Site icon İnternet Haberler Köşe Yazıları Yorumlar Siyaset Ekonomi Spor

Avrupa Birliği’nin Türkiye algısı

YORUM | PROF. MEHMET EFE ÇAMAN

Son yıllarda Türkiye bakımından çarpıcı jeopolitik bir değişim yaşandı. Türkiye, 1960’ların ortalarından itibaren katılmak için çabaladığı ve dış politik birincil hedef olarak gördüğü Avrupa bütünleşmesi projesinden tümüyle uzaklaştı. Daha önce, 1980 darbesinden sonra o dönemki adı Avrupa Ekonomik Topluluğu olan bütünleşme ile ilişkileri donma noktasına gelmişti. Fakat darbe döneminde bile, Türkiye’de yaşanan demokrasi ve insan hakları sorunlarına Avrupa’dan gelen tepkiler, Türkiye’ye “bir Avrupa ülkesi” olarak verilmişti. Yani, Ankara, bir Avrupalı ülke olarak, Avrupa değerleri ile sertçe eleştiriliyordu. Bugün bazıları Türkiye’ye Avrupa Birliği’nin (AB) neden eskisi gibi kararlı yaptırımlar uygulamadığına şaşırıyor. Avrupa’yı “değerlerine ihanet etmekle” suçlayanlar çıkıyor. Oysa esas mesele, AB’nin Türkiye algısındaki değişimdir. AB artık Türkiye’yi bir Avrupalı aktör olarak algılamıyor.

AB’nin Türkiye algısının değişmesinin nedeni, Türkiye’dir. 1960-2010 döneminde yarım yüzyıl boyunca Türkiye, eksiklerine karşın bir Avrupalı aktör olarak algılanıyordu. Türkiye’ye üyelik macerasında getirilen eleştiriler, Avrupa demokrasi ve insan hakları ölçütlerine uymamasıydı. İlkesel olarak Türkiye yönetimleri de ana yönelim olarak her zaman AB’nin bir parçası olmak istediler. Avrupa Bütünleşmesi konusunda kararsızlıkların yaşandığı dönemler olduğunda da, Türkiye’nin Avrupalı kimliği sorgulanmadı. Türkiye’de çocuklara Türkiye’nin Avrupalı olduğu öğretildi. Türkiye’de AB’ye katılımı destekleyenlerin oranı hep çok yükseklerdeydi. Sadece AB değil, Avrupa Konseyi ve onun İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), NATO üyeliği, Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı gibi kurumsallaşmalar da, Türkiye’nin önemli kimlikleri olageldi. Tüm bunlar özellikle 2010’lu yıllardan itibaren ciddi kırılmalara ve algı değişikliklerine sahne oldu.

AKP ve Erdoğan 2002-2010 dönemleri arasında AB üyeliği politikasını önceledi. Hatta Cumhuriyet hükümetleri arasında bu uğurda en köklü reformları yapan ve en kararlı politikaları güden parti AKP oldu. Bu dönemde liberaller, Kürtler ve merkez sol ve sağ kesimin önemli bir bölümü, AB üyeliği yönelimini devam ettirmek için AKP’yi destekledi. Türkiye demokrasisinin standartlarının AB Kopenhag Kriterleri düzeyine çıkartılması için, AKP’nin İslamcı ve Milli Görüş’çü bazı alışkanlıkları, söylemleri ve politikaları görmezden gelindi. AKP de, İslamcı ve muhafazakâr Türkiyelilerin AB değerleriyle tanışmasına ve bu değerleri desteklemesine yardımcı oldu.

