. Üzgünüm, çok üzgün. Duadan başka sığınağımız zaten yok.
Sizden de ricam.
Boşverin dünyalık “Yok şöyleydi, yok beyleydi!” tezviratını. Güzel bir insanı kaybetti dünya. Biraz daha çirkinleşti işte. Rabbim, onu cennetine al, ona merhametinle muamele et.
Kıldığımız her namazda imamlık yapmasını hatırlıyorum gözümde yaşlarla.
Şahidim Allahım. Mümin ve muttaki bir kulundu Ahmet Turan Alkan. Başta Süheyla Abla olmak üzere, Talat ve Taha’ya başsağlığı diliyorum.
Rahmetler olsun.
Kaynak: Tr724
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

