NECİP F. BAHADIR | YORUM
“Her ölüm erken ölümdür”. 72 yaşındaymış Ahmet Turan Alkan… 10 gündür hastanedeymiş. Hassas ve yorgun kalbi durmuş. Allah’tan umut kesilmezdi. Ama olmadı. Tıp da çaresiz. Çıkamadı hastaneden. Son nefesini verdiğini Mümtazer Türköne’nin mesajından öğrendim. Üzüldüm. İçim acıdı. Türkiye hassas yürekler için Cehenneme döndü. Kader elbette… Fakat yaşadığı hayal kırıklıkları, dost ve arkadaşlarının vefasızlığı, ademe mahkum edilmesi öldürdü onu.
İlla bir katili aranacaksa AKP iktidarından başkası olamaz. Alkan gibi insanların yaşadığı mahallede nefes alacak oksijen bırakmadı. Ömrünün 22 ayını hapiste geçirdi Alkan. Suçu yazı yazmaktı. İddianameyi yazan savcının ifadesiyle “Görünürde suç unsuruna rastlanmayan” yazıları nedeniyle yargılandı. 2 yıl dört duvar arasında, bir avuç gök yüzüne hasret yaşadı.
Ama onu asıl yıkan dostları tarafından terkedilmesiydi. Kitaplarını yayınlayan Ötüken Yayınevi, selamı sabahı kesmekle kalmadı, tavır da koydu. Kahretti onu… Zehri içine attı. “Bunu kaldıramıyorum!” dedi.
İçeride çok zayıfladığı söylendi. Bir deri, bir kemik kalmıştı. Fotoğraflara da yansıdı. Her gün tartıya gittiğini duydum. Kilo kaybı hapishane idaresini bile endişelendirmişti. Duruşma notlarında görmüştüm; Zayıflığı için “Gamdan, başka sebebi yok, hasta falan değilim!” dediğini… Mahkeme heyetinin de dikkatini çekmiş olmalı. Onlara izah etme gereği duydu.
10,5 yıl ceza aldı, Zaman’dan 5 yazar arkadaşıyla… Aslında bir isyan savunması yaptı. Şu cümleler bir manifestodan farksız değil mi; “Yazdıklarımla ve fikri duruşumla gurur duyuyorum. Yazdıklarımdan dolayı kesinlikle pişman değilim. İktidardan özür dilemedim ve dilemeyeceğim. Onun lütfuyla zindandan çıkmaktansa, onun zulmüyle hapis yatmayı tercih ediyorum. Benim için şereftir, iftihar kaynağıdır. Boğazımı kesen bıçağı yalamayacağım. Zalimden af dilemeyeceğim. Siyasetin memurlarına ‘n’oolur beni tahliye edin’ diye yalvarmayacağım…”
Bozma beklerken Yargıtay’ın onama haberiyle büyük şok yaşadı. Tekrar hapishaneye dönmenin ne korkunç bir duygu olduğunu bilmek için illa da yaşamak gerekmiyor. Akıl ve vicdan sahibi olmak kafi. Çevresi bir çıkış aradı. Bir yol bulunamaz mıydı? MHP’li dostlarının hiçbir yararı dokunmadı. Eski kurt ve timsahlardan da fayda görmedi. Timsahlar da kim mi? Cevabı aşağıda…
Sonunda arkadaşlarından biri elinde bir metinle geldi. Altına imza atarsa kararın düzeltileceğini vaat etti.
Okudu, düşündü; ağır metindi. Kabullenmesi kolay değildi. Etrafının da baskısıyla istemeye istemeye ‘tamam’ demek zorunda kaldı. Ölüm haberinden sonra kimi mecralarda dolaşıma sokulan metin işte o… Kepaze gazete Yeni Akit ‘f.tönün aldattığı Ahmet Turan Alkan’ öldü haberi eşliğinde yayınladı o metni.
Nasıl bir zihniyet ve din anlayışıdır bu Allah aşkına, ölüme bile saygısı yok. Diğer yayın organlarına baktım, Karar’da haberini göremedim. Haldun Dormen’in ölüm haberi son dakika manşetten duyurulmuştu. Fakat Alkan’ın vefatından bir satır bile söz edilmiyordu. Yazık…
Zor zamanlarda kalp ile dil aynı şeyi söylemeyebilir. Onun için birçok öğretide ruhsat var, sorumluluk yoktur. Bir yandan, “Keşke yapmasaydı, izzetini sonuna kadar koruyabilseydi!” diyorum ama diğer yandan da Ahmet Turan Alkan’ı anlıyorum, hak da veriyorum. Zindan çekilir kahır değil. Hele hassas, kırılgan ve naif bir kişiliğe sahip Alkan gibi biri için… Mektuba ‘tamam’ dedi ama içine düştüğü hal onu memnun etmedi. Hiç içine sinmedi.
