Site icon İnternet Haberler Köşe Yazıları Yorumlar Siyaset Ekonomi Spor

Özel mülkiyet ve otoriter gelenek

Özel mülkiyet ve otoriter gelenek


PROF. M. EFE ÇAMAN | YORUM

Hukuk ve ekonomi birbiriyle bağlantılıdır. İkisi de sosyolojiden türer. Özel mülkiyet bu denklemde birincil önemi haiz X’tir.

Osmanlı İmparatorluğu’nda 1876 senesine kadar özel mülkiyet hakkı yoktur. Padişah her tür mülk konusunda mutlak ve tek otoritedir. İstediği “kulunun” mülküne el koyma hakkı vardır. Padişah istediği takdirde basit bir fermanla istediği kişinin üzerinde bulunduğu toprağa veya eve, işyerine, paraya müsadere yöntemiyle el koyabilirdi.

Osmanlı Hanedanı bazı güçlü ailelerin toprak sahibi olmalarından ve güçlenmelerinden rahatsız olmuştur. Bu tür ailelerin mülklerine el konULması ve palazlanan ailenin siyasi tehdit olmasının bertaraf edilmesi 19. yüzyıla kadar normal kabul edilmiştir. Osmanlı’ya atanan yabancı elçiler Osmanlı devlet idare şeklinin Avrupa’daki devlet kavramı ile aynı anlama gelmediğini ifade eden raporlar yazmışlardır.

Osmanlı’da aristokrasi sınıfının doğamaması, mülkiyet hakkının garanti altına alınmamış olmasıyla alakalıdır. Bu durum sermaye birikimi (ekonomik alan) ve güç dengesi (politik alan) başta olmak üzere devlet yapısında ve toplumsal gelişimde çok önemli bir rol oynadı. Sermaye birikiminin özel mülkiyet ve ona bağlı miras hukuku olmaksızın gelişmemesi eşyanın tabiatıdır. Özel mülkiyet hakkının olmaması ekonomik bakımdan devletin geri kalışında, Memalik-i Osmanî sınırları dâhilinde yoksulluğun karşılaştırmalı olarak gayet yüksek boyutlarda olmasında, üretkenliğin düşük olmasında, endüstriyel gelişim olmamasında birincil derece rol oynadı.

Politika alanında ise etki daha korkunçtur. Hukuk devleti oluşumunda en temel sorunsal olan iktidarın gücünün sınırlandırılması, yani güç denetimi, diğer bir ifadeyle denetlenebilirlik ve güçler dengesi, özel mülkiyetin yerleşmemesi ve merkezdeki güç temerküzü nedeniyle ortaya çıkamadı.

Söz gelimi Britanya’da 1215 Magna Carta ile gücü denetlenen monark, iktidarını bu tarihi müteakiben sürekli olarak artan biçimde başka güç odaklarıyla (soylular, burjuvalar, parlamento, bağımsız mahkemeler, vs.) paylaşmak durumunda kaldı. Osmanlı’da ise 1808’de Sened-i İttifak’a kadar bu konuların tartışması dahi olmadı. 1839 yılında ise ilk kez Tanzimat Fermanı ile beraber padişahın yetkileri kısıtlanabildi ve özel mülkiyet hakkı Osmanlı Devleti tarafından tanındı, devlet güvencesine alındı.

Bakın, dikkat edin, Britanya ile Osmanlı arasında monarkın gücünün sınırlandırılması arasında tarihsel olarak 624 sene fark var.

Keşke Tanzimat’ı referans alabilseydik. Eğer bu ferman bir hukuk metni olarak kendisinden sonra gelen anayasal metinlere ve yasalara dayanak olabilseydi, belki bunu yapabilirdik. Ancak Tanzimat’tan sonra köprünün altından çok sular aktı. Defalarca mülkiyet hakkının yerleşmediğini gördük.

Tarihi incelemek bu konuda birçok veri çıkarıyor karşınıza. Devletin zilyetlik sistemiyle Miri Arazi’den tahsis ettiği topraklar kendi vergi ve asker gereksinimlerine hizmet ediyordu. Bu tümüyle monarkın iradesine bağlıydı (keyfi karar). Dahası Osmanlı sisteminde toprak el değiştirmesi askeriydi, ekonomik değildi. Devlet mülk alım satımından gelir vergisi elde edemiyordu, çünkü mülk kurallandırılmış ve hukuki bir konu değildi.

