Kategori: Kültür – Sanat

Serbest Görüş kültürel etkinlikler, sanat dünyası ve yaratıcı çalışmalar hakkında en güncel haberler ve analizler içermektedir . Sitemiz, sanatçı röportajlarından sergi incelemelerine kadar geniş bir içerik yelpazesi sunar, kültürel trendler ve sanat dünyasındaki gelişmeleri takip etmenize yardımcı olur. Kültür ve sanatın zengin dünyasını keşfetmek için ideal bir kaynaktır.

  • Gültan Kışanak: Rojava’nın kaderi buradaki Kürtlerin kaderidir

    Gültan Kışanak: Rojava’nın kaderi buradaki Kürtlerin kaderidir


    AMED – Amed Kitap Fuar’ında Dipnot Yayınları tarafından gerçekleştirilen söyleşide konuşan Gülten Kışanak, Kuzey ve Doğu Suriye’deki gelişmelere dikkat çekerek, “Rojava’nın kaderi buradaki Kürtlerin de kaderidir” dedi.

     

    Amed Ticaret ve Sanayi Odası (DTSO) ile TÜYAP Fuarcılık işbirliğinde düzenlenen Amed 8’inci Kitap Fuarı, Mezopotamya Fuar ve Kongre Merkezi’nde sürüyor. Fuarın 8’inci günde de, çeşitli söyleşi ve etkinlikler düzenlendi. Fuara çok sayıda yazar, şair, edebiyatçı ve yayınevinin yanı sıra binlerce kişi katılım sağladı. Fuarda, Dipnot Yayınları tarafından Gülten Kışanak’ın katılımıyla söyleşi düzenlendi. 

     

    ‘DAVACI OLDUM’

     

    “Davacıyım” adlı kitabına ilişkin konuşan Gülten Kışanak, “Bu dava hepimizin davası. Hepimizin adına davacı oldum” dedi. Gülten Kışanak, halkın iradesini gasp etmeye çalışan, demokratik siyasetin önüne engel kuran, kadınların özgürlük yürüyüşünü durdurmak isteyen, Kürt halkının demokratik çözüm istemini “terörize” etmek isteyen, bunları suçmuş gibi göstermeye çalışan zihniyete karşı davacı olmaktan başka yapacak bir şeyin olmadığını kaydederek, savunmalarını hakikati tarihe not etmek, yazmak, konuşmak eksikleri, yanlışları göstermek, yapılan hataları ve haksızlıkları teşhir etmek, biraz da çözüm yolu göstermek ekseninde tuttuğunu belirtti. Gülten Kışanak, “Kobanê kumpas davasında hepimizin ortak tutumu, ‘Bu bir kumpas, barış ve çözüm arayışının önüne kurulan bir kumpastı’ yönündeydi. Bunu teşhir etmek, yüzleştirmeyi gerçekleştirmek istedik. Elimizden geldiği kadar bu savunmaları kitap olarak tarihle de buluşturmak gerekiyor” dedi.

     

    ‘HAKİKATİ ANLATMA ÇABASI’

     

    Yaklaşık 8 yıl boyunca bitmez, tükenmez bir yargılama süreci yaşadıklarını söyleyen Gülten Kışanak, “En son mahkeme evraklarının sayfası 2-3 milyonu geçti. Bu da savunmayı etkisiz kılmak için dosyayı içinden çıkılmaz hale getirmek-hukuksuz yargılamanın bir yolu ve yöntemidir. Tarihi yapanlarla, yazanlar aynı olursa, hakikat yazılır. Biz biraz da mazlumların hakiki tarihini yazmak ve not düşmek gerekir diye düşündük. Bu mahkeme heyetine verilmiş bir savunma değil, hakikati anlatma çabasıdır. Tarihe konuştuk. Hem Kürtlerin hem de Türkiye’nin siyasal tarihinde Kobanê kumpas davası çok konuşulacak, tartışılacak. Önemli kumpas davalarından biri olarak tarihe geçecek” diye belirtti.

