YÜKSEL ÇAYIROĞLU | YORUM
Peygamber Efendimiz (s.a.s), bir hadislerinde mâlâniyâtı terk etmenin Müslümanlığın güzelliğinden olduğunu belirtir. (İbn Mâce, Fiten 12; Tirmizî, Zühd 11). Bu hadis, bazı âlimlerce ahlâkın temel prensiplerini ortaya koyan dört hadisten biri olarak kabul edilmiştir. Bu dört hadis arasında yer alan şu nebevî ikaz da konumuzla yakından ilgilidir: “Allah’a ve ahiret gününe iman eden kişi ya hayır söylesin ya da sussun.” (Buhârî, Edeb 31)
Mâlâniyât tabiri; “insanın dinî ve dünyevî hayatı adına fayda sağlamayan ve kendisini ilgilendirmeyen gereksiz söz ve davranışlar” anlamına gelir. Bu tanım göz önünde bulundurulduğunda, yukarıdaki her iki hadisin de aynı noktaya dikkat çektiği görülür.
Kur’ân-ı Kerim’de doğrudan “mâlâyânî” tabiri yer almaz. Bununla birlikte birçok âyette geçen; lağv (terk edilmesi gereken faydasız ve zararlı söz ve ameller), abes (boş ve amaçsız işler), lehv (oyalayıcı eğlence) ve la’b (oyun) kelimeleri, mâlâniyât kavramıyla yakın anlamlar taşır. Kelimeler arasındaki nüanslar bir tarafa bırakıldığında, genel çerçevede Kur’ân ve Sünnet’in müminleri; anlamı olmayan, bir değer üretmeyen, belirli bir gayeye yönelmeyen, akla ve kalbe bir kazanım sağlamayan, din ve dünya açısından fayda getirmeyen, gerçek bir ihtiyaca karşılık gelmeyen fuzuli ve boş meşguliyetlerden uzak durmaya çağırdığı görülür.
Dinin açıkça haram kıldığı fiillerin mâlâniyât ve lağviyât kapsamında değerlendirileceğinde şüphe yoktur. Bununla birlikte âlimler, bazı mübah fiillerin de neticeleri itibarıyla bu kategoriye girebileceğini ifade etmiştir. Dolayısıyla müminlerin zamanlarını nasıl kullandıkları ve hangi meşguliyetlere sahip oldukları son derece önemlidir. Zira Cenab-ı Hak, kurtuluşa eren müminlerin vasıflarından birinin de lağviyattan uzak durmak olduğunu beyan buyurmuştur. (Mü’minûn sûresi, 23/3)
Şahsiyet İnşasında Zaman ve Ahlak Disiplini
İslâm sadece normatif emir ve yasaklardan ibaret olmadığı gibi, Müslümanlık da şekilsel olarak bu emir ve yasaklara riayet etmekle sınırlandırılamaz. Birçok âlimin belirttiği üzere İslâm’ın nihai hedefi, insanı güzel ahlâk sahibi kılmaktır. Zira kendisi en yüce ahlak üzere bulunan (Kalem sûresi, 68/4) Allah Resûlü’nün (s.a.s) gönderiliş gayesi, güzel ahlâkı tamamlamaktır (Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 2/381). Hakiki insanlık seviyesine yükselmenin yolu da ahlâkî olgunluktan geçer.
Vahyin ışığıyla kalbi ve aklı aydınlanmış hakiki bir mümin; yüksek karakterli, alicenap ve zevk-i selim sahibidir. Bu yüzden lüzumsuz kavga ve tartışmalara girmez, hafifmeşreplik sayılan laubaliliklerden uzak durur, ciddiyetsizliğin itibarı zedelediğini bilir, hesabını veremeyeceği işlerle meşgul olmaz. Dilini çirkin sözlerle, kalbini de çirkin düşüncelerle kirletmez. En değerli sermayesi olan zamanını kendisini ilgilendirmeyen meşgalelerle israf etmez. Nitekim Hz. Lokman’a (aleyhisselam) ulaştığı mertebeye neyle eriştiği sorulduğunda şu üç hususu zikreder: Doğru sözlü olmak, emanete riayet etmek ve mâlâniyâtı terk etmek. (el-Muvatta, Kelam, 17)
Ömür mâlâniyât ve lağviyâtla heba edilemeyecek kadar kısa olduğu gibi, kul olmanın gerektirdiği sorumluluklar da lüzumsuz işlere zaman bırakmayacak kadar ağırdır. Zira haramın cezası olduğu gibi, helâlin de hesabı vardır. Kur’ân, ihsan edilen nimetlerden mutlaka hesaba çekileceğimizi hatırlatır. (Tekâsur sûresi, 102/8) Bu itibarla sahip olduğumuz maddi ve manevi her nimeti, ahirette semere verecek şekilde değerlendirmekle mükellefiz.
