Site icon İnternet Haberler Köşe Yazıları Yorumlar Siyaset Ekonomi Spor

İslâmî açıdan mortgage 

İslâmî açıdan mortgage 


YORUM | Dr. YÜKSEL ÇAYIROĞLU

İnanç ve ibadetleri bir yana bırakacak olursak, dinlerin muamelat alanına dair en temel hükümleri, insanın parasal ve ailevî ilişkilerini düzenlemeye yöneliktir. Kur’ân’daki ahkâm âyetlerinin önemli bir kısmı bu iki alana dair hükümlerden oluşur. İslâm’ın iktisadî konulardaki en başta gelen yasağı faiz olduğu gibi, karşı cinsle ilgili en temel yasağı da zinadır. Ulema faiz ve zinanın bütün semavî dinlerde yasaklandığını ifade etmişlerdir. Çünkü her iki yasağın çiğnenmesi de fert ve toplum açısından telafisi çok zor zararlara yol açar.

Faiz, daha sahabe döneminde tartışılmaya başlanmış, müctehid imamlar döneminde yoğun müzakerelere konu olmuş, sonraki asırlarda da âlimlerin gündemini sürekli meşgul etmiş önemli bir konudur. Fakat faizle ilgili tartışmalar hiçbir asırda günümüzde olduğu kadar yoğunlaşmamıştır. Çünkü faiz, hiçbir dönemde günümüzde olduğu ölçüde yaygınlık kazanmamıştır. Günümüz kapitalist sisteminin ana omurgasını sermaye oluşturur. Sermayenin temerküzünü ve akışkanlığını sağlayan ise faizli kredilerdir.

Faizin bu kadar konuşulmasının ve tartışılmasının tek sebebi, bankalar aracılığıyla kurumsallaşması ve hayatın her alanına girmesi değildir. Başka sebepler de vardır. Günümüzde ekonomik sorunlar; dinî, ahlakî, ailevî, kültürel, sanatsal bütün sorunların önüne geçmiş görünüyor. Ekonomi çoklarının birinci gündem maddesini oluşturuyor. Kimileri, geçimin çok zorlaştığı günümüzde hayatta kalmanın; kimileri de daha çok kazanmanın, daha çok kâr elde etmenin, daha çok büyümenin mücadelesini veriyor. Kâr ve kazancın söz konusu olduğu yerde maalesef bütün değerler ezilip geçilebiliyor ve faiz yasağı da bundan nasibini alıyor.

Burada faizin detaylı bir analizini yapmayacak; uzun zamandır konuşulan, tartışılan ve çoklarınca hükmü merak edilen bir konu olan mortgage’ı (bir çeşit konut finansman sistemi) ele alacağız. Konu etrafında birbirinden farklı görüşler beyan edildiği ve konunun çok farklı yönleri bulunduğu için meseleyi biraz detaylı incelemek istiyoruz. 

Gerek mortgage meselesinin gerekse krediyle ilgili daha başka meselelerin anlaşılması faizin tanım ve mahiyetinin iyi bilinmesine bağlıdır. Bu yüzden öncelikle farklı boyutlarıyla faiz konusunu ele alacak, arkasından banka faizlerinin Kur’ân’da yasaklanan riba kapsamına girip girmediğini değerlendirecek, sonrasında da üç farklı açıdan (mortgage akdinin mahiyeti, darulharp ahkâmı ve zaruret) mortgage’ın hükmünü masaya yatıracağız.

Buradaki hedefimiz, konuyla ilgili kestirmeden fetva vermekten ziyade, verilen fetvaların delillerine ve arka planlarına ışık tutmak suretiyle şahısların konuyu doğru anlamalarına ve bu konuda doğru karar vermelerine yardımcı olmaktır. Bununla birlikte konu etrafında serdedilen görüşlerle ilgili kendi değerlendirmelerimizi de ortaya koyacağız.

Kur’ân’da Faiz

Faiz, Kur’ân’ın tedrici olarak yasakladığı ve şiddetle men ettiği haramlardan biridir. Faizle ilgili ilk inen âyette, artması ve çoğalması için faize verilen/yatırılan paraların Allah katında artmayacağı ama Allah’ın rızasını hedefleyerek verilen zekâtların artacağı/katlanacağı ifade buyrulur. (Rûm sûresi, 30/39) Burada faizle ilgili kesin bir yasak yer almasa da olumsuz bir tavrın ortaya konulduğu da açıktır. 