     

    ROJAVA’DAKİ GELİŞMELER

     

    Kürt sorunun demokratik çözümü konusunda hem Türkiye genelinde hem de Ortadoğu coğrafyasında “çözüm süreci” döneminde pozitif bir ortamın ve çözüm konusunda ciddi bir imkânın olduğunu dile getiren Gülten Kışanak, “Maalesef bunu akamete uğratmak ve sonuç almadan bastırmak isteyen bir karşı darbe girişimiyle karşılaştık. 2016’daki davalar bunun sonucuydu. Yeni bir dönem başladı, yeni önemli gelişmeler var. Yer yer kaygıyla karşılasak da, tarih kaygılarla yazılmıyor. Tarih biraz cesaretle, ferasetle ve ana cevap olarak yazılıyor. O nedenle ortaya çıkan yeni duruma karşı, yeni sorumluluklarla karşı karşıya olduğumuzu düşünüyorum. Suriye’deki, Rojava’daki gelişmeler bize şunu gösteriyor; Kürtler artık tarih sahnesinde önemli bir yer aldı. Bununla ilgili Rojava’daki gelişmeler bize çıkış yolu gösteriyor. Ortadoğu çok kimlikli, kültürlü kadim halkların yaşadığı bir coğrafyadır. Demokratik bir yaşam inşa etmeleri dışında bir çözüm görünmüyor. Ortaya çıkan durumun halklarımızın ittifakına vesile olacağını düşünüyorum. Tüm halkları kendi kimlikleriyle, kültürleriyle, siyasi iradelerini kabul ederek ortak yaşam yaratmak mümkündür. Rojava bu pratiği açığa çıkardı. Orada birçok halkın birlikte bir yaşam modelini ortaya çıkardılar. Bu geçen 12 yıllık süre içinde önemli bir deneyim. İyi bir model olarak bence tüm Suriye’de uygulanabilir. Demokratik, özgürlükçü bir yaşam halkların iradesini kabul eden bir yaşam inşa edilebilir. Yapmamız gereken bu Mezopotamya ve Ortadoğu coğrafyasının daha bütünlüklü şekilde ele alınmasını noktasında çabalarımızı yoğunlaştırmamız gerekiyor” ifadelerini kullandı.

     

    ‘KAYBEDİLMİŞ YILLARDIR’

     

    Gülten Kışanak, “Rojava’da siyasi çözüm sürecine girilecekse, Türkiye’de de Kürt sorununun demokratik çözümü için bazı adımların atılması için kolaylaştırıcı olacağını düşünüyorum. Ne duygularımız, ne kültürümüz ne tarihimiz bölünüyor. Rojava’nın kaderi buradaki Kürtlerin de kaderidir. Buradaki Kürtlerin kaderi Başur’daki Kürtlerin de kaderi. Yapıcı tutumlar alınması gerektiğini düşünüyorum. 2013-14’te önemli bir süreç vardı. Şimdi bunun imkanları açığa çıkmış durumda. O zaman heba edildi. Geçen 10 yıl barış ve çözüm adına kaybedilmiş yıllardır. Şimdi kazanabiliriz” diye konuştu.  

     

    Gülten Kışanak, söyleşinin ardından Dipnot Yayınları’nda “Davacıyım” isimli kitabını imzaladı.

     

    Fuar, katılımcıların yoğun ilgisiyle devam ediyor.

    Kaynak: Mezopotamya Ajansı.
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Aydilge’den ‘Cıstak’ Tepkisi: ‘Müzik Ruhun Gıdasıdır Ama Bazen Gıda Zehirlenmesi de Olur’

    Aydilge’den ‘Cıstak’ Tepkisi: ‘Müzik Ruhun Gıdasıdır Ama Bazen Gıda Zehirlenmesi de Olur’


    Dijital müzik platformu Spotify, her yıl olduğu gibi bu sene de kullanıcıların yıllık dinleme özetlerini ve istatistiklerini paylaştı. Spotify ‘2024 wrapped’ sonuçlarına göre, Türkiye’de en çok dinlenen şarkı Batuflex, Narco ve Era7capone işbirliğiyle çıkan ‘Cıstak’ oldu.

    “KALPLERİ FETHETMİŞ BU ŞARKI!”

