Kategori: Kültür – Sanat

Serbest Görüş kültürel etkinlikler, sanat dünyası ve yaratıcı çalışmalar hakkında en güncel haberler ve analizler içermektedir . Sitemiz, sanatçı röportajlarından sergi incelemelerine kadar geniş bir içerik yelpazesi sunar, kültürel trendler ve sanat dünyasındaki gelişmeleri takip etmenize yardımcı olur. Kültür ve sanatın zengin dünyasını keşfetmek için ideal bir kaynaktır.

  • Marquez’in doğduğu ‘Müze Ev’, her yıl yüzlerce turist ağırlıyor

    Marquez’in doğduğu ‘Müze Ev’, her yıl yüzlerce turist ağırlıyor


    ‘MÜZE EV’İN İÇİ

    Dede Nicolas Marquez’in misafirlerini ağırladığı odası, kişisel ofisi, çalışma masası, elektrikli vantilatör, döner sandalye, kitaplık ve sözlük ilk girişte ziyaretçilerin dikkatini çekiyor.

    Marquez, ünlü “Yüzyıllık Yalnızlık” kitabında çocukluk anılarının geçtiği bu evde dedesiyle olan ilişkisini anlatırken, çocukluk dünyasındaki hayal gücünü, masumiyeti ve çevresindeki insanların onun yeteneklerini nasıl gördüğünü şöyle ifade ediyor:

    “Dedem, gümüş işlediği dükkanının bir duvarını beyaza boyattı ve benim keyfimce resim yapabilmem için renkli kalemler, ardından da bir suluboya takımı aldı. O ünlü altın balıklarını yaparken ben de çizim yapıyordum. Bir keresinde, torununun ressam olacağını söylediğini duymuştum, ama bu beni şaşırtmamıştı; çünkü ressamların sadece kapıları boyayan kişiler olduklarını sanıyordum.”

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Entübe Edilmişti! Türk Sinemasının Usta Yönetmeni Şerif Gören’in Son Sağlık Durumu Belli Oldu

    Entübe Edilmişti! Türk Sinemasının Usta Yönetmeni Şerif Gören’in Son Sağlık Durumu Belli Oldu


    1982’de Yol filmi ile Cannes Film Festivali’nde ‘Altın Palmiye’ kazanan ünlü Şerif Gönen, 22 Kasım’da evindeki merdivenlerden düşerek başını yere çarpmış, kalbi durmuştu. Ambulansta kalbi yeniden çalıştırılan Gönen, Taksim Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde entübe edilerek tedbir amaçlı olarak uyutulmuştu.

    BİR KEZ DAHA ERTELENDİ

    Sağlık durumunda gelişme olmayan ünlü yönetmeni uyandırma işlemini birkaç gün ertelemişti. Habertürk’te yer alan habere göre, Cuma günü planlanan uyandırma işlemi gerçekleştirilmedi.

    Sağlık durumu ciddiyetini koruyan Şerif Gönen’in ne zaman uyandırılacağına ilişkin henüz bir tarih verilmedi. Uyandırma işlemi, bir kez daha ertelendi.

    Entübe Edilmişti! Türk Sinemasının Usta Yönetmeni Şerif Gören’in Son Sağlık Durumu Belli Oldu - Resim : 2

    ŞERİF GÖREN KİMDİR?

    ‘Kurbağalar’, ‘Yılanların Gücü’, ‘Sen Türkülerini Söyle’, ‘Almanya Acı Vatan’, ‘Endişe’, ‘Deprem’, ‘Katırcılar’, ‘Amerikalı’, ‘Derman’, “Gelincik’, ‘On Kadın’, ‘Nehir’, ‘Tomruk’, ‘Firar’, ‘Herhangi Bir Kadın’ın da aralarında bulunduğu çok sayıda filmin yönetmenliğini yapan Şerif Gönen, Yılmaz Güney’in senaryosunu yazdığı ‘Yol’ filmi ile Altın Palmiye ödülü aldı.

    Askerleri sinemaya taşıması ile de dikkat çeken yönetmen, 2011 yılında ‘Ay Büyürken Uyuyamam’ filmi ile toplumsal sorunları da perdeye taşıdı.

    Kaynak: HaberTürk

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Ünlü Oyuncu Bir Anda Fenalaştı, Sahnedeyken Hayatını Kaybetti

    Ünlü Oyuncu Bir Anda Fenalaştı, Sahnedeyken Hayatını Kaybetti


    Kanadalı oyuncu Julien Arnold (60) Kanada’nın Edmonton kentinde sahnelenen ‘A Christmas Carol’ oyunu sırasında aniden rahatsızlanarak hayatını kaybetti. Citadel Tiyatrosu tarafından yapılan açıklamada, Julien Arnold’un oyun sırasında ani bir sağlık problemi yaşadığı ve hemen tıbbi müdahale yapıldığı belirtildi. Ancak tüm çabalara rağmen oyuncunun hayatını kaybettiği açıklandı.

    ÖLÜM NEDENİ BELLİ DEĞİL

    Citadel Tiyatrosu açıklamasında,”Julien, yıllardır tiyatromuzun değerli bir üyesiydi. Onun yeteneği, nezaketi ve sanata olan tutkusu hepimizi derinden etkiledi. Bu kayıp, hepimiz için büyük bir üzüntü kaynağı” dedi. Oyuncunun ölüm nedeni ile ilgili olarak henüz bir açıklama yapılmadı.

    Kaynak: DHA

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Paul Gauguin’in ‘Küçük Kedi’ Tablosunun Gizemi 136 Yıl Sonra Çözüldü

    Paul Gauguin’in ‘Küçük Kedi’ Tablosunun Gizemi 136 Yıl Sonra Çözüldü


    Fransız ressam Paul Gauguin’in 1888’de yaptığı “Küçük Kedi” adlı tablosu, bir asırdan uzun bir zaman sonra Amsterdam’daki Van Gogh Müzesi’nde sergilenmeye başladı. Bu sayede meşhur resmin sırları da ortaya çıktı.