Âyetin hükmü, hem dünyevî hem de uhrevî açıdan ele alınabilir. Dünyevî açıdan bakıldığında, faiz sayesinde zahiren artmış gibi görülen malların bereketinin ortadan kalkacağı, zekâtı verilen malların ise zahiren azalmış gibi görünse de gerçekte bereketleneceği vurgulanmış olur. Uhrevî açıdan bakıldığında ise faiz geliri için başkalarına verilen paraların ahirette insana hiçbir fayda sağlamayacağı, zekâtların sevaplarının ise katlanarak kişiye geri döneceği anlaşılır.

Faizle ilgili ikinci nazil olan âyette kendilerine yasaklanmış olduğu hâlde faiz yedikleri için Yahudiler zemmedilir, bu gibi günahlarından ötürü onlara bazı temiz gıdaların haram kılındığı beyan edilir. (Nisâ sûresi, 4/161) Bu âyet-i kerimede Müslümanlara yönelik bir hitap olmasa da faizin gazab-ı ilâhiyi celbeden bir günah olduğu ortaya konulur.

Üçüncü aşamada ise faizle ilgili şu âyet-i kerime nazil olmuş ve ilk yasak gelmiştir: “Ey iman edenler! Kat kat faiz yemeyin. Allah’a karşı gelmekten sakının ki felâh bulasınız.” (Âl-i İmrân sûresi, 3/130) Cahiliye toplumunda, borçlar vadesinde ödenmediği takdirde, üzerine bir miktar daha faiz ilave edilerek vade uzatılırdı. Öyle ki tahakkuk ettirilen faizler çoğu zaman anaparayı geçerdi. Bazı âlimler bu âyet-i kerimeyle Cahiliye döneminde çok yaygın olan fahiş ribanın ve bileşik faizin haram kılındığını söyleseler de çoğunluğa göre burada haram kılınan şey, mutlak anlamda faizdir. Kat kat olma şartı, teknik ifadesiyle kayd-ı ihtirazi değil, kayd-ı ittifakidir. Yani “kat kat artma” anlamındaki “edâfen müdâafe” lafzı, hükmü sınırlandırmamakta, o gün için cari olan durumu ifade etmektedir. Bu lafzın, faizin değişmez özelliğini ifade ettiği de söylenmiştir.

Son olarak faizle ilgili şiddetli tehditlerin ve detaylı izahların yer aldığı Bakara sûresinin 275, 276, 278 ve 279. âyetleri nazil olmuş ve hiçbir şüpheye mahal bırakmayacak ölçüde faiz kesin olarak haram kılınmıştır. Bu âyetlerde Allah’ın alışverişi helâl faizi haram kıldığı, faiz yiyenlerin şeytanın çarptığı kimselerin kalktığı gibi (kabirlerinden) kalkacakları ve Allah’ın faizi mahvedeceği beyan edilmiş; eğer tahakkuk eden bir faiz varsa bundan kaçınmaları, aksi takdirde Allah ve Resûlü (s.a.s) tarafından kendilerine savaş açılacağı haber verilmiş; faizcilikten tevbe edenler için sadece anaparalarının kendilerine ait olduğu bildirilmiş ve ancak bu takdirde zulmetmekten ve zulme uğramaktan uzak kalabilecekleri ifade edilmiştir.

Kur’ân’da, hakkında bu ölçüde ağır tehditlerin yer aldığı başka bir yasak yoktur. Nitekim İmam Malik, Allah’ın Kitabını ve Nebisinin Sünnetini incelediğini ve ribadan (faizden) daha şerli başka bir şey görmediğini ifade etmiştir. (Kurtubî, el-Câmi li-ahkâmi’l-Kur’ân, 4/405)

Sünnette Faiz

Kur’ân’da yer alan faiz yasağı, Peygamber Efendimiz’in kavlî ve fiilî sünnetiyle (söz ve fiilleriyle) tekit ve tafsil edilmiştir. Faiz, Cahiliye Arapları tarafından iyi bilinen ve yaygın bir şekilde uygulanan bir muameleydi. Dolayısıyla onlar, Kur’ân’ın riba yasağını anlamakta ve uygulamaya sokmakta zorluk çekmemişlerdi. Peygamber Efendimiz (s.a.s) de Veda Hutbesi’nde, Cahiliye döneminden kalan ve henüz ödenmemiş bütün faizleri kaldırdığını açıklamış, borç veren kişilerin sadece anaparalarını alabileceğini bildirmiştir. (Dârimî, menâsik 34)

