PROF. DR. EFE ÇAMAN | YORUM
Devlet, kuruluşuyla beraber toplumun bir bölümünü dışlayıcı bir kimlik inşasına başladı ve coğrafyasıyla bağ kurmadan bir etno-milliyetçilik inşa etti. Bu milli kimliği tüm topluma dayattı. Bunu okul müfredatlarının da temelini oluşturan resmi “Türk tarih tezi” üzerinden gerçekleştirdi.
Bu tez “Trans-Asya’dan – Orta Asya’dan – Anadolu’ya göç” mitine dayanır. Tabiatıyla tüm otokton nüfusu (Anadolu yerlisi bakiyeyi ve tarihi) reddeder veya onu geçiştirir, üzerinde durmaz. Buna göre Orta Asya’dan göç, 1071 Malazgirt Zaferi’nden itibaren “Anadolu’nun İslamlaşması ve Türkleşmesi” olgusunun başlangıcı olarak kabul edilir.
Kürtler yaşadıkları bölgenin otoktonu – yerlisi – olarak bu tez karşısındaki en önemli kanıttır. Diğer otoktonların aksine Türk akınları esnasında Kürtler zaten Müslüman’dı ve onlar üzerinde gayrimüslim Anadoluluların üzerindeki sosyo-ekonomik ve idari baskılar yoktu.
Asya’dan gelen Türk akınları Hristiyan Bizans’ı hedef alıyordu, çünkü Bizans topraklarında ele geçirilen yerler ve oradaki nüfus İslam hukukuna göre fatih savaşkan askeri ve siyasal sınıfın tebaası haline geliyor, İslam hukukuna göre de muamele görüyordu.
Bu topraklarda özellikle kırsalda yaşayan yerleşik çiftçiler için cizye uygulaması İslam’a geçişi hızlandıran önemli bir nedendi. İslamlaşan Hristiyan yerliler zamanla linguistik anlamda (dilsel anlamda) da hâkim askeri-siyasal elitlerin dilini öğrendiler ve birkaç nesil içerisinde asimile oldular.
Kürtler ise Türk akıncılardan çok daha uzun süre önce Müslüman olmuşlardı ve kimliklerini korumuşlardı. Gaza yapılan topraklardan uzak, İslam’ın yüzyıllar önce yerleştiği kendi bölgelerinde yeni gelen akıncı Türk boylarının saldırılarından uzak, kendi hayatlarına devam ettiler. Selçuklu Devleti ve Anadolu Selçuklu Devleti, Beylikler ve Osmanlı dönemlerinde bu görece rahat konumlarını devam ettirdiler. Ağır vergilerin ve dini baskıların muhatabı olmadıkları için kendi kimliklerini korumayı başardılar.
Osmanlı ve öncesindeki devletlerde aidiyet dini temeller üzerine inşa edilmişti ve İslami ümmet üst kimliği etnik grupların dillerine ve lokal geleneklerine müdahil olmuyordu. Ancak Birinci Dünya Savaşı esnasında ve sonrasında hava değişti ve yukarıda değinilen yeni kimliksel dinamiklerle onların dayanak noktası olan ırksal-etnik milliyetçilik Kürtlerin kimliğini hedef aldı.
Ermeniler, Rumlar ve Süryaniler daha kolay bir şekilde dışlandılar ve savaş ortamında ciddi kırım ve soykırımlar neticesinde kayda değer bir demografik faktör olma özelliklerini kaybettiler. İttihatçılar’ın homojenleştirme ve etnik temizlik politikaları sonucu arzu ettikleri yeknesaklaştırılmış Anadolu’da, Kurtuluş Savaşı sonrasında potansiyel tek tehdit, kimliklerini korumuş olan Müslüman Kürtlerdi.
Kemalizm İttihatçı rijit etno-milliyetçiliği altı prensibinden biri olarak devletin genetik yapısına kodlayarak onu cumhuriyetin temel bir ilkesi haline getirdi. Önceki bölümlerde detaylandırdığım üzere, 1925 Şark Islahat Planı özetle Türk olmayanlara hizmetkârlığı reva gören bir kafa yapısının faşizan Türk üstünlükçülüğünü yansıtan bir belgeydi. Bu belge Kürtlerin varlığını reddi (retçilik) ve Kürtlerin Türklük içerisinde eritilmesi (asimilasyonculuk) amaçlarını birincil hedef olarak belirledi.
