Site icon Serbest Görüş

Şiir ile kimlik arasında: İsmet Özel’de anlamın geciktirilmesi

Şiir ile kimlik arasında: İsmet Özel’de anlamın geciktirilmesi


AYDOĞAN VATANDAŞ | YORUM

Şiir okunurken, dizelerin insan bilincinde nasıl dile geldiği ve nasıl dile döküldüğü dikkate alındığında, şairin kimliği, ideolojisi ve fikirleri büyük ölçüde ikincilleşir. Bu bakış, şiiri şairin gündelik hayatta ‘aklı başındayken’ söylediklerinden ayırmayı mümkün kılar. Şiirde söz, çoğu zaman bilinçli bir niyetin ürünü olmaktan ziyade, bilincin denetiminin gevşediği bir aralıktan belirir. Bu yüzden şairin şiirle kurduğu ilişki, tutarlı bir düşünce sisteminden çok, sezgisel bir kırılma alanı olarak okunabilir. İsmet Özel’in şiiri, bu yuzden ikna etmeye değil; sezdirerek temas etmeye yönelen bir dil kurar.

Bu noktada dikkat çekici olan, İsmet Özel’in şiiri ile gündelik hayatta çizdiği siyasal, ideolojik profil arasındaki belirgin mesafedir. Günlük söyleminde ne denli İslamcı ya da Türkçü bir hatta duruyorsa, şiirinde bu temalara o denli mesafeli görünür. Şiir, onun için bir aidiyet bildirimi ya da düşünce beyanı değil; kimliği askıya alan, anlamı geciktiren ve okuru huzursuz eden bir bilinç alanıdır. Tam da bu yüzden İsmet Özel şiiri, ideolojinin diliyle değil; estetik gerilimin açtığı çatlaklardan konuşur.

Bugün sizi İsmet Özel’in bazı şiirlerinde kısa bir gezintiye çıkarmak istiyorum. Bu yolculuğa, onun şiirle kurduğu hesaplaşmayı en çıplak hâliyle gösteren “Sebeb-i Telif” şiiriyle başlayalım.

“Başkalarının aşkıyla başlıyor hayatımız” dizesi, şiirin daha ilk adımında hayatın özgün, bireysel ve saf bir başlangıcı olmadığını ilan eder. Hayat, “benim” aşkımla değil; önceden yaşanmış, tamamlanmış, hatta bitmiş bir aşkın artığıyla başlar. Yaprakla yağmur örneği özellikle seçilmiştir: Biri pasif, biri aktif; biri bekleyen, diğeri kendini parçalayan. Bu ilişki üretici olmaktan çok yıkıcıdır. Hayatın başlangıcı bir oluş değil, bir mahvoluşun seyredilmesidir. ‘İmreniyoruz başkalarının mahvına’ dizesi, aşkın ideal bir birleşme değil; başkasının yıkımı üzerinden duyulan bir coşku olduğunu açık eder. Hayat, seyredilen bir felaketin içimize düşmesiyle başlar.

Bu noktada şiirin aşk anlayışı, Adem ve Havva anlatısıyla ince bir temas kurar. İlk aşk, sanıldığı gibi iki öznenin eşzamanlı ve masum bir buluşması değildir; önce bakılan, sonra arzulanan, ardından talep edilen bir hal olarak belirir. Adem ile Havva kıssasında da yasak olan, doğrudan bir eylemden önce görme ve isteme üzerinden açılır. Arzu, eylemden önce bedende uyanır; yasak meyve, henüz koparılmadan cazip hale gelir. İsmet Özel’in aşkı ‘ilk önce damarlarımızda’ başlatması, insan olmanın bedensel ve kaçınılmaz yükü olarak belirir.

