Rojava’ya yönelik saldırılarla olası bir Türk-Kürt barışının ve barış sürecinin önünü kesmek amacının güdüldüğünü belirten İmralı Heyeti üyesi Faik Özgür Erol, Abdullah Öcalan’ın ‘Bu ikinci bir 15 Şubat’tır’ tespiti üzerinden sürecin ağır bir provokasyon niteliği taşıdığına işaret etti
Türkiye’de barış ve demokratik çözüm tartışmalarının sürdüğü bir dönemde HTŞ, DAİŞ ve Türkiye’nin desteklediği çetelerin Rojava’ya yönelik saldırıları sürüyor. Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) İmralı Heyeti üyesi Faik Özgür Erol, sürece dair ANF’ye değerlendirmelerde bulundu.
‘Son 3 yılda değişen dinamiklerle alakalı’
Türkiye’de bir yandan demokratik çözüm ve barışa dair tartışmalar yürütülürken Rojava’ya yönelik ciddi askeri saldırılar da devam etmesine dair değerlendirmelerde bulunan Faik Özgür Erol, şunları söyledi:
“Suriye’de hayata geçirilen saldırı politikaları, Ortadoğu’da son iki-üç yılda değişen dinamiklerle yakından bağlantılıdır. Sayın Öcalan bunu ilk görüşme süreçleri başladığında ifade etmişti. Hem 7 Ekim’de başlayan Gazze Savaşı sonrasında Suriye’de, Suriye rejiminin, yani Baas rejiminin dağılması sürecini Sykes-Picot sisteminin çözülmesi olarak ifade etmişti. O andan itibaren hem bölgesel hem de uluslararası düzeyde Ortadoğu’da pek çok strateji devreye girdi. Bunu da geliştirdi. Bu stratejilerin, ister barışçıl, ister dostluk, ister karşıtlık üzerinden olsun, pek çoğunun odağında Kürtler yer alıyordu. Fakat sadece bununla sınırlı olmayan, Sayın Öcalan’ın son 100 yıllık, son 200 yıllık “tuzak” olarak değerlendirdiği başka bir durum daha var. Daha doğrusu bununla bağlantılı bir durum daha var. O da şu; yaklaşık son 200 yıl içerisinde, Osmanlı İmparatorluğu’nun çözülüş döneminden bu yana Ortadoğu’da halkları sürekli olarak birbirine karşı kışkırtan, bir şekilde birbirleriyle karşı karşıya getiren ve çatıştıran bir emperyal siyaset söz konusu. Bu son yüzyıl içerisinde ise en yoğun biçimde Kürtler üzerinden geliştirildi.”
‘İran operasyonuyla ilgisi var’
Suriye’deki saldırıların Paris Antlaşması’nın ertesi güne denk gelmesinin tesadüf olmadığını belirten Faik Özgür Erol, “Sayın Öcalan bunu “Suriye’nin güneyini aldılar; Süveyda’yı ve Golan’ı aldılar. Dicle ile Fırat arasını da bunlara vadettiler” diye ifade etmişti. Yani bunun Şam rejimine vadettiklerini anlatmıştı. Bunun üzerinden bir çatışma süreci geliştirildi. Bunun, daha geçtiğimiz hafta düzenleneceği söylenen fakat iptal edilen, ertelenen İran operasyonuyla da ilgisi vardır. İran’a dönük müdahale hazırlıklarıyla da ilgisi vardır. Bunun bir sonraki aşamada Irak’la da ilgisi vardır. Oradaki tüm güçlerle de ilgisi vardır. Bu yönüyle daha uzun vadeli bir sürecin ürünü olarak görünüyor” dedi.