    Şarkıcı Aydilge de Instagram hesabından paylaştığı videoda ‘Cıstak’ın sözlerine şu sözlerle tepki gösterdi:

    “Türkiye’nin bu sene en çok dinlenilen şarkısı Cıstak olmuş. “Aldım marka, bakmıyorum faturasına, adı Katarina, verdim tam arasına” gibi sözleriyle ve de “Tanıştım Bebek’te, adı Natasha, dedim uzatma bebek, yat aşağı’ gibi söylemleriyle kalpleri fethetmiş bu şarkı!”

    “Kadın bedenin aşağılandığı, para, marka ve bir şeyler tüttürmenin en fiyakalı ve havalı şey olarak gösterildiği bu şarkılar çok dinleniyor, evet. Nakaratında ‘Hadi cıstak, cıstak, cıstak, manitalar ıslak, ıslak, ıslak…’ diye eşlik ediyor herkes.”

    “BU ŞARKILAR UZAYDAN GELMİYOR”

    “Kadına şiddetin, cinsiyet temelli ayrımcılığın, zorbalığın had safhada olduğu bir sene daha geçirdik. Kültürel olarak gittikçe materyalistleştiğimiz ve kadını içine girip çıkılacak bir aparattan ibaret görmeye meyilli olduğumuz bir gerçek. Bu şarkılar uzaydan gelmiyor yani. İçimizden çıkıyor ama şarkı sözü deyip geçmek yerine bu tarz sözlerin nasıl da bu kültürü pekiştirdiğini, normalleştirdiğini unutmayalım. Şiddetin dilde başladığını, dilin dünyayı nasıl algıladığımızı belirlediğini unutmayalım.”

    Aydilge'den 'Cıstak' Tepkisi: 'Müzik Ruhun Gıdasıdır Ama Bazen Gıda Zehirlenmesi de Olur' - Resim : 2

    “Peki çare yasaklamak mı? Ben yasakların ve sansürün sadece cazibeyi artırdığını ve yasaklanan şeylerin güçlendiğini düşünüyorum. Onun yerine kültürel bir farkındalık yaratmak çok daha anlamlı. Bu şarkıların alıcısı ne kadar çok olsa da, biz de bunu eleştirme hakkımızı kullanmaya devam edeceğiz. Elbette ki bir gün dinleyiciler, ben gerçekten ne dinliyorum ve bu şekilde neye alet oluyorum diye düşünecekler, sorgulayacaklar. Cinsiyetçi, sadece mal mülkle övünen, araba ve manita sayısıyla, bir şeyleri tüttürmekle ve marka övücülüğü ile inşa edilen bu zihniyet karşısında birbirimize destek olmalıyız diye düşünüyorum.”

    “MÜZİK RUHUN GIDASIDIR, BAZEN GIDA ZEHİRLENMESİ DE OLUR”

    “Bir de diyorlar ki, kadınlar da dinliyor bu şarkıları… Evet kadınlar da dinliyor. Çünkü pek çok kadın da doğduğundan beri eril tahakküm kodlarıyla yetişti ve bunu içselleştirdi. Yani kendini sadece erkek beğenirse değerli bulan, kendisini erkeğin gözünden gören pek çok kadım mevcut. O yüzden kadın düşmanlığı sadece bazı erkeklere özgü bir durum değil. Mücadele etmemiz gereken kadınlar ve erkekler değil zaten değil, azgınlaştırılmış o yapay ‘Erkeklik kültürü’. İyi de gerçek erkekliğin ya erkekliği bırakın insanlığın, insanlığın kadını mal gibi görmekle, manitalarla, arabalarla tüttürmekle ne alakası var diyebilmek önemli. Müzik ruhun gıdasıdır ama bazen gıda zehirlenmesi de olur.”

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Amed Kent Konseyi Kültür ve Sanat Meclisi kuruldu

    Amed Kent Konseyi Kültür ve Sanat Meclisi kuruldu


    AMED – Kayyım döneminde feshedilen Amed Kent Konseyi, Kültür ve Sanat Meclisi’ni kurdu. 