Bu dönemde Türkiye’nin AB yönelimine karşı çekimser veya olumsuz tepki veren güçler de oldu. Mesela CHP, AB reformları için sürekli “verilen tavizler” terimini kullandı. MHP ise AB reformlarında yapılan reformlardan, özellikle de Kürt açılımlarından ve Barış Süreci’nden dolayı çok ciddi bir rahatsızlık içerisindeydi. Derin devlet, Milli Güvenlik Kurulu’ndaki (MGK) asker ağırlığının azaltılmasından dolayı ciddi bir biçimde reformlara karşı ayak sürtüyordu. 28 Şubatçılardan itibaren AB’nin Türkiye’nin ulusal bütünlüğünün altını oyduğu algısı, derin devlet tarafından savunuluyordu. Genel anlamıyla laik ve Kemalist kesim, İslamcıların – özellikle de Gülen Cemaati’nin – AB sürecine destek olmalarına karşı, “bunlar ABD’nin ılımlı İslam projesinin parçaları” diyordu. Özünde Batıcı-modernleşmeci olan bu kesimlerin Türkiye’nin AB’ye katılımına bu denli karşı çıkmalarının başlıca nedeni, 1923’ten itibaren devletin DNA’sına yerleştirilmiş olan askeri vesayet sisteminin AB sürecinde çok asgari seviyelere dek geriletilmesiydi.

Bugün Erdoğan ve AKP’ye destek olan ya da onunla işbirliği yapan kesimlerin bu AB karşıtı kesimler olması düşündürücü değil midir? Bunun nedenleri üzerinde durmadan, ne Erdoğan ve AKP’nin bugünkü işbirliklerini, ne de AB’nin Türkiye algısındaki değişimi okuyabiliriz.

17 Aralık 2013 tarihi, bu konuda yine bir milat olarak karşımıza çıkıyor. Erdoğan ve çevresi, yolsuzluk soruşturmalarından kurtulabilmek için yargıyı ve polisiye-adli süreci akamete uğratmak ve kontrol etmek zorundaydılar. Bunu yapabilmek için yeni ortaklar bulmalıydılar. Erdoğan 17 Aralık 2013 soruşturmaları için “paralel devletin sivil darbe girişimi” diyerek, Gülen Cemaati’nin bu soruşturmaların arkasındaki güç olduğunu, onların arkasında ise Batılı güçlerin bulunduğunu ileri sürdü. İşlemekte olan adli ve polisiye süreçleri durdurdu. Açıkça yürütme erkinin yargı erkine müdahalesine tanık olduk. Erdoğan ve AKP, yürütme gücü olarak, anayasal yetkilerini aşarak, görevlerini yapmakta olan polisleri, savcıları ve yargıçları görevlerinden yasadışı bir şekilde aldı. Bu süreçte, kendisine mutlaka bazı güçlü müttefikler bulmak zorundaydı. Ne oldu da, MHP gibi ve CHP gibi, 17 Aralık soruşturmalarının üzerine gidilmesini savunan partiler, tavır değiştirerek Erdoğan’ın “sivil darbe girişimi” ve “paralel devlet” söylemlerine yaklaştılar? Nasıl oldu da yavaşça, hissettirmeden, kararlı pozisyonlarından vazgeçtiler?

Erdoğan ve AKP bu dönemde AB süreci ile bağlantılı ne varsa, hepsini rafa kaldırdı. 17 Aralık’tan bir hafta sonra, tüm Ergenekoncuları serbest bıraktı. “Milli orduya kumpas” diyerek, derin devlete, MHP’ye ve ulusalcılara çiçek verdi. Kürtlerle yürütülmekte olan ve kendisinin başlattığı Çözüm Süreci’ni sudan sebeplerle, derin devlet kokan operasyonlar üzerinden sonlandırdı. Cizre’de ve Diyarbakır’da sivillerin yaşadığı yerleşim birimlerine ağır silahlarla saldırdı. Kürtlerle ilgili söylemlerini 1990’ların retçi politikalarıyla aynı seviyeye geriletti. Bu sayede MHP’nin, ulusalcıların ve özellikle de Derin Devlet’in gücünü ve desteğini arkasına aldı. Özellikle CHP, Gülen Cemaati’nin cadı avına maruz bırakılmasından çok memnundu. MHP ise, boşalan kadrolara kendi militanlarının getirileceğinden emindi. Derin Devlet, TSK üzerinde etkinliğini yeniden kazanmak derdindeydi.