‘Yerel yönetimlerde özerklik’ şartı
Meclis’in geçtiğimiz günlerde yayınladığı tutanaklarda Abdullah Öcalan, “Kürtlerin statü talepleri ayrılıkçı değil; demokratik, anayasa içinde kendini yönetme hakkıdır” belirlemesindeki “yerel yönetimler ve özerklik şartı” vurgusuna değinen Faik Özgür Erol, şöyle kaydetti:
“Sayın Öcalan’ın Suriye özelindeki çözüm önerisi aslında başından beri buydu; bu çerçevedeydi. Tabii şunu kabul etmek gerekir; bir önceki çözüm sürecinden bugüne geçen yaklaşık 10-12 yıl içerisinde taraflar arasında makasın en fazla açık olduğu konu Suriye ve Rojava meselesiydi. Ona dair yaklaşım meselesiydi. Bunun aslında bu süreçte de herkes farkındaydı, ayırt ediyordu. Bunu Sayın Öcalan da ifade ediyordu: Yani halen yaklaşım farkı son derece açıktı. Fakat mümkün mertebe ortak aklı ve diyaloğu geliştirebilecek formüller üzerinde düşünüyordu. Geliştirdiği temel tez aslında şuydu; merkez ve yerel ilişkisinin çok dengeli bir biçimde kurulabilmesiydi, mesela. Çünkü merkez o aradaki güç dengesi kurmadığı zaman ya yerel üzerinde ezici bir güç kazanır ya da tersinden yerel, merkezi dağıtıcı bir rol oynayabilir. Bu ikisinin de gerçekleşmeyeceği bir formül üzerinde çalışıyordu ve geliştirdiği en temel tez yerel demokrasi formülüydü. Yerel demokrasi formülüyle, yani pek çok tanım ya da pek çok şeyi geliştirmek mümkün, fakat özü itibarıyla yerel yönetimlerin güçlendirilmiş ifadesidir diyebiliriz. Avrupa’daki Yerel Yönetimler Özerklik Şartı’nın, kendi ülke koşullarına uyarlanmış ve ona göre içeriği doldurulmuş bir formülasyonudur. Dünya çapında, yani yeryüzünde başarılı olan ulusların ve ülkelerin hemen hepsinin uygulamış olduğu ve sonuç aldığı, giderek de bu yöne doğru evrildiği bir yöntemdir. Bunun tartışılması ya da uygulanmasının önünde herhangi bir engel yokken, geldiğimiz noktada süreç tümüyle bambaşka bir şeye evrildi. Hem bir saldırı siyaseti hem de o saldırı siyasetiyle beraber bir kararname yayınlandı. Bu kararnamede, Kürtlere “Sizi yurttaş kabul ediyoruz, vatandaş kabul ediyoruz” denildi. Hep şöyle bir hikaye var ya: Suriye’de daha önce Kürtlere vatandaşlık da verilmiyordu. Şimdi gelinen noktada, çağın gerekliliği bu mudur? Ya da “daha önce vatandaş dahi değildiniz” diyerek bugün vatandaşlık statüsü ile bir halkı geçiştirmek midir mesele? Buradaki sorun aslında şudur; vatandaşlık ya da yurttaşlık dediğimiz şey, toplumsal bir sözleşme üzerinden gerçekleşir. Vatandaş olduğunuz devlete bağlılığınızı yazılı kurallara bağlayan bir hukuk ve toplumsal sözleşme, yani bir anayasa gerekir.
Suriye’de bugün anayasa yok. Anayasası ve toplumsal sözleşmesi olmayan bir ülkede hangi yurttaşlık bağını kurabilirsiniz? Yaklaşık bir yıldır Suriye’de hükümet, rejim el değiştirmiş durumda. Bir yıl içerisinde bırakın bir anayasa yazmayı, başlamadılar dahi. Fakat bu arada geçen sürede, Dürzisi’nden Alevisi’ne, Kürt’üne kadar saldırılmayan, müdahale edilmeyen topluluk kalmadı. Demek ki öncelikler farklı. Demek ki akıl veren ya da bunu yöneten yapılar farklı. Gerçekten demokratik bir düzen kurma ve yurttaşlarını buna göre kapsama niyetinde olan bir ülkenin en başta yapması gereken şey, bir anayasa yazım komitesi, yani kurucu komite oluşturmak, anayasanın temellerini atmak, bunun üzerinden bütün paydaşlarla görüşmek ve buna bağlamaktı. Suriye’deki gidişatın buna dönük olmadığı ortaya çıktı.
Buradaki mesele ve sorun şudur; meseleyi sadece Kürtlere indirgememek gerekir. Yani burada sadece Kürtlerin Suriye rejimine nasıl katılacağı, Suriye’de nasıl yaşayacağı ile ilgili değil. Oradaki Dürzilerin, Türkmenlerin, Hristiyanların ve Alevilerin de o ülkede bir arada nasıl yaşayabileceği ve haklarının, hukuklarının ne olacağını düzenleyen bir hukuksal rejim kurulmadı. Hukuksal rejimin kurulmadığı yerde demokratik bir rejim ya da demokratik bir zemin ortaya çıkmaz. Buradaki mesele esasen buydu. Sayın Öcalan’ın sürekli vurguladığı da buydu.”