    Türkiye gazetesinden Murat Öztekin’in haberine göre, müze konservatörleri tablonun çok daha büyük bir tuvalden kesilmiş bir parça olduğunu ve eserdeki koyu sarı kısımda ıslak boyaya sıkışmış bir böceğin bir asırlık kalıntılarını keşfetti.

    Ancak Van Gogh Müzesi’ndeki yetkililer, sırtüstü düşüp başını ve bacaklarını kaybettiği için böceğin türünü tespit edemedi.

    Paul Gauguin’in 'Küçük Kedi' Tablosunun Gizemi 136 Yıl Sonra Çözüldü - Resim : 2

    Bu hadisenin, Gauguin’in 1888 sonbaharında Arles’da Van Gogh’la birlikte kaldığı sırada gerçekleşmiş olduğu düşünülüyor.

    Kaynak: Türkiye Gazetesi

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Aram Yayınevi’nden 2 yeni kitap

    Aram Yayınevi’nden 2 yeni kitap


    AMED – Yazar Sinan Şahin’in “Karadeniz Fırtınası: Kemal Pir” ve Mehmet Hayri Durmuş’un mektuplarının derlendiği kitaplar, Aram Yayınevi’nden çıktı. 

    Aram Yayınevi, yazar Sinan Şahin’in “Karadeniz Fırtınası: Kemal Pir” ve Mehmet Hayri Durmuş’un mektuplarının derlendiği 2 kitabı çıkardı. Kitaplar, Amed’de bugün başlayacak ve 8 Aralık’a kadar devam edecek kitap fuarında yayınevinin standında yer alacak. 

     

    Sinan Şahin’in kitabı, Kemal Pir’in hayatını çok yönlü bir şekilde ele alıyor. Yayınevinin kitaba dair notunda, Karadeniz’in asi doğasının Kemal Pir’in karakterine nasıl ilmek ilmek işlendiğinin kitapta yer aldığı belirtiliyor. Notta, “Pir’in düşünce yapısını şekillendiren entelektüel birikim ve mücadele azmi, yoldaşlarının ve ailesinin anlatımlarıyla derinlemesine işlenmiş. Mahkeme savunmaları, onun bir militan olarak bilincinin ve cesaretinin birer kanıtı niteliğinde. Sinan Şahin, Kemal Pir’in yaşamını sadece tarihi bir figür olarak değil, aynı zamanda bugünün özgürlük mücadelelerine ışık tutan bir sembol olarak ele alıyor. Kemal Pir’in öyküsü, devrimci dayanışmanın, halkların ortak kaderine olan inancın ve özgürlüğe olan adanmışlığın canlı bir manifestosu” ifadelerine yer verildi.  

     

    MEHMET HAYRİ DURMUŞ

     

    Yayınevinin Mehmet Hayri Durmuş’a dair kitaba dair notunda ise şu ifadelere yer verildi: “Hayri Durmuş’un kaleme aldığı mektuplar ve yazılar, bir halkın özgürlük mücadelesine adanmış hayatın çarpıcı ve unutulmaz bir portresini sunuyor. Bu eser, yalnızca Özgürlük Hareketi’nin ilk yıllarına dair tarihsel bir kayıt değil; aynı zamanda bir devrimcinin ideallerini, fedakarlıklarını, direniş ruhunu, felsefini yansıtan bir yapıt. Durmuş’un güçlü ve ilham verici sesi, en zor anlarında bile direnmenin bir yaşam biçimi olduğunu bizlere hatırlatıyor. Kitap, 14 Temmuz 1982’de Diyarbakır Cezaevi’nde başlayan Büyük Ölüm Orucu Direnişi’nin izlerini taşıyor. Hayri Durmuş’un vasiyeti ve sözleri, Kürt özgürlük mücadelesini anlamak için bir rehber niteliğinde.”

     

     

     

     

    Kaynak: Mezopotamya Ajansı.
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Ankara’da İnsan Hakları Film Günleri başlıyor

    Ankara’da İnsan Hakları Film Günleri başlıyor


    ANKARA – Ankara’da gösterime girecek insan hakları temalı 24 uzun ve kısa metrajlı film  14’üncü AB İnsan Hakları Kısa Film Yarışması’nda yer alacak.

    Daha önce Türkiye’de gösterime girmemiş, insan hakları temalı 24 uzun ve kısa metrajlı Avrupa filmi, AB üyesi ülkelerin diplomatik misyonları ve AB Ulusal Kültür Enstitülerinin desteğiyle gösterime sunulacak. Gösterimler 10-15 Aralık tarihleri arasında Ankara Kızılay Büyülü Fener Sineması’nda ve Festival Scope çevrimiçi gösterim platformunda yapılacak.

     

    GÖSTERİMLER ÜCRETSİZ OLACAK

     

    Tüm gösterimler ücretsiz olacak. Filmler, Türkçe ve İngilizce altyazı ile Türkçe ayrıntılı altyazı seçenekleriyle izlenebilecek. Sinema salonlarında söyleşiler düzenlenecek, çevrimiçi gösterim platformunda da yönetmenlerle yapılan söyleşi kayıtlarına erişilebilecek. Film Günleri kapsamında sinema salonunda sinemaseverlerle buluşacak olan filmler, 14’üncü AB İnsan Hakları Kısa Film Yarışması’nda ödülleriyle buluşacak. 

     

    Film Yarışmasının kazananları, AB Türkiye Delegasyonu Başkanı Büyükelçi Thomas Hans Ossowski ev sahipliğinde 13 Aralık akşamı Ankara’da düzenlenecek ödül töreninde açıklanacak. Törene diplomatik misyon temsilcileri, sanatçı ve akademisyenlerin yanı sıra sivil toplum kuruluşları ve medya mensupları katılacak.

     

    305 BAŞVURU

     

    AB İnsan Hakları Kısa Film Yarışması bu yıl 305 başvuruyla şimdiye kadarki en yüksek katılıma ulaştı ve geçen yılki 235 başvuru rekorunu geride bıraktı. Doç. Dr. Önder Özdem, Belgesel Yönetmeni Sibel Tekin ve Medya Sanatçısı Andreas Treske’den oluşan ön eleme jürisi, finalistleri seçmek için zorlu bir görev üstlendi. İnsan Hakları için 10 finalist kısa film ile Toplumsal Cinsiyet Eşitliği ve İklim Krizi Özel Ödülleri için de 5’er finalist kısa film belirledi.  

