M. NEDİM HAZAR | YORUM
Bugün şöyle bir şey yapacağız; başta pirimiz Antonio Gramsci olmam üzere klasik düşünürlerden fikirler ödünç alarak bir Türkiye okuması yapacağız. Bunu yaparken, “güleriz ağlanacak halimize” tablosu çıkarsa, kabahat yazarınızın değil, hepimizindir; baştan söylemiş olayım. Evet başlayalım bakalım, Peker masum bir fenomen mi yoksa toplumsal fay hattımızın artık son çırpınışlarının uyarı zili mi?
Hatta yazıyı zahmetli bulup okumayanlar için önce bir ana fikir de koyayım isterseniz, tam kolaylık olsun: Bir organize suç örgütü liderinin “en güvenilir kişi” seçildiği toplumda artık konuşulması gereken şey, o kişinin söyledikleri değil; onu oraya koyan toplumsal çürümenin derinliğidir.
Hadi başlayalım.
Kısım bir: Dibe vuruşun aritmetiği
9-12 Kasım 2025 tarihleri arasında gerçekleştirilen “Türkiye’nin Fikri” anketi, sadece bir kamuoyu yoklaması değil, bir ulus-devletin iflasının resmi kayıtlara geçmiş belgesi mahiyetinde. 2 bin 394 kişiyle yapılan araştırmada, siyasiler dışında en güvenilen isim sorusuna verilen cevap, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan bu yana yaşadığı en derin meşruiyet krizini gözler önüne seriyor: Sedat Peker yüzde 16,7 ile birinci sırada. İkinciye birazdan geleceğim.
Rakamların arkasındaki gerçek şudur: Organize suç örgütü liderliğinden hüküm giymiş, yurt dışında kaçak bir hayat süren, videolarında devlet-mafya ilişkilerini “ifşa eden” bir figür, anayasa mahkemesi başkanından, üniversite rektörlerinden, gazetecilerden, hatta ana muhalefet liderinden daha fazla güven topladığı görülüyor.
Bu tablo, izole bir sapma değil esasen. Bu, Durkheim’ın “anomi” kavramıyla tarif ettiği toplumsal çözülmenin son safhası. Kurumlar işlevini yitirdiğinde, normlar anlamsızlaştığında, vatandaş ile devlet arasındaki sosyal sözleşme parçalandığında ortaya çıkan boşluğu dolduran figürler, hiçbir zaman kurumlara ait olmaz. O boşluğu, “güç” dolduruyor. İşte Sedat Peker fenomeni, tam da bu güç boşluğunun ürünü.
Kısım iki: Kurumsal çöküş!
Max Weber, modern devletin meşruiyetini 3 temele oturtmuştu: Geleneksel otorite, karizmatik otorite ve yasal-rasyonel otorite. Türkiye Cumhuriyeti, kuruluşundan itibaren kendini üçüncü modele, yani yasal-rasyonel otoriteye dayandırmaya çalıştı. Ancak günümüz Türkiye’sinde bu meşruiyet temeli çatırdamakta.
Sedat Peker’in yüzde 16,7 güven oranı alması, yasal-rasyonel otoritenin başarısızlığının resmi ilanı. Çünkü Weber’e göre, yasal-rasyonel otorite ancak kurumların “öngörülebilir”, “tarafsız” ve “liyakat temelli” işlemesi halinde sürdürülebilir. Oysa Türkiye’de yargıya duyulan güven çökmüş, savcılık ve mahkemelerin kararları “yukarıdan gelecek talimat” beklentisiyle şekillendiği algısı yaygınlaşmış, hukukun üstünlüğü yerini “siyasi tercihe” bırakmış durumda.
Peki bu durumun sonucu nedir?
El Cevap: Toplum, adaleti kurumlarda değil, “güç”te aramaya başlar. Ve işte tam burada Peker gibi figürler devreye girer.
Kısım üç: Normsuzluğun dehşeti
Emile Durkheim’ın “anomi” kavramı, toplumsal normların çöktüğü, bireylerin hangi kurala uyacağını bilemediği, ahlaki pusulasını kaybettiği durumu tanımlıyor. Ekonomik dalgalanmalar, kurumsal çöküş ve güvencesizlik, bireyin toplumla bağını koparıyor.