     

    Kayyım atamayla feshedilen ve Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi’nin (DEM) belediye yönetimini kazanmasıyla 8 yıl aradan sonra yeniden faaliyete başlayan Amed Kent Konseyi, ilk meclisini kurdu. Kurulan Kültür ve Sanat Meclisi, Çand Amed Kültür Merkezin’de 1’inci Olağan Toplantısı’nı gerçekleştirdi. Kültür ve sanat camiasından, belediye meclis üyeleri ve çok sayıda kişinin katıldığı toplantıda, divan üyesi seçilen Saliha Ayata, 8 yıl sonra meclisin kurulmasından dolayı heyecanlı olduğunu ifade söyledi.

     

    Toplantıda konuşan Kent Konseyi Genel Sekreteri Selvi Tunç, Kültür ve Sanat Meclisi’nin Amed’in kültür ve sanatında, hafızanın önemine dikkat çekeceğini vurgulayarak, “Bu daha başlangıç” dedi. 

     

    Amed Kent Konseyi Yürütme Kurulu üyesi Şêrko Kanîwar ise, Kürt dili ve kültürü için yüzlerce Kürt sanatçının belediye çatısında olmadan evinde, sokağında, köyünde, metropollerde, diasporada elinden geleni yaptığını söyledi. 

     

    ‘KÜLTÜRÜN UNUTULMASINA İZİN VERMEMELİYİZ’

     

    Kürt sanatı ve kültürünün 90’lardan bu yana Amed’de gelişimini örneklerle anlatan Kanîwar, 2016 sonrası atanan kayyımlara ve faaliyetlerine değindi. Kayyımların Kürt dili ve kültüründen uzak bir şekilde yaptığı çalışmaları anlatan Kanîwar, “Örgütlü olursak, güçlerimizi birleştirirsek Kürt dili ve kültürünü belediyesiz, yerel yönetimlersiz de ileriye götürebiliriz” ifadelerini kullandı. 

     

    Kültür ve sanatla uğraşanların toplumun hafızası olarak değerlendiren Kanîwar, “Biz bu kentin dili, rengiyiz. Onun için yük her birimizin omuzlarına düşüyor. Unutmayalım ki bizim yaptığımız çalışmalar Kürt dilinin hafızasıdır, 1 dakikalık filmde, çizilen bir resimde, bir halay raksının içinde bizim kültürümüz vardır. Bu kültürün unutulmasına, Kürdistan’da taş üstüne taş kalmasa dahi asla izin vermemeliyiz” diye konuştu. 

     

    Konuşmaların ardından 7 kişilik meclisin yönetimi belirlendi. Toplantıda, belirlenen yönetimin daha sonra kendi arasında meclis eşsözcülüğünü seçmesi kararlaştırıldı. 

     

    Kaynak: Mezopotamya Ajansı.
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • ‘Hep yenilgi hep yenilgi, nereye kadar!’

    ‘Hep yenilgi hep yenilgi, nereye kadar!’


    Gazeteciliğin edebiyata sıçradığı anda hem yazma eyleminde hem de yazıya konu olan hikâyenin eksiklerini tamamlamada çok işe yaradığı kesin, hatta tecrübeyle sabit. Ben Feride Bu Benim Sesim (Dipnot Yayınları) romanının temposu, merakı ve dikkati diri tutan kurgusuyla gazeteci M. Ender Öndeş’in de yazarken mesleğinden yararlandığı belli. Yolu şiire de – Yüksek Bir Gönül Makamına (Öteki Yayınevi) – düşen Öndeş bu haftanın konuğu.

    Ben Feride Bu Benim Sesim, M. Ender Öndeş,180 syf., *dipnot Yayınları, 2023

    Romanınızı okurken alışkın olduğumuz polisiyelerden ziyade bir bulmaca çözer gibi bir cinayetin ipuçlarını ve faillerini arayıp durdum. Siz de satır aralarında okuru “dur hemen acele etme” der gibi finale taşıyorsunuz, hikâyenin içinde hem bir cinayet olsun hem de klasik bir polisiye havasında olmasın amacıyla mı yazdınız?