     

    Dr. Ayça Çitçi, Hrant Dink Vakfı’ndan Nayat Karaköse, Sinema Yazarı ve Film Programcısı Nil Kural, Oyuncu Erdem Şenocak ve Yönetmen Deniz Tortum’dan oluşan final jürisi ise 20 finalist filmi değerlendirerek ödül sahiplerini belirleyecek.

     

    FİNALİSTLER

     

    Jüri tarafından belirlenen filmler şöyle: 

     

    İnsan Hakları Finalistleri: 220 / İsmail Hakkı Koçak, Beklenti / Ömer Faruk İlhan, Çek Elini / Niyazi Özyurt, Dinlenmeyenler / Burkay Doğan, Doğudan Gelen Hayaletler / Ahmet Sami Kuriş, Evren’in Yüzünden / Hıdır Murat Doğan, Hacer / Burak Kum, Satılık / Emir Alkılıç, Sessiz Yol / Merve Çirişoğlu ve Şiir Yaz / Suhan Lalettayin

     

    Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Finalistleri: Ana / Yağmur Yüksel, Evcilik / Yener Şentürk, Kaçmandan Çok Korktum / F. Nur Özkaya, Kendimi Bir Et Parçası Gibi Hissediyorum /Yalın Çağdaş Eşsiz ve The Lunatic of Étretat / Berkay Olgun

     

    İklim Krizi Finalistleri: Ada / Mahmut Taş, Antroposen / Mehmet Gürü Avcu, ARI – 6427 / Mustafa Keskin, Vahşi / Sinan Kaldan ve Yaren / Mehmet Ali Poyraz

     

    Kaynak: Mezopotamya Ajansı.
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • 2 Bin 700 Yıllık Tarihi Yol Ziyarete Açılıyor

    2 Bin 700 Yıllık Tarihi Yol Ziyarete Açılıyor


    Ankara’nın Altındağ ilçesi Ulus semtinde yürütülen kazı çalışmalarında ortaya çıkarılan Antik Roma Yolu’nda gerçekleştirilen restorasyon çalışmaları, yüzde 90 tamamlandı. Çalışmalar kapsamında alanın çevresinde yürüyüş yolu ve korkuluk imalatları tamamlandıktan sonra 2 bin 700 yıllık tarihi yol, yıl sonunda güvenli şekilde ziyarete açılacak.

    Ulus Şehir Çarşısı’nın temel kazısı sırasında ortaya çıkan buluntular üzerine 1995 yılında yapılan kazılarda Antik Roma Yolu ortaya çıkarıldı. 2006 yılında otopark inşaatı sırasında da yolun devamı bulundu. Kazılarda ortaya çıkarılan antik dükkan duvarları, sikke ve seramik gibi çeşitli buluntular Anadolu Medeniyetleri Müzesi’nde ziyarete açıldı. Tarihi Roma Yolu’nun turizme kazandırılması için de çalışma başlatıldı. Ankara Büyükşehir Belediyesi’nin Kültür ve Turizm Bakanlığı ile yaptığı protokol kapsamında gerçekleştirilen kurtarma ve restorasyon çalışmasının yüzde 90’ı tamamlandı. Restorasyon çalışmasında toprağı desteklemek amacıyla moloz taş duvar inşa edildi. Yolun çevresinde yürüyüş yolu ve korkuluk imalatları yapıldı. Kuru peyzaj çalışmaları, aydınlatma direklerinin yerleştirilmesi ve su kuyusunun temizlenip açığa çıkarılmasıyla 2 bin 700 yıllık tarihi yol yıl sonunda güvenli bir şekilde ziyarete açılacak.

    2 Bin 700 Yıllık Tarihi Yol Ziyarete Açılıyor - Resim : 2

    ‘2 BİN 700 YILDIR YAŞAM DEVAM EDİYOR’

    Anadolu Medeniyetleri Müzesi Müdür Yardımcısı Mustafa Metin, Anti Roma Yolu’ndaki kazıların, Ankara’nın tarihi hakkında önemli bilgiler verdiğini söyledi. Metin, “Burada bulunduğumuz cadde bugünkü kuzey-güney aksındaki ana bulvar. Ve her iki tarafında da pek çok yapının, tapınağın, kamu veya özel yapıların olduğu bir bina. Yaklaşık bugünkü seviyeden 5 metre kadar aşağıda biz Ankara’nın ilk sakinlerine ait yapıları görüyoruz. Ankara’nın ilk sakinlerinin Frigler olduğunu düşünüyoruz. Çünkü ana toprak üzerindeki insana ait ilk izler MÖ yaklaşık 8’inci yüzyılda ünlü Kral Midas’ın dönemine ait Frig medeniyetinin izleri. Zaten antik yazarlar da buranın ünlü Kral Midas tarafından kurulmuş bir kent olduğunu söyler. Burada da caddenin altında da bunu görebiliyoruz. Roma Hamamı kalıntılarının olduğu tepede de kazılarda en altta bunu görüyoruz. Augustus Tapınağı’nın olduğu tepede de en alt kültürler olarak Frig kültürünün unsurlarını görebiliyoruz. Bu da demek ki Ankara’nın ilk sakinleri, ilk yerleri Friglerdi ve yaklaşık 2 bin 700 yıldır bu kentte yaşam aralıksız olarak devam ediyor. Frigler daha sonrasında Lidyalılar, ondan sonra Persler ve Büyük İskender’in buraya geldiğini biliyoruz. Daha sonra da Roma İmparatorluğu, Bizans, Selçuklu ve Osmanlı olarak buradaki tüm katmanlarını görmek mümkün” diye konuştu.

    2 Bin 700 Yıllık Tarihi Yol Ziyarete Açılıyor - Resim : 3

    Metin, kültür ve turizm hayatına kazandırılacak olan Roma Yolu’nda büyük bir bilgi panosu hazırlanacağını, bu sayede vatandaşların çalışılan dönemleri, buradaki medeniyetleri ve onların ürettiklerini görebileceğini söyledi.