Bu siyaset belgesi bir devlet politikası olarak tam 100 yıldır uygulanıyor. Bu politikanın özünü, Kürtlerin linguistik asimilasyonu oluşturuyor. Türkiye’deki devletin son 950 yılda Türkçe konuşmayan halkın Türkleştirilmesi konusunda inanılmaz derin bir hafızası ve tecrübesi var. Özellikle son 200 yıllık modernleşme ve reform sürecinde devletin eğitim politikalarını aletselleştirerek geniş kitleleri nasıl Türkleştirdiğine dair çok sayıda belge ve kaynak mevcut.
Türkiye devleti, Kürtleri diğer etnik gruplar gibi zamana yayarak ve doğallığı içerisinde asimile etmeyi seçmedi. Tarihsel süreçte Greko-Romen, Ermeni ve Süryani ahali daha önce bahsettiğim gibi zaman içerisinde Müslümanlaşarak ve hâkim yönetici sınıfın dilini öğrenerek asimile oldu. Bu asimilasyon süreci hiç bitmemekle beraber, birkaç nesil (70-100 yıl kadar) sürdüğünden, Cumhuriyet bu yolu seçemezdi.
Çok daha hızlı sonuç almak ve amaca yönelik metot geliştirmek zorundaydılar. Öyle de yaptılar. Köy enstitüleri, okul tarih müfredatı, Kürtçenin reddi veya onu bir Türkçe lehçesi olarak gösterme gayreti, Kürtçenin deforme Türkî bir dil olduğu iddiası, Kürtlerin Farslaşmış Türkler olduğu gibi akla hayale uygun olmayan teorilerin ortak noktası Kürtlerin asimilasyonunu hedefleyen taktikler olmalarıydı.
Bu arada Kürtlerin her tür direnişi kanlı askeri operasyonlarla bastırıldı ve isyancılar en ağır şekilde cezalandırıldılar.
Kürt çocukları Kürtçesiz sosyalizasyon süreçlerine mahkûm, okullarda tümüyle Türkçe eğitim görerek dillerini unuttu, kültürlerine yabancılaştı. Kürtçe edebiyat, müzik, folklör, özetler tüm Kürt kültürel bakiyesi bu süreçte büyük akamete uğradı. Dahası Kürtlerin varlığı reddedildi, Kürtlerin aslında olmadığına yönelik “akademik çalışmalar” üniversitelerin yayınları arasına girdi. Üniversitelerin tarih kürsülerinde bu tür ideolojik manipülasyonlar akademik kisveyle kitaplaştırıldı, okul ders kitapları bu “bilgilere” göre düzenlendi.
Böylece esasen devlet bizzat Kürt sorununu programladı. Baskı gören mağdur bir halk ortaya çıkartıldı. Yerli bir halk olan Kürtler, kolonyal bir güç olan siyasi-askeri Osmanlı elitleri ve onların devamı olan post-kolonyal cumhuriyet siyasi elitleri tarafından – kimliklerinin topluca yok edilmeye çalışılması bağlamında – soykırıma maruz kaldı. Katı otoriter tek parti yönetimi ve Atatürk’ün demir yumruk milliyetçi, Türk üstünlükçü kimlik politikaları sonucu, Kürtlerin durumu kangrenleşti. Devlet homojen bir Türk ulusu inşa etmek isterken, bir direniş üzerinden kendi hayatına anlam bulan, onu kimliğinin ana öğesi yapan, özgürleştirici bir Kürt siyaseti tepkisini üretmiş oldu. Başka bir ifadeyle, esas bölücülüğü devletin bizzat kendisi yarattı. Hukuksuz ceberut yönetim, Kürt sorununun müsebbibi oldu.
Bunu devletin zafiyeti olarak değerlendirmek en doğrusudur. Çünkü Kürt sorunu Türkiye’nin en büyük enerji israfıdır. Enerjiden kasıt ekonomik kaynaklar, beşeri sermaye, altyapı, sosyo-ekonomik gelişime ayrılması gereken bütçelerin dipsiz kuyu askeri harcamalara akıtılması gibi, irrasyonel tercihlerdir. Dahası, Kürt sorunu Türkiye’nin yumuşak karnı oldu. Dışarıda Türkiye’nin çıkarlarına göre hareket etmesini engelleyen bir tür prangaya dönüştü.
(Devamı var)
Kaynak: Tr724
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