İnsanın en değerli sermayesi olan zamanı, faydasız ve lüzumsuz işlerle israf etmesinden daha büyük bir kayıp düşünülebilir mi? Kişiyi aslî vazifelerinden uzaklaştıran oyun ve eğlencelere dalmak açık bir aldanmışlık değil midir? İnsanı bekleyen büyük sorumluluklar dururken, sınırlı dikkat ve ilgimizi mâlâniyâta sarf etmek akıl ve izanla telif edilebilir mi? Önünde ebedî nimetlere kavuşmakla ebedî hüsrana uğramak ihtimali bulunan bir kimsenin nefsine uyarak sorumsuzca tercihler yapması makul karşılanabilir mi?
Esasen inanan bir mümin açısından bu soruların cevapları açıktır. Akıl sahibi her insan teorik olarak yapması gerekenleri bilir, doğruyla yanlışı birbirinden ayırır. Fakat denkleme nefis, şeytan ve dünyanın cazibedar güzellikleri eklendiğinde çoğu insan doğru bildiklerini uygulamakta zorlanır, yanlış olduğunu bile bile nice günahlara girer. Dünyanın peşin ve hazır lezzetleri insanı oyalayarak yerine getirmesi gereken sorumluluklarını unutturur. Bu yüzden hadiste belirtildiği gibi çoğu insan zamanını değerlendirme konusunda aldanır; onu lağviyat ve mâlâniyât ile boşa harcar.
Yeni Neslin İmtihanı: Zaman Sömürüsü
Allah’ın insana ihsan ettiği zamanı, güç ve enerjiyi, ilgi ve dikkati verimli bir şekilde kullanmak her dönemde zordu; ancak bu, modern çağda çok daha zorlaşmıştır. Çünkü modern insan, tarihte hiçbir dönemde olmadığı kadar uyarıcı, oyalayıcı, eğlendirici ve dikkat dağıtıcı unsurlara maruz kalmaktadır.
İletişim vasıtalarının gelişmesiyle dünyanın her yerinde olan biten olaylardan haberdar olabiliyoruz. Hem sanal hem de gerçek dünya bizlere sınırsız eğlence imkânları sunuyor. Sosyal medya cezbedici ve bağımlılık yapıcı içeriklerle dolu. Ardı ardına gelen bildirimler bize göz açtırmıyor. İstediğimiz zaman arzu ettiğimiz film ve dizileri izleyebiliyoruz. Akıllı telefonlar âdeta bütün dünyayı avucumuzun içine bırakıyor.
Reklamcılar, pazarlamacılar, siyasetçiler, içerik üreticileri ilgi, dikkat ve zamanımıza talipler. Neye bakacağımıza, neyle meşgul olacağımıza, vaktimizi nasıl geçireceğimize büyük ölçüde onlar karar veriyor. Artık mallar, topraklar, devletler değil, dikkatler ve zamanlar sömürülüyor. Teknoloji insanlara öyle cezbedici ve ayartıcı eğlenceler sunuyor ki bunlara direnebilmek ve şuurlu tercihler yapabilmek oldukça güçlü bir irade istiyor. Dolayısıyla mâlâniyat ve lağviyât gündelik hayatın olağan bir parçası hâline gelmiş ve hatta sistemleşmiş ve süreklilik kazanmış durumda.
Vakit kullanımıyla ilgili somut veriler de bu tespiti doğrulamaktadır. 2025 yılı verilerine göre dünya genelindeki internet kullanıcıları günde ortalama 2 saatini sosyal medya platformlarında geçiriyorlar. Bu süre bazı ülkelerde 4 saati bulabiliyor. Akıllı telefonlar ve dijital ekranlar ise insanların günlük 6-7 saatini dolduruyor. Gençlerde bu oranlar çok daha yukarılarda seyrediyor.