    2 Bin 700 Yıllık Tarihi Yol Ziyarete Açılıyor - Resim : 4

    ‘RESTORASYON İLE KÜLTÜR YAŞAMIMIZA KATILDI’

    Antik Roma Yolu’nun ortaya çıkarılmasındaki kazı çalışmalarında yer alan Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Arkeoloji Bölümü, Klasik Arkeoloji Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Musa Kadıoğlu da “Günümüzde Atatürk Bulvarı ne anlam ifade ediyorsa bu cadde de Roma dönemi Ankara’sı için o anlamı ifade eder. Ankara’daki en geniş caddedir bu. Restorasyon ile kültür yaşamımıza katıldı. Tabii burada sadece bir cadde söz konusu değil. Günümüzde Atatürk Bulvarı nasıl sağlı sollu dükkanlarla doluysa, aynı şekilde burada da dükkanlar mevcut. Aynı şekilde doğusunda da sürgülü kapılı dükkanlar var ve arkada bir sütunlu mimariye sahip. Frig kenti aslında Ankara. Sonra 3’üncü yüzyılda Galatların başkenti, MÖ. 25 yılında ise Roma’nın Galatya eyaletinin başkenti. Dolayısıyla bu cadde o döneme ait. Yani tam 2050 yıl sonra caddenin üzerindeyiz. Cadde kullanılır hale geldi. Cadde, MÖ. 8’inci yüzyıldan günümüze kadar olan tüm yerleşim katmanlarını kesitte görmemiz açısından da önemli bir özellik sunuyor” iadelerini kullandı.

    Kaynak: DHA

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Çocuklar Egîdê Cimo Ma’da büyüyecek

    Çocuklar Egîdê Cimo Ma’da büyüyecek


    İSTANBUL – İstanbul’da çocuklara Kürtçe müzik eğitiminin verileceği Egîdê Cimo Ma açıldı. Ma Music Koordinatörü Şêrko Kanîwar, asimilasyon kıskacındaki Kürt çocuklarının alternatifsiz olmadığını vurguladı. 

    Amed’de 4 Mart 2017 tarihinden bu yana “Bu toprakların çocuklarını müziksiz bırakmayacağız” şiarıyla kültürel faaliyetlerini sürdüren Ma Music Akademisi, İstanbul’da yeni bir şube açtı. MA Music, 24 Kasım’da Egîdê Cimo Ma’yı açtı. Ma Music şubesinde, çocuklara Kürtçe müzik etğimi verilecek. 

     

    Ma Music Akademisi Koordinatörü Şêrko Kanîwar, asimilasyona karşı Kürt çocuklarının anadillerinde şarkılar söylemesi için her yerde çocuklar için bir şube açılması gerektiğini vurguladı. Kanîwar, Ma Music’i açtıktan sonra 2021’de 0-5 yaş aralığındaki çocuklar için Zarok Ma’yı, daha sonra ise Amed’in Sûr ilçesinde Çand Ma’yı kurduklarını hatırlattı. Kanîwar, “Bugün de İstanbul’da açtık. Kürt çocukları nerde olursa olsun onlara ulaşıp Kürtçe müzik için onlara çaba verip alıştırmayı amaçlıyoruz. Bu toprakların çocukları için Kürtçe müzik okullarını açtık. Çünkü Kürt çocukları nerede yaşarlarsa yaşasınlar, onlar Kürdistan’ın çocuklarıdırlar. Ama aldıkları eğitimle yaşadığı her yeri Kürdistanlaştırabilirler” ifadelerini kullandı. 

     

    MA MUSİC’İN EĞİTİM SÜRECİ

     

    Egidê Cimo Ma’da 2 ila 12 yaş aralığındaki çocuklara müzik eğitimi verileceğini aktaran Kanîwar, çocukların eğitimine anne ve babaların da katılabileceğini ifade etti. Çocukların öğrence süreçlerinde anne ve babaların da rolünün önemli olduğunu vurgulayan Kanîwar, “Çünkü biz burada Kürtçe müzik öğretsek bile kendi evlerinde Kürtçe konuşmuyorlarsa veya anne babalar çocuklarına Kürtçe müzik açmıyorsa burada verilen eğitimin bir anlamı kalmaz. Öte yandan 6-12 yaş aralığındaki okula başlayan çocuklar Zarok Ma Akademisi denilen müzik okulunda başlıyorlar. Buradaki çocukları 75 saat müziğin ritmini kaldıra biliyorlar mı diye sınavlar yapılıyor. 6 yıl boyunca eğitim alıyorlar. İlk yıl Kürtçe müzik eğitimi, ritim eğitimi, Kürtçe dili eğitimi, halay eğitimi alıyorlar. 2’nci yılda çocuklar artık enstrüman seçiyorlar. Ve artık yavaş yavaş çocuk orkestra ekibi oluşuyor” diye konuştu.

     

    Egidê Cimo Ma Music Okulu’nun mekânsal olarak eğitim için müsait bir yer olmadığını, hedeflerinin Haziran ayında çocukların pedagojik eğitimine uygun, bahçesi olan, çocukların oynayabileceği Zarok Ma Köyü açmak olduğunu belirten Kanîwar,  bunun için dayanışma kampanyasını başlatacaklarını ifade etti. 

     

    ‘YOĞUN TALEP VAR’

     

    İstanbul’da yoğun bir başvurunun olduğuna dikkati çeken Kanîwar, “Tabii imkân gerekiyor. Eğitimci gerekiyor ve bir eğitimci de bir günde yetişmiyor. Bazı arkadaşlarımız Ma Music Akademisi’nde mezun oldular ve şimdi burada eğitim verecekler. Yeni eğitimcilerimiz yetiştikçe ya Kürdistan’da ya da batıda yeni okullar açacağız. Burada 5 kişi eğitim verecek, ama haftada bir iki kişi Amed’den gelip gideceğiz” şeklinde konuştu.  