    Feride’nin hikâyesini klasik anlamıyla bir ‘polisiye’ kalıbına sokmak mümkün mü, doğrusu emin değilim. Biraz farklı gelişti her şey, yazarken de şekillendi üstelik. Şu bilinen ‘gizem çözme’ meselesi gibi olmadı yani. İşin en başındaki cinayet olayının faili öyle bilinmeyen ve sonradan ortaya çıkarılıp bizi şaşırtan biri değil mesela. Deyim uygun değil biliyorum ama ‘anonim’ gibi bir şey. Öyküyü oturup bitirdiğimizde somut olarak onun kim olduğu bilgisine ulaşmıyoruz ama aslında çok iyi tanıdığımız biri olduğunu hissediyoruz. Hissediyoruz, çünkü bu ülkede yaşıyoruz ve bu ülkede sınıfsal konumuna, politik ilişkilerine, vs. dayanarak en korkunç suçların içinden sıyrılabilen, kimsenin kendisinden hesap soramayacağından, kimsenin kendisine ulaşamayacağından emin olan bir karakter mevcut. Eli kolu her yere uzanabilen, yeraltı çetelerinin yanında resmi güçleri bile seferber ederek küçük insanları kolayca ezebilen, her durumda paçayı kurtarabilen, esasen küçük insanlara yaptığı kötülüğü de ‘suç’ olarak görmeyen, çünkü onları insandan saymayan bir karakter bu. Hikâye içinde bu konuda çok ipucu vermiyoruz ama bu ülkede yaşayan bir birey olarak okur, somut bir isme ulaşamasa bile kafasında onu bir yere koyuyor.

    Biz hikâyemizde onunla ilgili bir gizemden çok Feride’nin süreç içindeki biçimlenişine ve çevresiyle olan ilişkilerine odaklanıyoruz. Daha önce de bir yerde anlatmıştım, Feride meselesi aslında başlangıçta küçücük bir öyküden ibaretti. Bir dijital platformda (oggito) yayınlanan haliyle öykü, gece tanık olduğu cinayetten sonra Feride’yi iskelenin bekleme salonuna getirip bırakıyordu. Feride, orada dehşet içinde ve ne halt yiyeceğini bilmez halde öylece kalıyordu. Sonra, bilmiyorum, ben bu Feride’ya âşık oldum herhalde, yüreğim dayanmadı o çaresizliğine ve ortaya bugünkü roman çıktı. Olaylar, karakterler üst üste binerek geldi ve Feride her sayfada değişe değişe başka bir noktaya kadar geldi. Aslında bilirsiniz, “korkunç bir olaya tanık olduktan sonra susturulmak için kovalanan sıradan birey” hikâyesi Hollywood’un klasik temalarındandır ama bizimki deyim yerindeyse ‘yerli’ bir öykü oldu. Ezik, savruk bir yerden gelerek korktukça korkuyu aşan, delirdikçe akıllanan ve nihayetinde neredeyse bir profesyonele dönüşen Feride’yi okurun izlemesini istedim. Tabii ki hikâye çok daha ‘gerçekçi’ biçimde anlatılabilirdi ve tam bugünkü gerçekliğe uygun yazsaydık eğer, Feride muhtemelen ellinci sayfada filan herkes tarafından kazıklandıktan sonra bir köşe başında kafasından vurulmuş halde bulunurdu. Ama lanet olsun gerçekliğe! Ben Feride’nin, Feride’nin şahsında küçük insanların kazanmasını, en azından içini soğutabileceği bir yere varmasını istedim. Hep yenilgi hep yenilgi, nereye kadar!

    Böyle gelişti işte her şey. Diğer karakterler de karmaşık biçimde eklendi onun macerasına. Onların da bazıları yazarken yeniden biçimlendi. Mesela başlangıçta zihnimde çok kötü bir karakter olarak şekillenen Nihat, sonradan “suyun üstüne kalabilmek için pis işler yapan” sıradan birine dönüşürken, soğukkanlı bir piç olarak Selim (Tülin’in eşi) tam bir kötülük simgesi oldu, vs… Bu, bir yazar olarak sizin de yabancısı olmadığınız bir şeydir muhakkak. Hikâyenin akışı tam kontrol edilemeyebiliyor.