Bunun hemen ardından bir yoksunluk bilinci doğar: ‘Sonra ayrılıklar düşüne dalıyoruz: / Bize ait olan ne kadar uzakta!’ Buradan ilerlerken şiirin kurduğu yoksunluk bilinci, artık sadece aşkın değil, varoluşun temel duygusu haline gelir. Cennetten ayrılış, mekansal bir sürgünden çok, insanın kendisiyle ve dünyayla kurduğu dolaysız ilişkinin kopuşudur. Artık ‘bize ait olan’ şey yanımızda değildir; hatırlanan, özlenen ve mesafesi büyüdükçe kutsallaşan bir kayıp haline gelmiştir. Bu yüzden düşünceye dalmak, bir teselli değil; ayrılığın derinleştiği bir bilinç halidir. İnsan, sahip olmaktan çok yoksunluğunu fark ederek kendine gelir.

Başkalarının aşkıyla başlıyor hayatımız
başkalarının düşünceleriyle değil.
“Üstümde yıldızlı gök” demişti Königsberg’li
“içerimde ahlâk yasası”.
Yasa mı? Kimin için? Neyi berkitir yasa?
İster gözünü oğuştur, istersen tetiği çek
idam mangasındasın içinde yasa varsa.
Girmem, girmedim mangalara
Yer etmedi adalet duygusu
içimde benim
çünkü ben
ömrümce adle boyun eğdim.
Yıldızlı gökten bana soracak olursanız
kösnüdüm ona karşı
onu hep altımda istedim.

Şiir, ‘Başkalarının aşkıyla başlıyor hayatımız / başkalarının düşünceleriyle değil’ diyerek hayatı başlatan şeyin düşünce, fikir ya da ideoloji değil; aşk olduğunu özellikle vurgular. Ancak hemen ardından yasa sahneye çıkar. Kant’a yapılan ‘üstümde yıldızlı gök, içimde ahlak yasası’ göndermesiyle aşkın karşısına evrensel ahlak ilkesi konur. Fakat şiir bu yasayı kabul etmez; onu sorgular ve dağıtır: “Yasa mı? Kimin için? Neyi berkitir yasa?” Aşk burada yasa öncesi bir güçtür. Hayat yasayla başlamaz; yasa, çoktan başlamış bir hayatı disipline etmeye çalışan geç bir müdahaledir.

Şiirin en çıplak ve sarsıcı anı, yıldızlı göğe karşı bedenin konuştuğu yerdir: ‘Yildızlı gökten bana soracak olursanız / kösnüdüm ona karşı / onu hep altımda istedim.’ Burada aşk artık mecazdır ya da estetik degildir. ‘Kösnüdüm’ kelimesiyle arzu bilinçli biçimde hayvani düzeye çekilir. Yücelik, aşkınlık ve yasa karşısında beden söz alır. Aşk, hayatı başlatan ama ahlakı askıya alan bir güç olarak belirir. Bu itiraf, aşkın masumiyetle değil; tahakküm ve sahip olma isteğiyle ilişkili olduğunu gösterir. Hayat tam da bu rahatsız edici dürüstlükle başlar.

Mitolojilerden Antik Yunan’a, oradan tek tanrılı dinlere uzanan uzun düşünce geleneğinde ‘yıldızlı gök’, hemen her zaman insanı aşan bir düzeni çağrıştırır. Bu düzen; kozmik uyumu ve ilahi yasayı temsil eder. Antik Yunan’da kozmos, karşıtı olan kaosa üstün gelen düzen demektir; yıldızlı gök bu düzenin görünür yüzüdür. Tek tanrılı dinlerde ise gök, Tanrı’nın hükmünün, muradının ve hesap çağrısının mekanıdır. İnsan aşağıdadır; gök yukarıda ve bağlayıcıdır. Kant’ın ‘üstümde yıldızlı gök, içimde ahlak yasası’ formülü, bu kadim mirası felsefi dile tercüme eder: evrensel yasa dışarıda, onun insan içindeki izdüşümü içeridedir.