     

    MÜZİKLE GELİŞEN KÜRT KÜLTÜRÜ

     

     

    Ma Music Akademisi’nde ilk üç yıl üç telli bir enstrüman olan tanbur eğitimi verdiklerini belirten Kanîwar, “Bu enstrümanın Rojhilat’taki Yarsan Kürtleri tarafından kullanıldı. Şu an Ma Music Merkez Akademisi’nde 100 çocuk bu enstrümanı çalıyor. Bu kuzey Kürdistan’da devrim niteliğindedir. Bunu İstanbul’a da taşımak istiyoruz. İstanbul’da yaşayan halkımıza artık alternatifsiz değilsiniz diyoruz. Artık kendi dilimizde çocuklarımıza Kürtçe şarkılar öğretip asimile olmasına engel olmak için bir kapı var. Burası ikinci evinizdir” diye belirtti. 

     

    AKTAŞ: ANNE VE BABALAR DİLDE ISRARCI OLMALI

     

     

    Egidê Cimo Ma’nın eğitmenlerinden Sarya Ertaş, bunun kendisi için mutluluk ve heyecan verici bir durum olduğunu vurgulayarak, “Çünkü biz yıllardır bunu hedeflemiştik. Farklı farklı yerlerde popülizmin, Kürt dilinin ve kültürün yok edildiği şehirlerde, semtlerde Ma Music ve Zarok Ma açmak ve her açtığımız bir okulu yıllardır müzik için, kültür için emek veren kişilere vaat etmekti” diye kaydetti. 

     

    ‘ANNE BABALAR ANA DİL İÇİN ISRACI OLMALI’

     

    Kürtlere yönelik asimilasyon politikalarına dikkati çeken Sarya Ertaş, şunları söyledi: “Giyindiğimiz elbiselere dahi tahammülleri yokken, dile tahammül olmamasına çok şaşırmıyoruz. Her yerde Kürt çocuklarının kendi dilini ve kültürünü daha özgür ifade edebilecek alanla oluşturmazsak asimilasyon politikaları artar. Okulu açmamamızın en önemli nedeni Kürtçenin yaşatılmasıdır. Yaşamın her alanında Türkçe hakim dil olduğu için çocuk anne babasıyla bile Kürtçe konuşamıyor. Hata öncesinde Kürtçe konuşmayı bilen çocuklar anaokuluna başladıktan sonra Kürtçeyi tamamen  unutuyor. Aileler de artık öğretmenlerin ‘çocuğunuz Türkçe bilmiyor, biz anlaşamıyoruz, çocuğun ilerlemesi problem’ gibi şeylerle karşılaşıyorlar. Zaten asıl müdahale okullarda başlıyor. Ailelerin bu konuda çok ciddi bir şekilde ısrarcı olmaları gerekiyor. Burada kendilerini rahat ifade edebilecekler ve ‘Kimse neden Türkçe konuşmuyorsun ya da sizin çocuğunuzu anlamıyoruz demeyecek’. Bu alan yaratıldı, umut ediyorum ki daha nicelerine ve daha güzellerine ulaşacağız.”

     

    MA / Ferhat Sezgin- Melik Çelik 

     

    Kaynak: Mezopotamya Ajansı.
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Nilay Özer’in ‘Yüzü Kelebeklerle Örtülü’ şiirleri

    Nilay Özer’in ‘Yüzü Kelebeklerle Örtülü’ şiirleri


    İkibinli yılların “başka türlü bir şiir” arayışı içerisinde şair kadınlar farklı bir şiir inşa etmek yönünde önemli bir adım attılar. Modern Türkçe şiirde yok denilecek kadar zayıf ve daha çok Gülten Akın’la temsil edilegelen ve seksenli yıllarda Nilgün Marmara, Lale Müldür, Leyla Şahin, Günseli İnal gibi tekil örnekleri olan bir “çığırı”, yeni kuşak şair kadınlar topluca, doksanların ikinci yarısından itibaren alabildiğine genişletecek bir girişimde bulundular. Hatta deyim yerindeyse o çığırı başlı başına bir anayola dönüştürdüler. Şair kadınlar, modern Türkçe şiire egemen olan eril ve hiyerarşi üreten dikey söyleyişin dışında, dişil ve iktidar karşıtı yatay bir söyleyişin önünü açtılar. Bu konuda farkındalık oluşturdular. Nilay Özer (1976) de doksanlı yıllardan başlayarak çift sıfırlı yıllardan itibaren o çığırın genişletilerek anayolun oluşmasında çaba sarf eden şair kadınlardan biri oldu. Özer’le ilgili şu tespit Ahmet Günbaş’a ait: “Özer’in şiirlerine kuşbakışı bakıldığında, kadını sorunsalı içinde ele alan modern bireyin sancıları göze çarpıyor. Yabancılaşmanın cenderesinde çelimsiz sınırlarına yapışıp kalan, gece’yi algılamalarının üssü olarak olumlayan ince bir telaşla donatılmıştır şairimiz. Ne ki onun şiir diye bir artısı vardır.”

    Şiir yolculuğu 1995’te dergilerde yayımladığı şiirlerle başlayan ve ilk kitabı “Zamana Dağılan Nar” adıyla 1999’da okurla buluşan Nilay Özer’in bir sonraki kitabı “Ol!..”un yayın tarihi 2004’tür. Özer’in, adı “Ol”, ünlem ve iki nokta yan yana olarak da okunabilen kitabını Haydar Ergülen şöyle değerlendirmiştir: “Baştan beri sevdiğim ‘genç’ ve ‘şair’lerden biri Nilay Özer, onun sarı defterinin adı ‘Ol!’. İkinci kitabı henüz. Gençliğine rağmen çok olgun bir şiirin sahibi Nilay. Kısa şiirleri gibi, uzun şiirlerinde de hayranlık duyulacak bir ustalığa erişmiş. ‘Babam İçin Sonsuz’ adlı uzun şiirini ilk okuduğumda, bu söz ve duygu ustalığına nasıl ulaşmış şaşırmıştım. Şiirleriyle bu şaşkınlığımı her zaman besledi Nilay: ‘İyisi mi sen birkaç yaprak al yanına benden/ bir gülün tamamını taşımak zordur’ derken de, ‘Bir parça masumiyet bulursan yüreğimde/hırsızın kaçarken düşürdüğü güle say’ derken de aynı dinginliği taşıyan, şiirin sabırla olduğunu bilen iyi bir şair var karşımızda.”