    Ama sonuç itibarıyla, evet, Feride’nin hikâyesi, tam bildiğimiz anlamda bir polisiye olmadı. Feride’nin omzuna iliştirilmiş bir kamerayla onu ve çevresini izlemek, okuru da buna dahil etmek gibi bir şey yaptım herhalde. Ve tabii bu tür bir anlatım yer yer okuru tutum almaya da zorlar, zorlamıştır diye düşünüyorum. Zorlasın, iyidir.

    Her biri kendi sesiyle konuşan 10’dan fazla karakter saydım, yazarken her birini kendi geçmişleriyle ele alıp hatta bir tablo çıkarıp, bir dedektif titizliğiyle karşısına geçip baktığınızı bile hayal ettim. Nasıldı yazma süreciniz?

    Sanırım zihninizde vakadaki şüphelilerin fotoğraflarını bir panoya yapıştırıp muamma çözmeye çalışan şu dedektifler canlanmış ama yok, tam öyle olmadı. Ama şu var: Ben, sadece bu romanda değil, öykülerimde de belirgin bir sinema duygusuyla çalışıyorum. Karakterler, mekanlar görüntüler olarak oluşuyor zihnimde ve size komik gelebilir belki ama ben ‘seslendirme’ yapıyorum. Bildiğiniz seslendirme! Özellikle son okumalara doğru, her bölümü elden geçirirken karakterleri kendi kişilikleri, ortamları ve üsluplarına uygun olarak yüksek sesle seslendiriyorum ve neyin oturduğunu neyin oturmadığını anlamaya çalışıyorum. Vallahi belki inanmazsınız ama bazı çok dramatik yerlerde, mesela Feride’nin Dilan’la ilgili pişmanlığını dile getirdiği monologlarda ağladığım bile olmuştur. İnsan kendi yazdığı şeyi okuyup ağlar mı? Oldu işte!

    Tasvir işinde çok iyi değilim. Zaten uzun mekân tasvirleri yüksek gerilimli bir hikâyede tempoyu da düşürüyor. Ayrıca ben bir insanın nasıl biri olduğunun, nasıl bir geçmişten geldiğinin diyaloglardan/monologlardan anlaşılmasını isterim. O yüzden diyaloglara özeniyorum. Ve tabii, öte yandan, bildiğim bir dünya bu. Hikâyenin geçtiği mahalleyi biliyorum, hiç lümpen olmadım, hâlâ kağıt oyunlarından filan anlamam ama o dünyayı iyi tanıyorum. Ömrüm devrimci siyasal sürecin içinde geçti, orayı da biliyorum. Karakterler de böylece çıkıyor zaten ve yerine oturuyor. Diyaloglarda bazen ipin ucunun kaçtığı oluyor, farkındayım ama lümpen dünyanın insanları da ‘üsluba uygun’ konuşmuyorlar maalesef!

    Yine de yazma işi, mutlaka biliyorsunuzdur, öyle “ben oturup şu karakterlerle şöyle bir şey yazayım” planına uymuyor. Ben, her seferinde önce orta büyüklükte bir defteri sonuna kadar notlarla dolduruyorum ve sonra yazmaya başlıyorum ama yolda tuhaf bir yaratıcılık geliyor insana ve her şey değişebiliyor. Hatta size daha ilginç bir şey söyleyeyim, kitap basıldıktan sonra eski sandıklarımı karıştırırken, cezaevinden nasıl becerdiysem çıkardığım bir defter beni şok etti. Ben Feride’ye çok benzer bir öyküyü yazmaya başlamışım o günlerde. “O günler” dediğim neredeyse 35 yıl öncesi oluyor! Ve yine ilginç bir detay: Son defterlerimden birinde de “Marianne Bachmeier – Feride” diye bir nota denk geldim. Bachmeier, 1981’de küçük kızını istismar ederek öldüren bir erkeği mahkeme salonunun ortasında vurmuştu… Yazmak, böyle tuhaf bir iş demek! Şaşırıyor insan!

    Eril ve dişil sesler de bazen birbiri içine geçmiş gibi, bu özellikle yapmak istediğiniz bir şey miydi?