Dünyaya küstü, kabuğuna çekildi. Dışarıya kapısını açılmamak üzere kapattı. Silivri hapishanesine geri dönmedi fakat evini kendisi için bir mahpushaneye dönüştürdü. Görüştüğü kişi sayısı bir elin parmaklarını geçmedi. Evinin bir odası marangozhane gibiydi. Birkaç defa bunu Zaman’daki köşesinde yazdı. Ahşap işleriyle oyalandı. Ailesi ve özellikle de torunuyla hayata tutunmaya çalıştı.
Ve fakat o yazıyla nefes alıp veren biriydi. AKP iktidarı elinden kalemi aldı. Bileklerine kelepçe vurdu. Onun gibi üretken bir yazarın kalemsiz, kağıtsız kalması ölümden farksızdır. Konjonktür onu ‘medeni ölü’ haline getirdi. Ertuğrul Özkök’e içeride bir roman yazdığını söylemişti. Adını da koymuştu romanın; ‘Sağ Yanım’… Siyasi bir içeriği vardı. Bir milliyetçilik ve muhafazakarlık eleştirisi yapıyordu. Çalışmasını dışarıya çıkardı. Fakat yayınlatamadı. Sonra da şartlar ağırlaştı.
Kendisi yayınlamak istemedi. Çok yorgundu ve bitkindi. Gündeme gelmek, tartışılmak istemiyordu. Yeniden hapse dayanamazdı. Biliyordu, içeriden sağ çıkması zordu. AKP’den ihraç edilen Hüseyin Kocabıyık’ın sosyal medya hesabından paylaştığı mesaj doğruydu; “Çamlıca Camii’ne estetik nedenlerle karşı çıktı diye f.tö damgası yapıştırdılar. Ve 2 yıl hapis yatırdılar. Dünyaya küstü. Kahrından öldü Ahmet Turan Hocam”.
AKP’nin devri iktidarında Türkiye hassas kalplerin dayanabileceği ve yaşayabileceği bir ülke olmaktan çoktan çıktı. Ahmet Turan Alkan’ın Türkçe’yi en iyi kullanan yazarlardan biri olduğu söylenir. Kendisine ‘Türkiye’nin Sartre’ı dendiğini de duydum. Bir kalem efendisi ve üstadıydı. Sartre’a, De Goulle’nin söylediği gibi Ahmet Turan Alkan için de ‘O Türkiye’dir’ diyebiliriz. Fakat Türkiye’de bunu söyleyecek bir babayiğit çıkmadı.
Kendine özgür bir üslubu ve stili vardı Alkan’ın. Ülke değerini bilemedi. Büyük bir kabiliyeti hoyratça harcadı. 20’nin üzerinde telif kitap sahibi… Bir çoğunu okudum. ‘Yatağına Kırgın Irmaklar’ın tadı hala damağımda… Hele ülkücü arkadaşlarını anlattığı ‘timsah’ bölümü…
Kitabın arka kapağına da aldığı iki paragrafı paylaşmak isterim; “Günün birinde Türkiye derken gözlerinin içinde aydınlık bir tebessümü uyandıran biriyle karşılaşırsan onunla deruni dilden musafaha et; O da bir timsahtır. Ve timsah kelimesinin Türkçe’deki tek kafiyesi ‘Ah’tır. Ah! Buruk bir hikayedir bu; Denize düşen yağmurların ahvalini beyan eder. Yatağına kırgın ırmakların, kaldırımlara döşenen yakutların, üstüne fermanlar yazılmayı beklerken bakkal defterliğine layık görülen ‘tabular rasa’nın meselesidir; Bile bile aldanan, kaybettiğine değil, aldatıldığına yanan ve neticede hesabı gülümseyerek imzalayan bir neslin inkisarıdır. O ne şahane bir tegafüldür o! Timsahlar neslinin hikayesidir.”
Yatağına kırgın nesiller keşke timsahlarla sınırlı kalsaydı. Ah ki ah… Anadolu toprakları bağrında yabancıları barındırırken kendi öz evlatlarına hayat hakkı vermeyen ve onları kıyan vefasız bir coğrafya… Kaç nesil, kaç kuşak feda harcandı. Hala da doymuş değil. Alkan’ın ömrü hayal kırıklıklarıyla geçti.
“Keşke o son mektubu o içerik, kaba ve bulanık bir üslubuyla yazmasaydı!” diyorum ama ‘Nasıl bilirdiniz?’ sorusuna verdiğim cevap çok net; “İyi bilirdim… Kalbi kırık, yüreği parça parça edilmiş naif, bir güzel adamdı. Ve mazereti vardı…”
Allah taksiratını affetsin… Mekanı Cennet olsun…!
Kaynak: Tr724
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