    Nilay Özer’in üçüncü kitabı “Korkuluklara Giysi Yardımı” da 2015 yılında okurla buluşur.

    İlk şiirlerinden itibaren hem okurların ilgi ve beğenisini kazanan hem de önceki kuşaklardan şairlerin ve şiir üstüne yazanların övgüsünü alan Özer’in, 2024 tarihi itibarıyla yayımlanan şiir kitaplarının sayısı kayıtlarda dört olarak görünüyor. Bu sayının, Nilay Özer’in şiir yayımlamaya başladığı tarihten itibaren geçen süre dikkate alınarak yadırganması olağan. Ancak olağan olmayan, kanımızca Özer’in otuz yıla varan şiir yolculuğu sürecinde dört kitapla yetinmiş olması denilebilir. Bunu Nilay Özer’in geçen süreçte şiir yazmak açısından daha üretken olabileceğine dair izlenimimize dayanarak ifade ettiğimizi de belirtelim.

    Öte yandan Özer’in dördüncü kitabının okurla buluşmasından bu yana çok da zaman geçmediğini kaydedelim. Şairin, “Yüzü Kelebeklerle Örtülü” adıyla yayımlanan dördüncü kitabı Ağustos 2024’te Everest yayınlarından çıktı.

    “Yüzü Kelebeklerle Örtülü”, “Ödünç Yüz”, “Yüzü Kelebeklerle Örtülü” ve “Yüz/Yakın Plan” ara başlıklarının altında on beş şiir ve seksen sayfadan oluşuyor. Ara başlıkların içerik ve temasıyla ilgili Kobe Abe ve Gilles Deleuze’den alıntılar yer aldığını da kaydedelim. Kitabın ilk şiiri olan “Marikula’nın Köklerine Dokunduğu Ağaçlar” başlıklı şiirin girişinden bir bölüm sunalım:

    ne kadar mı barındırdım öfkeyi
    kan gövdemde bir kez dönene kadar
    damarlarımdan çözdüğüm eğlenceyi
    bir kuyu giysin dedim bir bahçenin dindarı
    madem suya atılmış harçtan umulur melal
    ve kökleri sevindirmek ölülerin işidir
    bekledim tomurcuklar da buzdan çözülsün
    ama sonrayı hiç düşünmedi ağaçlar
    kaldıkları bakır kovalarda kör cinleri
    gittikleri bir yokuşun eğimini inciten
    rumlardan kalma taşların vardığı dip
    sesimi kaybetti düne kendi ipiyle sarkıtılan
    o gün bugündür kuyuda sus sürmekte
    bir dağın tersini düşünmek neyse
    boşluğu tavaf ettikçe döne döne
    yağmura dik göğe çapraz dizilmiş taslar
    sözcüklerde de aynı derinlik mimarisi
    bakıyorlar saniyelik bir tenezzül
    ve selamları gülüşlerinden esirgedikleri
    bir altın diş gibi parıldıyor içimde

    Dramatik şiir ve yapı

    Kitapta on sayfayı kaplayan şiirde şair köklere doğru ve köklerden doğru bir yolculuğa çıkıyor, okuru da bu yolculuğa eşlik etmeye davet ediyor. Dramatik şiirin imkânları kullanılarak anlatılan yalnızca Marikula’nın hikâyesi değil. Onunla birlikte bir semt, o semte dair yaşantı geçmişe doğru ve geçmişten bugüne anımsayışlarla, hatta yer yer sayıklamalarla, ama şiirin dilsel, imgesel düzeyi gözetilerek kurgulanıyor ve dile getiriliyor. Nilay Özer, kitabın ilk şiirinde olduğu gibi sonraki şiirlerinde de benimsediği dramatik kurgusal yapıyı sürdürüyor.

    Kitaba adını veren ve ikinci bölümde yer alan “Yüzü Kelebeklerle Örtülü” başlıklı şiirden bir betik okuyarak devam edelim:

    çelişkiyi benden al bu yokuşu bu düzü
    bir dağa isim düşünmüş kadar yorgunum çoğu zaman
    ve oldurmak istiyorum şeyleri
    bozkırın ortasında soyunup
    kelebekleri çağırıyorum tenimle
    gelip örtüyorlar yüzümü her yerimi
    hep bir rüya nakli
    uçsuz kanat nakli aramızdaki

    Günbatımında konuşan şiirler

    Kimi şairler mevsim ayırmaksızın, gün doğumunu kuşlara bırakıp gün batımında konuşmayı tercih ediyor gibidirler. İranlı şair Füruğ Ferruhzad örneğin. Şairin Türkçede 1989’da Ada yayınlarından çıkan ilk kitabı “Sonsuz Günbatımı”nın adında da dikkati çeker. Adlandırmada imlenen aslında günbatımında konuşanın sesidir. O adın imgenin bize, getirdiği sese kulak kesildiğimizde duyduğumuz Furuğ’un şair varlığından, şiir dilinden yükselen karakteristik sesidir.

    Nilay Özer için de günbatımında konuşan, anlatan, seslenen, mırıldanan, bazen de söylenen şairlerden diyebiliriz…

    Günbatımında konuşmak aslında konuşmanın en zor olduğu zamandır. Gün boyu birikmiştir hem de ne çok şey birikmiştir çünkü. Gün boyunu biriktirenlerin başında da genellikle şairler vardır. İlhan Berk’e öykünerek söyleyelim: Bir gün boyu biriktiricisidir şair. Gün boyu olanların biriktiricisi. Şair biriktirdiğini nedensiz biriktirmez elbette. Gün boyu olanları biriktirdiyse gece boyu anlatacaktır, anlatır da. Yoksa geceye nasıl tahammül edilir. Çağın, devrin, dönemin çok da önemi yok. Geceye tahammül her zaman zordur. Ya aşk gerekir, ya masal, gecenin karanlığına katlanabilmek için. Masal yoksa, şiir olur. “Binbir Gece Masalları” aynı zamanda Doğu gecelerinin zifiri karanlığında her akşam yakılan bir mum olarak da düşünülemez mi?