İsmet Özel’in şiirinde ‘yıldızlı gök’ tam da bu anlam yüküyle belirir. Ancak şiir, bu göğü yüceltmek ya da onunla uzlaşmak için değil; onun karşısına insanın çıplak hakikatini koymak için çağırır. ‘Yıldızlı gökten bana soracak olursanız’ ifadesi, ilahi düzenin insandan hesap soran bakışını ima eder. Gök sorar; düzen, ölçü ve yasa adına insandan bir cevap bekler. Fakat bu soruya verilen cevap ahlaki, felsefi ya da teolojik bir savunma değildir.

Şiirin finalinde ise önemli bir kırılma yaşanır. Başlangıçta hayat başkalarının aşkıyla açılmıştır; fakat son bölümde özne, aşkı kendisinin yazabileceği bir eşiğe gelir: “Belki dilimi çözer, aşkımı başlatırım / aşk yazılmamış olsa bile adımın üzerine / adımı aşkın üstüne kendim yazarım.” Bu, başlangıcı geri alma değil; başlangıcı üstlenme iradesidir. Hayat başkalarının aşkıyla başlar, fakat tamamlanması kişinin kendi adını aşkın üzerine yazmasına bağlıdır.

Bu şiirde aşk masum, romantik, ya da kurtarıcı degildir. Vazgeçilmezdir. Aşk, hayatı başlatan ilk ve en ağır gerekçedir. İsmet Özel bu gerekçeyi yüceltmez; onu olduğu gibi, bütün rahatsız ediciliğiyle kabul eder.

Özel, kamusal söyleminde ve retoriğinde ne kadar İslamcı ya da muhafazakar bir pozisyonda duruyorsa, şiirlerinde o ölçüde bu pozisyonu bozan, zorlayan ve yer yer tersine çeviren bir hat kurmuştur. Bu durum basit bir çelişki ya da ‘samimiyet sorunu’ değildir; aksine, şairin bilinç yapısının ve şiirle kurduğu ilişkinin temel bir özelliğine işaret eder. Özel’in şiiri, dindar bilincin normatif ve ahlak merkezli diline sığmaz. Şiir, tam tersine, bu dilin bastırmaya çalıştığı bedensel, taşkın, uyumsuz ve mazeretsiz olanı sürekli yüzeye çıkarır.

Özel’in şiiri, ilahi düzeni savunmak için değil, insanın bu düzene neden ve nasıl uyamadığını göstermek için vardır. ‘Yıldızlı gök’le kurulan ilişki bunun en açık örneklerinden biridir. İlahi düzen, yasa ve aşkınlık şiirde inkar edilmez; fakat bu düzen karşısında insanın verdiği cevap ahlaki bir itaat ya da ideolojik bir bağlılık değildir. Şiirin dili, tam aksine, bedensel olanın, taşmanın ve ölçüsüzlüğün de dilidir.

İnsan konuşurken dümen bilinçtedir. Sözcükler seçilir, niyet vardır, yönelim vardır; özne, kendini korur ve temsil eder. Oysa şiirde dize dile geldiğinde bu temsil askıya alınır. Şair söyleyen olmaktan çıkar; söylenenin geçtiği yer haline gelir.

Peki kim konuşur şiirde?

Şiirde konuşan şey, bilincin askıya alındığı ama yok olmadığı bir eşiktir. Daha doğru bir ifadeyle: Şiirde konuşan, bilincin çatlağıdır. Bilincin kendini yönetemediği ama tamamen kaybetmediği bir ara haldir bu. Bu yüzden şiir bir irade beyanı degildir, aksine iradenin kismen çekildiği ama anlamın hala üretildiği bir alandır.

“Hata yapmak

fırsatını Adem’e veren sendin

bilmedim onun talihinden ne kadar düştü bana”

İsmet Özel, Münâcât adlı şiirinde günahı verilmiş bir imkan olarak konumlandırır. ‘Hata yapmak fırsatı’ ifadesi son derece bilinçlidir: hata, insana tanınmış bir alan, hatta bir açılımdır. Şair bu noktada sorumluluğu bütünüyle insana yüklemez; hatanın mümkün kılınmış olmasını doğrudan Tanrısal iradeye bağlar. Bu, varoluşun koşullarını dile getiren bir tespittir.