Bununla birlikte Allah Resûlü (s.a.s) konuyla ilgili hadislerinde borç işlemlerinde cari olan ribanın yanı sıra, peşin veya veresiye yapılan bazı alışverişlerin de riba kapsamında yer aldığını beyan etmiştir. Özellikle “esnaf-ı sitte” (altı sınıf mal) hadisi diye meşhur olan sahih bir hadiste altına karşılık altının, gümüşe karşılık gümüşün, buğdaya karşılık buğdayın, arpaya karşılık arpanın, hurmaya karşılık hurmanın, tuza karşılık tuzun birbirine eşit ve peşin olarak satılacağı bildirilir. Sonunda da “Malların sınıfları değişirse peşin olmak şartıyla istediğiniz gibi satın.” buyrulur. (Müslim, müsâkât 81) 

Fakihler, zikredilen mallardaki ortak illeti tespit ederek, aynı illeti taşıyan başka sınıf mallarda da faizin cereyan edeceğini belirtmişlerdir. Yani hadiste sayılan altı çeşit mal hasr (faizin sadece bu mallarda cereyan edeceğini belirtmek) için değil, misal içindir. Dolayısıyla hadisteki mallarla aynı vasıfları taşıyan mallar, hüküm açısından da aynı olacaktır. Asıl konumuz olmadığı için, fıkıh kitaplarında oldukça uzun ve tafsilatlı ele alınan bu meselenin burada detaylarına girmiyoruz.

Bunların yanında bir de faizin Allah katında nasıl büyük bir günah olduğunu bildiren ve Müslümanları ondan uzak durmaya çağıran hadisler vardır. Mesela bir hadis-i şerifte faiz, insanı helake götüren yedi büyük günahtan biri olarak gösterilmiştir. (Buharî, vesâyâ 23; Müslim, iman 145) Başka bir hadis-i şerifte faiz yiyenin, yedirenin, ona şahitlik ve katiplik yapanın lanetlendiği bildirilir. (Müslim, müsâkât 105-106) Şu hadis ise Allah’ın faizi mahvedeceğini bildiren âyetteki ifadenin bir şerhi mahiyetindedir: “Kim malını fâiz yoluyla artırırsa, onun akıbeti mutlaka malının azalarak iflasa (fakirliğe) sürüklenmesidir.” (İbn Mâce, ticaret 58)

Bunların yanında borçların ödenme şekline, borçlunun alacaklıya hediye verip veremeyeceğine, vadesi gelmeden önce ödenen bir borçtan indirim yapılıp yapılamayacağına, ahirzamanda faizin yaygınlaşacağına, darulharpte faizin hükmüne dair de hadisler varit olmuştur.

Faiz ne demektir?

Faiz, detay ve derinliğiyle anlaşılması hakikaten zor bir konudur. Özellikle de hadislerde yer alan alışveriş faizi (ribe’n-nesine ve ribe’l-fadl) etrafında oldukça detaylı içtihatlar yapılmıştır. (Alışveriş faizi doğrudan konumuzla ilgili olmadığından ona girmeyeceğiz) Fakat herkes konunun detaylarına hâkim olamasa da biraz üzerine yoğunlaştığında faizin temel mantık ve felsefesini anlayabilir. Hangi işlemlerin faiz kapsamına girip girmediği konusunda fikir sahibi olabilir. Özellikle borç işlemlerinde cereyan eden faizin ne olup olmadığını kavrayabilir. Biz de konuyu olabildiğince basitleştirerek ele almaya çalışacağız.

Riba sözlükte, fazlalık, büyümek, artmak, çoğalmak, kabarmak gibi anlamlara gelir. Istılah tanımı da sözlük anlamıyla yakından ilişkilidir. Zira riba, şeriat lisanında “muvazalı akitlerde (her iki tarafın da bir bedel/ivaz ödediği akitler) karşılıksız kalan herhangi bir fazlalık” şeklinde tanımlanır. Bu fazlalık hakiki olabileceği gibi hükmî de olabilir; para ve mal olabileceği gibi başka bir menfaat de olabilir.