    Eril ve dişil sesler meselesi biraz karışık. Tabii ki bu esas olarak bir kadın hikâyesi ama işin içine birbiri ardına çok sayıda karakter giriyor ve tempo yüksekliğinden, kesik kesik anlatımlardan ötürü de hızlı geçişler oluyor. Okurun kafasını karıştıran bir durum çıkıyor ortaya yer yer. Tülin ve Perihan gibi karakterlerde nispeten daha steril bir ses var ama iş Feride’ye gelince o biraz karışık; çünkü Feride’nin yaşamı da aklı da, sesi de durduğu yerde durmuyor, gelişiyor, değişiyor. Özel bir şey yapmıyorum yani aslında. Sesler öykünün rotasına ve karakterlerin sıçramalarına göre her adımda değişebiliyor ve duruma uyum sağlamış oluyor.


    FİGEN ŞAKACI – 1971 İstanbul doğumlu. İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi mezunu. 1989 yılında gazeteciliğe başladı, çeşitli gazete ve dergilerde muhabirlik, köşe yazarlığı yaptı. Televizyona dizi senaryoları yazdı. İş Bankası Kültür Yayınları’ndan Her Doğum Bir Mucizedir ve Mizah Zekânın Zekâtıdır adlı iki nehir söyleşi kitabı yayımlandı. Üçleme olarak tasarladığı roman serisinin ilk kitabı Bitirgen 2011’de (ilk baskısı Everest Yayınları’ndan), ikincisi Pala Hayriye 2013’te yayımlandı. Üçleme- yi Hayriye Hanım’ı Kim Çaldı? (2017, İletişim Yayınları) kitabıyla tamamladı. Pala Hayriye kitabındaki “Pişti” hikayesinden uyarladığı “Topuklu Terlik Süt Yapar” tiyatro oyunu Aysa Prodüksiyon tarafından 2017’de, Şogen Film tarafından 2019’da sahnelendi ve aynı isimle kitaplaştırıldı (Mitos Boyut Yayınları). Kesekli Tarla (2020, öykü) ve HınçAhınç (2024, roman) adlı kitapları İletişim Yayınları tarafından yayımlandı

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • İlk İzmirliler de Midyeyi Çok Seviyormuş: Bornova’da 8 Bin 500 Yıllık Tarihi Keşif

    İlk İzmirliler de Midyeyi Çok Seviyormuş: Bornova’da 8 Bin 500 Yıllık Tarihi Keşif


    Kültür ve Turizm Bakanlığı, İzmir Büyükşehir Belediyesi, Bornova Belediyesi ve Ege Üniversitesi’nin desteğiyle Yeşilova ve Yassıtepe höyüklerindeki yürütülen kazılarda yeni sezon çalışmaları sürüyor.

    Geçmiş kazılarda üst üste 9 köyün gün yüzüne çıkarıldığı, tarihi 8 bin 500 yıl öncesine kadar uzanan kentteki binlerce yıl öncesine ait çipura, öldürücü tür olan zehirli vatoz, denizkestanesi, istiridye ve midye gibi birçok kalıntıdan, ilk İzmirlilerin de bugünün kent sakinleri gibi başta midye olmak üzere deniz ürünlerini tükettiği tespit edildi.

    Kazı çalışmalarının yürütüldüğü Yeşilova’da bu yılki çalışmalarda, 8 bin 500 yıl öncesine ait kemik malzemeden iğneler ve kesici alet olarak kullanılan saplar bulundu.

    ‘BULGULAR BU YIL ÇOK FARKLI’

    Kazı Başkanı Doç. Dr. Zafer Derin şöyle konuştu:

    “Günümüzden 8 bin 500 yıl önce ilk köy yerleşimi olarak kurulan Yeşilova Höyüğü’nde 2005 yılından beri kazılar sürüyor. Bu yıl birçok farklı türde bulgularla karşılaşıyoruz. Bu yılın ilginç buluntulardan biri de kemik aletler. Çok farklı nitelikte deliciler ve iğneler var. O günkü koşullarda iğne, dikmek ve deriyi işlemek için kullandıkları el aletleri.