Adem burada tarihsel ya da mitolojik bir figür olmaktan çıkar; insanın başlangıç durumunu temsil eder. Hata yapabilme imkanı, insanın özgürlüğünün ve tarihselliğinin ön koşuludur. Hatasızlık cennete aittir; hayat ise hatayla başlar. Şairin yaptığı şey, onu olduğu gibi kabul etmektir. Hayatın riskli, açık ve kırılgan oluşu, tam da bu fırsattan kaynaklanır.

‘Bilmedim onun talihinden ne kadar düştü bana’

Talih burada bir mazeret değil, başlangıç koşuludur: insanın bedeniyle, arzularıyla ve aşka açıklığıyla hayata atılmış olması.

‘bir imparatorluk genişliğindeki gençliğim sırasında

kadınlardan daha çok birinci şubeye vardım.’

Ismet Ozel’in ‘Akla Karşı Tezler’ adli siirindeki bu dizeler Adem’in talihi hakkinda fikir verir.

Burada ‘birinci şube’ devletin ve denetimin mekanıdır. Gençlik ise ‘imparatorluk genişliğinde’ denecek kadar büyük bir imkan alanı olarak anılır; ama bu imkan bedene ve aşka değil, denetime, sorguya, resmi akla akmıştır. Yani gençlik yaşanmış ama yanlış yere harcanmıştır. İsmet Özel’de politik bilinç, aşkın talihini eksilten bir yazgıdır.

“çünkü hataya bağışık büyük hatadan beri nezaret yer”

Bu dizede “bağışık” kelimesi hatadan muaf olmayı değil, hataya eklemlenmiş olmayı ifade eder. Hata, insanın varoluşuna yapışmıştır. Bu nedenle hata, insan olmanın devralınan bir koşuludur. Nezaretin varlığı da bunu doğrular: gözetim, hatayla iç içe yaşayan bir varlık için gerekir. Bu okuma, Hristiyanlıkta Pavlus’un Romalılar mektubunda dile gelen ‘bir tek insanın hatasıyla bütün insanların günahkar kılınması’ düşüncesiyle bir paralellik taşır. İnsan, büyük hatadan beri hataya bağlı bir varlıktır. Bu yüzden hayat, arınmışlıkla değil, kırılganlık ve sürekli gözetim haliyle sürer. İsmet Özel söylem düzeyinde, bir Hristiyan patrikle iftar yapılmasını dahi yadırgayacak kadar keskin bir sınır bilinci sergilerken; şiirde bu sınırlar askıya alınır ve dizelere Hristiyanlığın ilk günah doktrininin ontolojik mantığı sızar.

‘Bir şehrin urgan satılan çarşıları kenevir

kandil geceleri bir şehrin buhur kokmuyorsa

yağmurdan sonra sokaklar ortadan kalkmıyorsa

o şehirden öcalmanın vakti gelmiş demektir.’

Esenlik Bildirisi şiiri ise, İsmet Özel’in şehirle ve modern hayatla kurduğu ilişkinin ontolojik bir reddiye olduğunu göstererek okunabilir. Şehir burada dünyalığını kaybetmiş bir dünyanın adıdır: Dili tutuklanmış bir varoluş düzeni. ‘Öcalmak’ çağrısı Heidegger’in deyimiyle dünya içinde var olma biçiminin çöktüğü bir zeminden geri çekilme hamlesidir. Şiirin şehirden kopuşu, Heidegger’in modern dünyayı ‘hesaplanabilir, paketlenmiş ve işlevselleştirilmiş’ bir varlık düzeni olarak eleştirmesiyle örtüşür. Burada şiir, varlığın üzerindeki örtüyü yırtmak, alışılmış anlam dünyasını sarsmak için vardır. Şehrin artık ‘dünya’ olmadığı yerde, şair de orada kalamaz.

Bu Heideggerci duyarlık, İsmet Özel’in ilerleyen yıllarda Türklüğü ontolojik bir zemin olarak düşünmesine giden yolu da açar.

Kaynak: Tr724
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

Exit mobile version