Türkiye’de yaşanan tam olarak budur. MetroPOLL’ün 2025 sonu verilerine göre, toplumun yüzde 61’i “yüksek veya çok yüksek tükenmişlik” yaşamakta. İnsanlar artık devletin adalet terazisine değil, Instagram’daki videolara inanıyor. Savcıya gittiğinde dosyanın “talimatla” kapanacağını düşünüyor. Mahkemeye güvenmiyor.
Süleyman Soylu, Sedat Peker, Tayyip Erdoğan…
Peker’in yükselişi, tam da bu boşlukta gerçekleşiyor. Halk diyor ki: “Devlet bana gerçeği söylemiyor ama şu adam kamera karşısına geçip anlattığında bir şeyler oluyor, istifalar geliyor, haberler çıkıyor.”
Bu ise klasik bir “anomik tepki”: Kurumsal meşruiyet yerini, “kim güçlüyse ona inan” mantığına bırakıyor.
Kısım dört: Hegemonya kayması
Antonio Gramsci’nin hegemonya teorisi, iktidarın sadece zor kullanarak değil, “rıza üretimi” yoluyla kurulduğunu söyler. Devlet, medya, eğitim, din gibi ideolojik aygıtlarla toplumun “gönüllü rızasını” kazanır.
Türkiye’de bu hegemonya artık çatlamakta. Medya güvenilirliğini yitirmiş, yüzde 24,7 oranında “diğer” cevabı veren kesim, aslında “Artık kimseye güvenmiyorum” demekte. Eğitim sistemi otorite üretemez hale gelmiş, yargı bağımsızlığını kaybetmiş durumda.
Sedat Peker, bu hegemonya boşluğunda alternatif bir “karşı-anlatı” üretmiş gibi görünüyor. Kitlelere şunu söylüyor: “Sizin bilmediğiniz gerçekleri ben biliyorum ve size anlatacağım.”
Bu, Gramsci’nin “organik aydın” tarifiyle çelişen ama toplumun bir kesimince kabul gören bir rol üstlenmek demek. Peker, sistemin içinden gelen biri olarak, sistemin kirli çamaşırlarını ortaya dökmüştü. Ve halk, bu “itirafçı” pozisyonuna, devletin resmi söyleminden daha fazla itibar etmişti.
Kısım beş: Boşluk Teorisi
Türkiye’de 2010’lardan itibaren gazeteciliğin baskı altına alınması, muhalif seslerin susturulması, yargının araçsallaştırılması, toplumda büyük bir “bilgi boşluğu” oluşturdu. İnsanlar, gerçekte neler olduğunu bilmek istiyor ama resmi kanallardan tatmin edici cevap bulamıyor.
Mayıs 2021’de Sedat Peker’in videolarını yayınlamaya başlamasıyla birlikte, bu boşluk doldurulmaya başlandı. MetroPOLL’ün Mayıs 2021 verileri şunu gösteriyordu: Toplumun yaklaşık yarısı (yüzde 47) Peker’in iddialarını “tamamen veya çoğunlukla inandırıcı” buluyordu. Bir mafya liderinin sözleri, İçişleri Bakanı’nın açıklamalarından daha inandırıcı geliyordu.
Neden?
Çünkü Peker, “içeriden” konuşuyordu. O, sistemin parçası olan, devletle iş yapan, yolsuzlukların ortağı olan biriydi. Ve şimdi, o kirli ilişkileri anlatıyordu. Halk için bu, “gerçek bilgiye ulaşma” anlamına geliyordu.
Bu durum, Baudrillard’ın “simulakr” kavramıyla da örtüşüyor: Gerçeklik ile temsil arasındaki ayrım belirsizleşmiş durumda. Artık “doğru” olan değil, “inandırıcı” olan kabul görmekte.
Kısım altı: Dijital mahalle kahvesi
Kanaatimce Peker’in başarısı, sadece anlattıklarında değil, nasıl anlattığında gizli. Videolarında kullandığı dil, son derece hesaplı:
Milliyetçi-muhafazakâr kodlar sistematik olarak kullanılıyor. “Vatan”, “bayrak”, “şeref” gibi kelimeler, videolarının temel söylem inşasını oluşturuyor. Dini referanslar da bu stratejinin ayrılmaz bir parçası; ayet ve hadisler, videolarının başında ve sonunda düzenli olarak yer alıyor, böylece muhafazakâr kesimdeki meşruiyet zemini güçlendiriliyor.