    Özer, “hiçbir şey biriktirmedim ömrüm boyunca” diyerek bitiriyor kitabını. Gün boyunca biriktirilen harcanırsa ömür boyu birikmeyecektir diye düşünebiliriz. Nilay Özer de gün boyu biriktirdiklerini anlatıyor okura. Gün boyu birikimini böyle harcıyor ya da eritiyor. Anlatıyor değil de daha çok paylaşıyor demek gerekiyor. Çünkü Özer’in şiir dilinin önemli açılımlarından biri de paylaşımcılığı olarak dikkat çeker.
    Sokak başındaki bir evin cumbasından bakarken şiire gidiyor; bir semtten yola çıkarak hayata, dünyaya açılıyor. Sonra bir kuyudan sesleniyor. Kuyuda olma halinden, kuyu olmakla zedelenmekten ve zedelemekten kaynaklanan duygulara, düşüncelere, duyarlılıklara odaklanıyor. Odaklandığı sorunsalı irdeliyor. Kitabın başına dönerek o uzun ilk şiirden bir alıntı daha yapacağız:

    yaşarken de bilinir kuyu bir derinliktir
    siyah bir şemsiyenin açılışı yağmurda
    damlaların şemsiyeye çarpıp parçalanışı
    ya da fırtına dindikten sonra
    kırık telleri telekleri yırtık kumaşları kanatlarıyla
    şemsiyeler ve kuşlar için bir ceset düşüncesi
    toz zerreleriyle taşınır sonsuzca
    bir adam aynaya bakar aynaya bakar aynaya
    ayaklarını birbirine sürter bir sinek sürter bir
    ve dünyada çimler biçilirken
    görünür olurum ben bir anlığına
    yaşarken de bilinir
    çimlerin biçilmesi bir derinliktir

    Şiir boşuna mı yayımlanıyor

    Ara başlığımızdaki “şiir boşuna mı yayımlanıyor” sorusunu yanıtlayarak devam edelim. Yok, şiir boşuna yayımlanmıyor. Örneğin modern Türkçe şiirde her dönem “sıkı şiir okuru” ve “eli kalem tutan” yazarlar olmuştur. Bu dönemde de var. Yeni yayımlanan her kitabın ve o kitabın şairinin bir “Haydar abisi”, bir “Şeref Bilsel kardeşi” mevcut. Onlar, örneğin kendilerine ulaştırılan yeni yayımlanmış şiir kitaplarından hem şiir okurlarını haberdar ediyorlar hem de şiirlere, şairlere dair okur için ipucu oluşturacak notlar paylaşıyorlar. Şiirde kendileri için bir yer arayan yeni isimleri cesaretlendiriyorlar. Onların yaklaşımından yola çıkarak diyebiliriz ki şiir boşluğa savrulmuyor, şiir için verilen emekler hiç de berhava olmuyor.
    Yine de daha çok şiir konuşmalı, şiiri konuşturmalıyız. Şiire kâhyalık yapmayan, aksine arkadaşlık eden, dostça el uzatan her girişime, yaklaşıma köstek değil, destek olmak önemli.

    Haydar Ergülen’in, Oksijen gazetesindeki köşesinde Nilay Özer’in dördüncü şiir kitabına ilişkin yaptığı değerlendirmeden bir bölüm şöyle: “Sabırla koruk helva olur! Sabırla düşünce de böyle uzunca okunacak, tadına varılacak, defalarca ve yeniden dönüp bakılacak, ezcümle iyi bir şiirde olması gerektiği gibi, yapılı, katmanlı, üretken ve içinde, şair öyle istemese de, şiire dair bir dolu dersin de olduğu, zamandan taşan bir şiir olur. Sıkı şiir zor gibi görünür, yazması zor olmalı, okurken insan bu zorluğa hayretini dile getirebilir, şiirin geçirmezliğini anlayabilir. İyi şiir bir anlam üreticisidir ve yazılan ne olursa olsun, dediği gibi Nilay Özer’in ‘hep bir imkân nakli aramızdaki’ olur. Şiiri bir ‘imkân’ olarak gören ama bu ‘imkân’ı kullanırken onu yeni ‘imkân’larla da büyütüp zenginleştirmeyi bir görev kabul eden şairlerden Nilay Özer.”

    İrdeleyici şiirler

    Şiir eleştirel, yorumlayıcı, betimleyici olabildiği gibi irdeleyici de olabilir. Dramatik anlatıda, dramatik şiirde de ağırlığın betimlemekten çok irdelemeye verildiği gözlemlenir. Nilay Özer’in şiirinde de görüyoruz bunu. Şair kitaptaki şiirlerde anahtar rolü, üslubunun cerrahi titizliğini üstlenmesi için “irdelemek” fiiline vermiş gibi.

    Bu kez alıntımız kitabın “Yüz/Yakın Plan” başlıklı üçüncü bölüme adını da veren ve şairin gizemli bir biçimde altı kuş uçurduğu şiirden bir betik olsun:

    buraya nasıl ve neden geldiğimiz
    arzularımızın bir otopsisini gerektiriyor
    dosdoğru konuşalım öyle ki
    cetvelle ölçülebilsin cümlelerimizin
    evrende eylemsel tek kabiliyeti
    ağır konuşalım
    birbirinin ayağına taş bağlayıp
    denize atlamış iki sevgili gibi
    çünkü buraya nasıl ve neden geldiğimiz
    bileklerimi kesiyor benim
    sense bir güneş saatini onarıyorsun
    sesinde daima esirgeyen bağışlayan
    bir insan parçacığı var

    Yüzü kelebeklerle örtülenin, ilk akla geleceği biçimde, içinin de çiçek bahçesi olacağı düşünülebilir. Sözün gelişi öyledir çünkü. Ama gerçekten öyle midir, öyleyse de acaba nasıl bir çiçek bahçesidir. Ya yüzü kederle örtülenin içi… Örneğin şairin kelebekleri aslında kederin, kedere neden olanların yüze düşen gölgeleri olabilir mi?

