AHMET KURUCAN | YORUM
Ağzımızdan çıkan söz, kulakların duyduğu bir sesten ya da yankıdan ibaret değildir. Söz niyetimizin, ahlâkımızın ve insani ilişkilerimizin aynasıdır. Söz, insanı ele verir. Ben buyum diye haykırır adeta. İranlı şair Sâdî-i Şîrâzî’nin asırlardır yankılanan uyarısı boşuna değildir: “Lafta ölçü bilmeyen, edepsizlikte sınır tanımaz.”
Bu cümle, dilin kontrolü ile ahlâk arasındaki kopmaz bağı tek nefeste anlatır.
‘Ölçü bilmeyen’ diyor şairimiz. Doğrudur ölçüsüzlük çoğu zaman çok masum bir şekilde başlar. “Ben açık sözlüyüm!” der insan. Gerçekten de öyledir.
“İçimden geldiği gibi konuşurum!” der bir başka zaman. O da doğrudur. Samimidir, içtendir uyarılarında.
“Dokuz köyden kovulsam da doğruyu söylüyorum ve söyleyeceğim. Alınan alınsın!” der. Aslında bu cümlelerin tamamı söylediklerini ve söyleme tarzını meşrulaştırma çabasıdır.
Neden?
Çünkü o da biliyordur tarzının yanlış, üslubunun kırıcı olduğunu. Farkındadır içten gelmenin, haklı olmanın ya da doğruyu savunmanın dili hoyratça kullanmaya mazeret teşkil etmeyeceğini.
Biliyordur ama gel gör ki bu tutumundan da vazgeçmiyor ya da vazgeçemiyordur. Halbuki söz, insanın iç dünyasının terbiyesinden geçerse daha kıymetlidir. Terbiye görmemiş söz, sahibine de yük olur, muhatabına da.
Sâdî’nin işaret ettiği hakikat şudur: Ölçüsüzlük tesadüf değildir; bir karakter zaafıdır. Bugün kelimelerini tartmayan, yarın üslubunu kaybeder. Bugün haddini aşan bir cümle kuran, yarın edepsizliği “doğallık” diye savunur. Çünkü dil, iç disiplinin tercümanıdır. İçinde sınır olmayanın dilinde de sınır olmaz.
Tam bu noktada Yunus Emre’ye intikal edelim. O da şunu der:
“Söz ola kese savaşı,
Söz ola kestire başı,
Söz ola ağulu aşı,
Yağ ile bal ede bir söz.”
Bu dizeler, sözün ne kadar keskin bir bıçak, ne kadar şifalı bir merhem olabileceğini gösterir. Aynı söz, savaşı bitirebilir ya da başı kestirebilir; zehirli bir aşı bala çevirebilir veya balı zehre dönüştürebilir. O zaman mesele sözün varlığı değildir, ölçüsüdür.
Bugün yaşadığımız iletişim krizinin temelinde bana göre bu var. Sosyal medyada, televizyon ekranlarında, tartışma programlarında söz var ama edep yok. Sertlik “cesaret”, kırıp dökmek “dürüstlük”, hakaret ise “özgürlük” olarak sunuluyor. Oysa ölçü kaybolduğunda cesaret zorbalığa, dürüstlük kabalığa, özgürlük de başkasının onurunu çiğnemeye dönüşür.
Yunus’un dediği gibi, söz “baş kestirmeye” başlar.
Burada hayati bir ayrımı hatırlamak gerekir: Doğruyu söylemekle, doğruyu doğru bir dil ve üslupla söylemek aynı şey değildir. Hakikat, kaba bir ambalajla sunulduğunda etkisini kaybeder. Hatta çoğu zaman karşıtına hizmet eder. Edepsizce söylenen doğru, muhatabın kalbine hançer saplar. Buna karşılık ölçülü bir söz, zehirli bir ortamda bile “yağ ile bal” etkisi yapabilir.
Konuşmayacak mıyız o zaman? Susacak mıyız? Susmak edep alameti mi?
Hayır, tabii ki konuşacağız. Sahih bilgileri, o bilgilere dayalı yorumlarımızı elbette konuşacak, yazacak ve tartışacağız. Susmak, evet yerinde edep olabilir ama her zaman değil. Zira edep, neyi, ne zaman, ne kadar ve nasıl konuşacağını bilmektir.
Bazen bir cümleyi yutmak, uzun nutuklar atmaktan daha büyük bir ahlâk göstergesidir. İnsan her bildiğini söyleyerek değil, her söyleyebileceğini söylemeyerek de olgunlaşır. Yunus’un işaret ettiği hikmet de budur.
Bilmiyorum katılır mısınız, yüzümüze maskeler takarak, sahte isimlerin arkasına sığınarak ağzına gelen her şeyi söyleyen, her şeyi yazan insanlar olduk. Söz terbiyesini kaybetti. Terbiyesiz oldu söz bizim dilimizde. Eleştiri ile tahkir, mizah ile alay, netlik ile kabalık arasındaki çizgiler silindi. Sonra da ilişkiler neden bu kadar kırılgan, tartışmalar neden bu kadar zehirli diye hayıflanıyoruz.
Cevap aslında çok net: Ölçüyü kaybettik ölçüyü! Bütün mesele bu…
Unutmayalım, sözünün ölçüsünü kaybeden insan pusulasını da kaybetmiştir. Pusulasını kaybeden yolcunun yolunun nerede son bulacağı bilinmez. O yol Himalaya dağlarında, ıssız Amazon ormanlarında ya da Atlas Okyanusu’nun derinliklerinde de son bulabilir.
Bu bilinmez ama kesinlikle bilinen şey şudur; bu yolcunun yolu Kabe’ye varmaz, Mescid-i Nebi’ye uğramaz. Evet, dil, kalbin dışa açılan kapısıdır. Kalpte edep yoksa, dilde de olmaz.
Sâdî’nin uyarısı ile Yunus Emre’nin hikmetle dolu beyanını yan yana getirdim bu yazıda. Birkaç hafta önce yazmıştım ancak bir türlü son halini verip gönderememiştim. Bir mesaj vermek istedim günümüz insanına aslında. Üslup, üslup, üslup… Umarım anlaşılmıştır.
Kaynak: Tr724
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