Daha da basitleştirerek ribayı şöyle tarif edebiliriz: Bir borçlanma durumunda, taraflardan birisi için şart koşulan ve bir bedele karşılık gelmeyen fazlalıktır. Mesela bin lira borç alan bir kimsenin bir sene sonra bu borcunu bin yüz lira olarak ödemesi ribadır (faizdir). (Enflasyon farkından kaynaklanan değer kaybının tazmini ayrı bir konudur.) Çünkü yapılan akit içerisinde bu yüz liralık miktarın karşılığı yoktur. Aynı şekilde bir kişinin, evinde parasız oturmak şartıyla başka birine borç vermesi de faizli bir muameledir. Çünkü burada da borç verme sebebiyle evden yararlanma gibi karşılıksız bir fazlalık söz konusudur.

İslâm hukukunda, yapılan akitlerde bir dengenin ve adaletin bulunmasına fevkalade önem verilir. Mesela akit esnasında taraflardan birine ek menfaat sağlayan şartlar fasit sayılır. Satıcının sattığı bir evde bir süre daha oturmayı veya terzinin sattığı kumaşı kendisinin dikmesini şart koşması gibi. Yine bu sebeple aynı akitte iki farklı akdin birlikte yapılması yasaklanır.  Bir insanın, “Evini bana kiraya vermen karşılığında arabamı sana satıyorum.” demesi gibi. Borçlunun alacaklıya hediye vermesi olabildiğince sıkı şartlara bağlanır. Alışverişlerin peşin yapılması teşvik edilir ve vadeli alışverişlere sınırlamalar getirilir. Bedellerden birinin para olmadığı muamelelerde, faize konu teşkil eden iki malın vadeli olarak mübadele edilmesi gibi. Bütün bunların amacı ise faizden veya faiz şüphesinden kaçınmak ve haksız kazancın önüne geçmektir. Alışverişlerde karşılıklı rıza çok önemli olsa da bu, haram kılınan alışverişleri helâl yapmaz.

Cahiliye döneminde ve günümüzde yaygın olan şekliyle faiz (borç faizi), paranın kirasıdır. Paradan para kazanmaktır. Parayı muvakkat bir zaman için kullanmanın bedelidir. Bir mübadele vasıtası olan parayı asıl fonksiyonundan çıkarıp alınıp satılan bir mal hâline getirmektir. İçinde emek ve rizikonun bulunmadığı haksız bir kazançtır.

Faiz niçin haram kılınmıştır?

Kur’ân ve Sünnet’in bütün hükümlerinde olduğu gibi faizin haram kılınmasının hakiki illeti de (gerçek sebebi), konuyla ilgili nazil olan kesin ve bağlayıcı naslardır, yani emr-i ilâhîdir. Fakat ulema özellikle muamelata dair hükümlerin çoğunluğu itibarıyla “ma’kulü’l-ma’na” olduğunu söyler. Yani akıl, bu hükümlerin farz kılınmasının veya yasalanmasının arkasında yatan illetleri, sebepleri, gerekçeleri, hikmetleri kavrayabilir. Bu anlamda faizle ilgili de çok şey söylenebilir. Özellikle Bakara suresindeki faizle ilgili âyetlerin sonunda, “Eğer tevbe ederseniz anaparanız sizindir. Böylece ne zulmetmiş ne de zulme uğramış olursunuz.” (2/279) buyrulur. Âyetin açık ifadesinden de anlaşılacağı üzere faizin haram kılınmasının öncelikli sebebi, tarafları ve üçüncü tarafları zulümden, haksız kazançtan ve zarardan korumaktır. 

Şöyle ki faizle verilen borçta, alacaklı daha baştan kârını garantilemiş olur. Borçlunun ise aldığı krediyle kâr veya zarar edeceği belli değildir. Büyük gelirler elde edebileceği gibi iflas da edebilir. Kâr elde etse bile bunun oranı belli değildir. Fakat her halükârda aldığı borcu faiziyle birlikte iade etmek zorundadır. Dolayısıyla iki taraftan birinin zarar görmesi kuvvetle muhtemeldir. Şayet alacaklı bu borcu tüketim için alıyorsa, bu durumda aldığı anaparayı bile iade etmesi zor olan muhtaç durumdaki bir kimse bir de faiz ödemek zorunda kalacaktır.

Öte yandan faizli borçlarla yatırım yapan, iş kuran kimseler, diğer masraflarının yanında ödedikleri faiz miktarını da maliyetlere yansıtacaklardır. Dolayısıyla ödenen faizler ürün ve hizmetlerin fiyatına yansıyacak, suni fiyat artışlarına yol açacak ve dolayısıyla bütün halkın cebinden çıkacaktır.