Sosyal medya platformlarında akan içeriklerin büyük çoğunlu anlam ve değer üretmekten ziyade anlık hazlara ve geçici tatminlere odaklanan mâlâniyât örnekleridir. Bunlar genel itibarıyla insanların merak duygularını ve ilkel güdülerini istismar etmektedir. İlk bakışta masum ve zararsız gibi görünen bu içerikler, gerçekte zamanımızı çalmakta, dikkatimizi dağıtmakta ve bağımlılık oluşturmaktadır. Hatta sürekli akan metin ve videoları takip etmek, zihni aşırı uyarmakta, bu da insanda zihinsel yorgunluğa yol açmakta ve neticede kayda değer bir bilgi kazanımı da sağlanmamaktadır.
Sosyal medya, internet ve yapay zeka gibi imkânlar sayesinde bilgiye erişim artmış görünse de bilgelik ve hikmet aynı ölçüde artmamaktadır. Nasıl ki abur cubur gıdalar bedeni obezleştiriyorsa, “abur cubur bilgiler” de zihni obezliğe sürüklemektedir. Her alanda yüzeysel malumatlar edinilmekte ama hiçbir alanda derinlikli ve kalıcı bir bilgi oluşmamaktadır. Üstelik çoğu zaman şuurlu ya da şuursuz bir şekilde maruz kalınan bu bilgilerin ne işe yaradığı dahi sorgulanmamaktadır. Aşırı uyarıcılar sebebiyle zihinler bölünmekte, düşünceler parçalanmakta ve dikkatler dağılmaktadır. Bunun tabiî bir sonucu olarak da fikrî derinlik kaybolmakta; odaklanamama ve zihin dağınıklığı çağımızın en yaygın problemlerinden biri hâline gelmektedir.
Modern Gürültüde Zihni ve Kalbi Korumak
Dikkat dağıtıcı unsurlarla çepeçevre kuşatıldığımız bir çağda, zamanı verimli kullanabilmek ve disiplinli bir hayat yaşayabilmek hayati bir öneme sahiptir. Zira her şeyden önce zamanın nasıl değerler üstü bir değere sahip olduğunu idrak etmemiz gerekiyor. Öyle ki o, kıymeti parayla ölçülemeyecek en değerli sermayemizdir. İnsan kaybettiği sağlığını geri kazanabilir, malını telafi edebilir fakat geçen tek bir saniyesini bile geri getiremez.
Vaktini verimli kullanmayan ve hayatını disiplinli yaşamayan bir insan ne bu dünyada kalıcı bir başarı ortaya koyabilir ne de samimi ve derinlikli bir dindarlık yaşayabilir. İlim, hikmet, ahlâk gibi değerlerin zamanın ciddiye alınmadığı bir zeminde neşvünema bulması mümkün değildir. Dolayısıyla zaman, hoyratça harcanacak basit bir meta değil; karşılığında ebedi cennetler satın alınabilecek paha biçilmez bir nimettir.
Merhum Abdulfettah Ebû Gudde, Zamanın Kıymeti adıyla Türkçeye tercüme edilen eserinde, âlimlerin zamanı değerlendirme konusunda gösterdikleri olağanüstü titizliği çarpıcı örneklerle ortaya koyar. Onların ortak özelliği; gündelik meşguliyetlerini, ziyaretlerini, yeme-içmelerini, konuşmalarını ve hatta dinlenmelerini bile belli bir ölçü ve denge içinde sürdürmeleridir. Lüzumsuz ziyaretleri reddetmiş, faydasız sohbetleri terk etmiş, kendilerini ilgilendirmeyen işlerle meşgul olmamışlardır. İşte bu titizlik sayesinde asırlara ışık tutan kalıcı ve ölümsüz eserler ortaya koyabilmişlerdir.
Hülâsa, Peygamber Efendimiz’in (s.a.s), “Mâlâniyâtı terk etmek Müslümanlığın güzelliğindendir.” hadisi, mâlâniyât ve lağviyatla çepeçevre kuşatıldığımız bir çağda çok daha derin ve hayatî bir anlam kazanmaktadır. Hayatın akışının alabildiğine hızlandığı, günlük meşguliyetlerin hiç olmadığı kadar arttığı, maişet kaygısının hayatın merkezine yerleştiği, eğlence ve tatmine ulaşmanın son derece kolaylaştığı bir zeminde, en büyük imtihanlarımızdan biri zaman yönetimidir. Şayet hayatı şuurlu bir şekilde yaşamaz, önceliklerimizi doğru belirleyemez, kendimize net hedefler koyamaz ve bu hedeflere sadakatle bağlı kalamazsak, ömürlerimizi mâlâniyâtla heba etmiş oluruz.
Kaynak: Tr724
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