    Şairin iddia ettiği gibi “telkinle susturulmuş mananın tahrik, ima ile geçilmiş sırların tehdit edildiği” kitaptaki şiirlerden elbette başka sorular da çıkarmak mümkün. Bir kitabın içerebileceği soruları da, karşılıklarını da merak edenler için “Yüzü Kelebeklerle Örtülü”deki şiirler örnek olabilir.

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • ‘Şiiri asla terk etmem’

    ‘Şiiri asla terk etmem’


    İşi gücü kelimelerle oynaşmak olanların yazmaya değilse de okumaya şiirle başlamasını elzem bulurum, yanı sıra “ben şiirden anlamam” diyenleri, “şiir mi ıyy yapanları” da kendi edebiyat anlayışlarıyla baş başa bırakıp yoluma devam ederim. Bu hafta, yazdığı şiirlerden yola çıkarak bir şair olarak dünyasını merak ettiğim Oğulcan Kütük’ü köşemde ağırlamak istedim. O ilk kitabı Ecza Kışı (Yasakmeyve Yayınevi) ile takip ettiğim şairlerden. Siz de internetteki antolojiler ya da kendi yayınladığı paylaşımlardan değil de kitaplarından takip etmek isterseniz iki şahane kitabı daha var: Oğlan Çıkmazı (İthaki Yayınları) Dimdik Bakma Rehberi (Everest Yayınları) Şiir söz konusu olduğunda kelimelerin tasarruflu kullanılması kuralına uyarak, sözü daha fazla uzatmıyor ve onu dinliyorum.

    – Şairlere soru sormak saçma gelir hep bana, yine de senin şiirin her eve girsin, girdiği her evde herkesi müesses nizama karşı kapının önüne koysun ve kimseyi avutmasın istiyorum; bir de şiiri terk edip yan yollara (düz yazı vs) sapmandan çok korkuyorum. Yersiz bir endişe mi?

    Merhaba. Pala Hayriye’nin yazarının sorularını yanıtlamak harika, önce onu söyleyeyim. Sonra, evet. Yersiz bir endişe sanırım. Ben şiirden başka bir şey yazacağımı sanmıyorum. Roman hele hiç. Bugün bir dergi istediği için Arkadaş Z. Özger’e bir mektup yazdım, o kadar. Böyle düz yazılar yazıyorsam da şairanelikten olabildiğince uzak durmaya çalışıyorum. Ama şiiri terk etmem. Büyük konuşmaktan imtina ediyorum normalde fakat konuşacaksam da bunun için konuşabilirim. Şiiri asla terk etmem. Daha küçücük bir çocukken elimden tuttu şiir.

    – Şairlere dize açıklatmak, onu niye yazdın, bunu yazarken ne düşündün minvalindeki yokuşa süren sorulardan kaçınarak… Memleket yanarken (ne zaman söndü ki ateşi) doğmamış birinin bu kadar içerden kıvılcım saçmasında nasıl bir hayat bilgisi gizli? Şiirlerin birkaç darbe döneminden geçmiş kadar politik çünkü.

    Özellikle politik olmak için değilse de ben etime sürten şeyleri yazıyorum hep. Korkunç bir yerde yaşıyoruz hissine kapılıyorum sürekli, ki öyle. Kaldı ki zaten Türkiye’de politize olmamak mümkün değil mâlum. Şimdilerde iyiden iyiye içimden geçiyor her şey. Büyüdüm, kız kardeşim gözlerimin önünde büyüdü. Benim, bizim politik olmaktan başka şansımız zaten yok sanırım.

    Dimdik Bakma’ eyleminin içinde diklenmeyi barındıran, isyana kadar gidebilecek, mayalanmaya bırakılmış keskin bir tavır var bence. Oysa şiirlerini okuyunca ve dizelerinin rehberliğine dalınca, ithafını da aklımızda tutarak bir kayıp korkusuyla karşılaşıyoruz. O korkuya (baba kaybından başlayarak) gözünü kırpmadan bakabilir mi insan ya da şöyle sorayım ‘bizi öldürmeyen acılar güçlendirir’ gibi bir diklik var mı bu ismi koymanda?

    Tam da öyle bir diklik bahsettiğim aslında. Yani ürktüğü bir tarafı olsa da yine de gözlerini hiç ayırmadan bakmak. İsim için epey zorlandım. Bu kitaba adını veren şiir, bir hesaplaşma olarak başladı ama tam hesaplaşamadan bitti. Sonunda bir cenaze merasimi var çünkü şiirin. Çocukluk, çocuk olma hâli, ergenlik, çocukluktan ayrılış, bunların hikayeleri, bu hikayeleri destekleyebilecek her türlü parametre, yani ev ve eve dair her madde, benim şiirimde parmak izim gibi oldu. Şiirime bu yüzden sirayet ediyor. Nerrative biraz evet. Benim üç kitabımın arasında en kişisel kitabım oldu Dimdik Bakma Rehberi. Bana benzedi, benim üstüme başıma benzedi.


    FİGEN ŞAKACI – 1971 İstanbul doğumlu. İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi mezunu. 1989 yılında gazeteciliğe başladı, çeşitli gazete ve dergilerde muhabirlik, köşe yazarlığı yaptı. Televizyona dizi senaryoları yazdı. İş Bankası Kültür Yayınları’ndan Her Doğum Bir Mucizedir ve Mizah Zekânın Zekâtıdır adlı iki nehir söyleşi kitabı yayımlandı. Üçleme olarak tasarladığı roman serisinin ilk kitabı Bitirgen 2011’de (ilk baskısı Everest Yayınları’ndan), ikincisi Pala Hayriye 2013’te yayımlandı. Üçleme- yi Hayriye Hanım’ı Kim Çaldı? (2017, İletişim Yayınları) kitabıyla tamamladı. Pala Hayriye kitabındaki “Pişti” hikayesinden uyarladığı “Topuklu Terlik Süt Yapar” tiyatro oyunu Aysa Prodüksiyon tarafından 2017’de, Şogen Film tarafından 2019’da sahnelendi ve aynı isimle kitaplaştırıldı (Mitos Boyut Yayınları). Kesekli Tarla (2020, öykü) ve HınçAhınç (2024, roman) adlı kitapları İletişim Yayınları tarafından yayımlandı.

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***