Bu koşullarda 15 Temmuz 2016 askeri darbesine giden yol açıldı. Darbe girişimi sonunda, Erdoğan ve ortaklarına gereksinim duydukları bahane artık bulunmuş oluyordu. Böylece TSK’daki AB ve NATO yanlısı Batıcı Kemalistler ve diğer fraksiyonlar bir anda tasfiye edildi. Bu, Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılması gibi, çok derin etkileri olacak bir olaydır. Orduda yapılan operasyonlardan sonra, Avrasyacı, Rusya ve Çin yönelimlerini savunan, maceracı, post-Enver’ci kadrolar, kilit pozisyonlara getirildiler. TSK, Avrasyacılar ve Erdoğancılar arasında bölüşülürken, ikincisinin derinlikli etkisi sınırlıydı.

Türkiye 2013-2016 yılları arasında yaşanan bu dönemden sonra, dış politikasını ve güvenlik politikalarını tümüyle değiştirdi. ABD ve birçok Avrupalı müttefik ülke, düşman kategorisine alındı. Sahada Rusya etkisi had safhaya ulaştı. Rusya’dan S-400 füze sistemlerinin alınması gibi stratejik yönelim değişikliği emareleri meydana geldi. Türkiye, açıkça Suriye’de NATO ve ABD aleyhine politikalar takip ediyordu. Cihatçıları destekliyor, vekâlet savaşlarına girişiyor, Neo-Osmanlıcı bir tehlikeli oyun oynuyordu. Bu dönemde Suriye’den Türkiye’ye sığınmak zorunda kalan 3,5 milyon Suriyeli, Ankara tarafından eldeki bir joker gibi kullanıldı ve AB üzerinde baskı oluşturuldu. Erdoğan sıklıkla AB’yi “sınırları açmakla” ve “Suriyelileri Avrupa’ya yollamakla” tehdit etti. Bu tehditleri özellikle Yunanistan ve Kıbrıs’la mevcut sorunlarda kullanmayı seçti. Almanya lideri Merkel’i Nazi olmakla suçladı, Fransa ve Hollanda ile gerilimler yaşadı. Diyanet üzerinden Avrupa’da kontrol ettiği camilerle Türkiye kökenli Müslümanları radikalize etti. Dahası, tüm bunları bir İslami okumayla, İslam-Hristiyan ayrımı üzerinden halkına anlattı. 15 Temmuz darbe girişiminde açıkça ABD’yi ve Almanya’yı suçladı. Darbenin arkasındaki esas gücün ABD olduğunu iç kamuoyuna pompaladı. Suriye’deki askeri işgal girişimlerini bir tür fetih ve İslam-Türklük söylemi ile kamuoyuna lanse etti. Biz ve onlar ayrımının altını çizdi. Avrupa’yı ötekileştirirken, Türklerin Müslüman ve doğulu olarak, Batılıların aksi olduğu algısını, çeşitli kamu diplomasisi yollarıyla topluma, özellikle de gençlere yaydı.

AB ve Batı dünyası, bu gelişmeleri kaygıyla izledi. Sembolik dili ve fiilleri tespit etti ve durum değerlendirmesi yaptı. Bu dönemde, Türkiye’de AB algısı, tarihinin en düşük seviyelerine geriledi. Tutuklanan Batılı gazeteciler ve onların “ajan” olarak kamuoyunda teşhir edilmesi, Aya Sofya’nın camileştirilmesi gibi sembolik mesajlarla, yeni kimlik algıları netçe ortaya kondu, içeride saflar sıklaştırıldı, Erdoğan bunları puana çevirmeyi bildi.

AB artık Türkiye’yi Avrupalı olarak algılamıyor, çünkü Türkiye kendisini Avrupalı olarak algılamıyor!

Exit mobile version