Sembolik nesneler kullanımı da dikkat çekici. Masa üzerindeki Marcus Aurelius, Troçki, Sun Tzu gibi kitaplar, bir suç örgütü liderinin entelektüel bir derinlik imajı inşa etmesine imkan tanıyor. Bu görsel kodlama, izleyiciye “Bu adam sadece güç kullanmıyor, aynı zamanda okuyor, düşünüyor, strateji yapıyor.” mesajı veriyor.
En etkileyici retorik başarısı ise “Pelikan” metaforu. İktidar çevresindeki “beslenen ama sadık kalmayan” gruba verdiği bu isim, Türk halkının kolektif hafızasına kazınmıştı. Bu metafor, karmaşık siyasi ilişkileri tek bir sembolle anlaşılır kılmış, halk dilinde yaygınlaşmıştı.
YouTube üzerinden kurulan doğrudan iletişim, geleneksel medyanın aracılığını ortadan kaldırmıştı. İnsanlar, kendilerini “içeriden bilgi alan bir seçkin” gibi hissetmişti. Bu, dijital çağın “mahalle kahvesi” dinamiği ki: Herkes, o kahvedeki “abi”nin anlattıklarına kulak verir, çünkü o “gerçeği biliyor.”
Kısım yedi: Kabadayı arketipi
Türk kültüründe, “haksızlığa uğramış ama güçlü adam” figürü her zaman sempati toplamıştır. Kemal Sunal filmlerinden Yeşilçam sinemasına kadar, “mazlum ama haklı olan, sonunda hesap sorar” anlatısı defalarca işlenmiştir.
Peker, kendini tam da bu kalıba oturtmuştu. Devlet tarafından “ihanete uğramış”, “kullanılıp atılmış” bir figür olarak sundu kendisini ve inandırdı da!
Ve artık, “intikam” zamanı gelmiştir! Bu anlatı, Türk toplumunun kolektif bilinçaltında karşılık bulmakta olduğunu bizatihi gördük.
Ancak burada kritik bir nokta var: Bu, sağlıklı bir toplum refleksi değil. Aksine bu durum, Nietzsche’nin “köle ahlakı” dediği şey: Güçsüzler, güçlüye karşı duyduğu öfkeyi, o güçlünün düşmanı üzerinden tatmin eder. Ve Peker, bu “vekil intikam” rolünü oynamıştı.
Bir diğer önemli husus ise bahse mevzu ankette Sedat Peker’den hemen sonra yüzde 14,4 ile Müge Anlı’nın ikinci sırada yer alması, aslında ayrı bir utanç tablosu. Bir televizyon programı sunucusunun, anayasa mahkemesi başkanından, emniyet genel müdürlerinden, savcılardan daha güvenilir bulunması, devletin temel işlevlerinden birini, yani adaleti sağlama ve suçluları bulma görevini yerine getiremediğinin açık itirafıdır.
Halk, kayıp kişileri bulmak için savcılığa değil, Müge Anlı’ya başvuruyor. Adalet aramak için mahkemeye değil, televizyon stüdyosuna güveniyor. Bu durum, elbette Müge Anlı’nın kişisel başarısından çok, devlet kurumlarının çöküşünün bir göstergesi. Bir ülkede “adalet”, devlet kurumlarından değil de bir televizyon programından bekleniyorsa, o ülkede hukuk devleti fiilen sona ermiş demektir.
Müge Anlı, sistemin açığını kapatmaya çalışan bir “yara bandı” değil; aksine sistemin ne kadar derin yaralandığının en çarpıcı sembolüdür. Ve toplum, bu sembolü “en güvenilir ikinci isim” yaparak, aslında devlete şunu söylemektedir: “Siz görevinizi yapmıyorsunuz, biz artık kendi adalet mekanizmalarımızı kuruyoruz.”
Bu ise, modern bir hukuk devletinde olmaması gereken, ancak Türkiye’de normalleşmiş bir distopyadır.
Yarın Sedat Peker’e yardıma koşan ulusalcı cephe arkadaşlarına bakacağız.
Kaynak: Tr724
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