‘İkinci bir 15 Şubattır’
Türkiye’de bir yandan inkâr ve saldırı, diğer yandan barış süreci konuşmaları sürerken süreç bu şekilde nereye evrileceğine dair konuşan Faik Özgür Erol,
“Sürecin nereye evrileceğini hep birlikte yaşayacağız ve göreceğiz; Sayın Öcalan’ın, en başta bu sürecin başında durduğu yerde olduğunu düşünüyorum. Bununla birlikte, yaptığımız son görüşmede Rojava’da yaşanan gelişmeler henüz bu kadar büyümemişti. Daha henüz cumartesi günü Der-Hafir tarafında bir saldırı girişimi vardı ve Fırat’ın batısıyla sınırlı bir saldırı girişimi olacağı iddia ediliyordu. Sayın Öcalan, o görüşmeye girer girmez başka herhangi bir konuyu konuşmak istemediğini ifade etti. Mesela geçtiğimiz ay içerisinde yapılan pek çok siyasi parti ziyaretleri ve onların sonuçları da vardı; bunları dinlemek de istemedi. Bunların, yaşananların karşısında artık çok bir anlamı olmadığı kanaatindeydi, çünkü yaşananları gerçek bir provokasyon olarak değerlendiriyordu. Ve bu provokasyonun, bir şekilde sadece Suriye’de olduğu gibi Kürt ile Arap’ı değil, bir sonraki evrede Kürt ile Türk’ü de karşı karşıya getirebilecek bir potansiyel taşıdığını; bunun uluslararası bir komplo olduğunu ve hatta 15 Şubat’a benzeterek anlattı. Ve “bu, ikinci bir 15 Şubat’tır” diyerek ifade etti.” Buradan gerçekleşen sürecin ve durumun, önümüzdeki çok uzun bir dönemi zehirleyebilecek bir potansiyelinin olduğunun farkındaydı ve bunun önüne geçmenin çabasıydı. Peki, bunun önüne geçmenin yolu neydi? Sayın Öcalan, çok uzun yıllardır Kürt gerçekliğini anlatırken, bu gerçekliği yaşanan dramatik duruma en açık biçimde ifade eden insan oldu bugüne dek. Daha bundan 15-16 yıl önce yazdığı savunmalarda “Soykırım kıskacındaki halk” demişti, değil mi? Yani bu kadar açık bir biçimde durumu ve gerçekliği ifade eden bir pozisyondaydı. Bunun önüne geçmenin mücadelesini, bunun önüne geçmenin stratejisini ve barışçıl, bir arada yaşamaya dönük strateji evriminin mücadelesini yıllardır bulunduğu yerden veriyor. Bugün de ben, o mücadeleyi sürdürmeye devam ettiğini açıkça görüyorum. Bundan da vazgeçmeyecektir. Bunun bir şekilde önüne geçmenin yolu, bu yaşanan çatışmanın derinleşmesinin önüne geçmek için ortak aklı geliştirmekten geçer.”
Ortak akıl, müzakere ve diyaloğun önemine vurgu yapan Faik Özgür Erol, “Böylece oradaki tüm halklara, Kürtler de dahil, yaşam alanı sağlanabilir. Kürtler nerede yaşayacak, diğer halklar nerede yaşayacak? Böyle şey mi olur? Bu yaşam alanının geliştirilebilmesi için ortak bir aklı geliştirmek ve buna göre de bir çözüm üretmek gerekir. Aksi her türlü şey; tüm topluluklar açısından derinleşen bir fanatizmde boğulup gitmekten ibaret olur. Başka bir anlam ifade etmez” dedi.
Rojava modeline saldırılar
Abdullah Öcalan’ın 25 yıldır savunduğu paradigmanın ürünü olan Rojava modelinin her dönem devletler ve çeteler tarafından hedef alınmasına dair konuşan Faik Özgür Erol, şöyle kaydetti:
“Yani bu paradigmanın saldırı altında olmasının temel sebebi, buna saldıran güçlerin ve yapıların çıkarlarına hizmet etmemesidir. Bu kadar basittir aslında. Başından beri söyledik: Ortadoğu’da Sykes-Picot rejimi dağıldıktan sonra pek çok küresel güç ve bölgesel güç kendi stratejisini geliştirdi. Fakat buna karşı, halkların bir arada yaşayabilmesine dair, emperyal stratejilerle bağlantılı olmayan bir başka strateji daha vardı. Bir hamle daha vardı: Sayın Öcalan’ın 27 Şubat Barış ve Demokratik Toplum Hamlesi. Bu hamle, Ortadoğu’daki müdahaleye, çetrefilli ve kaotik duruma karşı halklardan yana bir hamlenin beyanıydı. Esasen bugün Rojava şahsında Kürtlere yönelik gerçekleştirilen saldırılar, bu hamleye bir yanıttır. Bunu doğru okumak gerekir; hem Kürtlerin, hem Türklerin, hem de Türkiye Devleti’nin doğru okuması gerekir. Buradaki müdahale, olası bir Türk-Kürt barışının ve Türkiye’de gerçekleşebilecek bir barış sürecinin, bu barışın Ortadoğu’ya yansıyabilecek boyutlarının önünü kesmek amacıyla yapılmıştır ve halen bu amaç güdülmektedir.”
HABER MERKEZİ
Kaynak: Yeni Yaşam Gazetesi
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