Günümüzde faiz, kredi mekanizmasının bankalar aracılığıyla işleyişini sağlayan bir müessese hâline gelmiştir. Bankalar belirli faiz oranlarıyla tasarruf sahiplerinden sermaye toplamakta, daha sonra da topladıkları bu sermayeleri daha fazla faiz oranlarıyla büyük yatırımcıların kullanımına arz etmektedir. Tasarruf sahipleri aldıkları üç beş kuruşluk faizle müteselli olurken, paranın parayı çektiği kapitalist sistemde büyük yatırımcılar aldıkları büyük kredilerle servetlerine servet katmaktadır. Böylece geniş halk kitlelerinden toplanan büyük sermayeler belirli kişilerin elinde temerküz etmekte, fakirle zengin arasındaki uçurum her geçen gün daha da büyümektedir.

Faizin haram kılınmasının diğer bir hikmeti de sermaye sahiplerini yatırım ve ticarete yönlendirmektir. Zira özellikle faiz oranlarının yüksek olduğu zamanlarda veya ülkelerde, sermaye sahipleri paralarını günlük, aylık, yıllık faizlere yatırmakta, emek harcamadan, riske girmeden paralarına para katmaktadırlar. Faizin yaygın olduğu bir toplumda emek-sermaye dengesi sermayenin lehine bozulur ve sermaye daima emeğin aleyhine işler. Genel tabloya bakıldığında faizin en nihayetinde güçlünün ve sermaye sahibinin yararına çalışan, zayıf ve fakirleri ise daha da zor durumda bırakan bir müessese olduğu görülecektir.

Faizin iktisadî zararlarının yanı sıra fert ve toplumun ahlakına bakan yönleri de vardır. Bediüzzaman’a göre kötü ahlâkın kaynağı, faizin sebep olduğu, “Sen çalış, ben yiyeyim.” mantığıdır. Bediüzzaman, faizin tembelliğe yol açacağını ve çalışma şevkini söndüreceğini ifade eder. Ona göre faizin bir faydası varsa bu da ancak toplumun yüzde birinedir. Geri kalanına ise zararı vardır. Bediüzzaman konuyla ilgili şu hayatî tespitleri yapar: “Beşer salah isterse, hayatını severse, zekatı vaz etmeli, ribayı kaldırmalı.” “Beşer hayatını isterse envâ-ı ribâyı (ribanın bütün çeşitlerini) öldürmeli.” (Bediüzzaman, Sözler, s. 772)  

Bunların yanında faizin, enflasyona sebep olması, işsizliği artırması, iflasların ve iktisadî krizlerin yaşanmasında önemli bir rol üstlenmesi, ihtiyaç sahiplerini sömürünün önünü açması, gelir dağılımında adaletsizlik ve dengesizlikler ortaya çıkarması, sa’y ve emeğin semerelerini belli kanallarla faizcilerin cebine akıtması, muhtaç ve zor durumda olan insanları sömürünün önünü açması, yardımlaşma ve iyilik duygularını zayıflatması gibi ferdî, içtimaî, iktisadî ve ahlakî hayata bakan daha birçok zararları vardır.

Esasında faiz üzerinde biraz kafa yoran biri, aklen de onun çirkinliğini anlayabilir. Paranın para doğurmayacağı ilkesi Aristo’ya kadar gider. Aristo’ya göre servet edinme yolları içinde doğaya en aykırı yol, faizciliktir. (Aristoteles, Politika, s. 23-24) Faizin Batı’da kabul görmesi ve meşru sayılması da son asırlara dayanır. Faiz adı altında alınan fazlalığın neyin karşılığı olduğu konusunda birbirinden farklı çok sayıda faiz teorisinin ortaya konulması bile faizi izah etmenin zorluğunu gösterir. (Bkz. https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/1724496) Ne var ki günümüzde faiz, yaygınlığından ötürü o kadar çok kanıksanmıştır ki artık iktisatçılar onun meşruiyetini konuşmayı bir kenara bırakıp, faiz oranları üzerinde kafa yormaya başlamışlardır. Günümüzün ekonomik sisteminde faiz oranlarını düşürmeye yönelik genel bir eğilimin mevcut olması da faizin iktisadi hayatta doğrudan veya dolaylı yol açtığı zararları önlemeye matuftur.

Önümüzdeki hafta genel anlamda banka faizlerinin hükmünü ele alacağız.

Türkiye’de bu haberi engelsiz paylaşmak için aşağıdaki linki kopyalayınız👇

Kaynak: Tr724
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

Exit mobile version