İşin bu boyutu devletin vatan konseptinden yoksun olmasıyla izah edilebilir. Çünkü Osmanlı Hanedanı tüm tarihi boyunca toprak fetihleri üzerinden ekonomi döngüsü işletti. Fethedilen topraklar Hanedan bakımından ekonomik değeri olan bir üretim aracıydı. Fethedilen topraklardan alınan cizye veya toprakların işletim hakkının padişah tarafından atanan görevlilere bırakılması tümüyle merkezi, piyasa ekonomisinin gelişimine engel teşkil eden, dahası bu nedenle de politik topluluğun (polity) ekonomik üretkenliğini ve zenginlik yaratma kapasitesini sıfırlayan bir etmendi.

Çok ilginçtir ki Osmanlı aydınları bu konularda bırakın fikir üretmeyi, 19. Yüzyıla dek incelememiştir bile. Mülkiyetin üretimle, pazarla, fiyatlarla, zenginlikle, bollukla vs. ilişkisi Osmanlı aydınları için adeta yoktu.

1838’de Osmanlı-İngiliz Ticaret Sözleşmesi imzalanana kadar mevcut yapıların eleştirel gözle değerlendirilmesi mümkün olmamıştır. Korumacı ekonomiden piyasa serbestisine geçiş – bir tür 1982 Turgut Özal etkisi diyelim – olarak görülebilecek bu anlaşmayla, yabancı tüccarlar Osmanlı ticari hayatına girdi. Daha önce de gemi ticareti sınırlı da olsa liman bölgelerinde yabancıların alım-satım yapmasına izin vermiş de olsa, bu konuda keyfiyet vardı, hukuk değil. Hukuka tabi bir siyasal otorite olmaması, siyasi otoritenin (padişahın ve vezirlerin) keyfi kararları üzerine kurulu bir sistem oluşturuyordu. Bu sistemin en önemli hastalıklarından biri rüşvet ve kötü yönetimdi.

Bu konu bizi özel mülkiyetten hukuka ışınlar.

Özel mülkiyet olmadan iktidarın gücü denetlenemiyor. İktidarın gücünün yasalarla denetlenemediği bir yerde keyfiyet oluyor. Keyfi yönetim hukukun gelişimini engelliyor. Hukuksuzluk çürümeyi beraberinde getiriyor.

Bunlar size bir yerlerden tanıdık geliyor mu?

1838 anlaşması Osmanlı lonca sistemi üzerinde olumsuz etkilerde bulundu (şok terapisinin sonucu). Bu durum geleneksel sistemden beslenen nüfuzlu kesimlerin reformlara karşı pozisyon almasına neden oldu. Ayni vergi ödemesi sisteminden nakit (kâğıt para) sistemine geçiş de hazırlıksız Hazine’yi daha da zor duruma soktu.

Ticari faaliyetlerin belkemiği olan Osmanlı azınlıkları çürümüş sistemin baskısını daha fazla üzerlerinde hissetmeye başladılar. Eşit vatandaşlık olmaması ve tekil/bağımsız yargı sistemi bulunmaması ticari ve ekonomik suçlarla başa çıkmakta zorlanan bir devlet zafiyeti meydana getirdi. Ki bu, devletin bu sorunu çözmek istediği (iyi niyetli olduğu) durumlar söz konusuysa geçerlidir.

Keyfiyet ve onun yansıması olan gücün çürümesi, üretim ve vergi akışı sürekliliğinden çok vurgun/ganimet geleneği üzerine inşa edilmiş olan sosyolojik meşruiyetin de etkisiyle reform çabalarını baltaladı, onları başarısızlığa mahkûm etti.

Türkiye bu miras üzerine kuruludur.

Bugün Türkiye’de en uzun süreli ve sistematik olarak ihlal edilen insan haklarının başında mülkiyet hakkı gibi teknik yönü ağırlıklı bir hakkın olması kimilerini şaşırtıyor. Ekonomik arkeoloji yapıldığında sosyolojik gerçeklerin ekonomik döngüyü ne denli yoğun biçimde etkilediğini görüyorsunuz. Hukukla da bağını kurabilirseniz, Türkiye’deki mevcut rejimin – ve onun 102 yıllık vagonlarının – tomografisini net biçimde çekebiliyorsunuz.

Kaynak: Tr724
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

Exit mobile version