    DİKİŞ İÇİN KEMİKTEN İĞNE

    “Özellikle o dönem metali bilmedikleri için dikiş dikmek için kemikten iğne yapıp, kullanıyorlar. Yaptıkları objeyi de günlük yaşantılarında kullanıyorlar” diyen Derin sözlerini şöyle noktaladı:

    “Bu da günlük yaşam içinde yoğun bir üretim faaliyetini gösteriyor. Buluntuların içlerinde farklı objeler de var. Kemik saplar ucuna taş aletler takılarak kullanılıyor. Derileri işlemek için ve kesmek için kullandıkları bugünün neşteri gibi kullanılan aletler var. Bu aletler farklı boyutlarda olabiliyor. Günlük yaşam içindeki en doğal maddeyi bile el aletine dönüştürerek kullandıklarını gösteriyor.”

    Kaynak: DHA

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Nisêbîn’de Rengîn Kültür ve Sanat Derneği açılıyor

    Nisêbîn’de Rengîn Kültür ve Sanat Derneği açılıyor


    MÊRDÎN – Nisêbîn’de bir grup sanatçı, kayyımların ortadan kaldırdığı kültür ve sanat faaliyetlerini yeniden canlandırmak için 8 Aralık’ta Rengîn Kültür ve Sanat Derneği’ni açacak. 

     

    Mêrdîn’in Nisêbîn (Nusaybin) ilçesinde 2015-2016 yılları arasında ilan edilen sokağa çıkma yasakları ve sonrasında belediyeye atanan kayyımlarla kültür ve sanat faaliyetleri ortadan kaldırılmıştı. Kentteki bazı sanatçılar ve müzisyenler, kültür ve sanat alanındaki boşluğu doldurmak için harekete geçti. Sanatçılar, Devrim Mahallesi’nde ilçenin tarihi dokusuna uygun bir taş yapı olan yerde Rengîn Kültür ve Sanat Derneği (Komeleya Çand û Hunerê Ya Rengînê) kurdu. 

     

    “Kültürümüz, sanatımız, varlık gerekçemizdir” şiarıyla kurulan merkezde, erbane, bağlama, piyano, tiyatro, halay, sinema, Kürtçe dil eğitimi başta olmak üzere daha birçok alanda kursların açılması planlanıyor. Dernek ilk etapta 4 sınıf açıp; erbane, bağlama, halay ve tiyatro dersleri verecek. Derneğin açılışı 8 Aralık. Açılışta, sanatçı Azad Bedran ve Koma Sorjîyan sahne alacak. 

     

    KAYYIM EL KOYUNCA KENDİLERİ SORUMLULUK ALDI

     

    Derneğin kurucularından Hikmet Acat, Nisêbîn halkı için bir araya geldiklerini dile getirdi. Nisêbîn’in yıllardan bu yana kültür sanat alanında büyük bir boşluk yaşadığını kaydeden Acet, “Halkımız kültür ve sanat faaliyetlerinden eksik kalmasın diye bir araya geldik” dedi. İlçede yıllarca kültür-sanat faaliyetlerinin belediyeye bağlı Mîtannî Kültür Sanat Merkezi’nde yürütüldüğünü ancak kayyımlarla birlikte merkeze el konulduğunu kaydeden Acet, “Bizler de bunun üzerine Nisêbîn halkı kültür sanat etkinliklerinden eksik kalmasın diye bu topluluğu oluşturduk. Kültür ve sanat üzerine her türlü çalışmayı yapacağız. Müzik üzerine çalışmalarımız olacak. Her türlü enstrümanın eğitimini burada vereceğiz” dedi.

     

    ÇOCUKLAR İÇİN ATÖLYELER

     

    Şu ana kadar 4 atölye açtıklarını ve eğitmenlerin de hazır olduğunu kaydeden Acet, “Şimdi Nisêbîn halkımızı bekliyoruz. Onlar da çocukları ile beraber buraya dahil olarak çocuklarını kültür ve sanat faaliyetleri eşliğinde büyütsünler. 8 Aralık’ta açılışımızı yapacağız. Halkımız geliyor, mutluluklarını dile getiriyorlar. Çocuklarını bu çalışmaya dahil etmek istediklerini söylüyorlar. Eskiden de Nisêbîn halkı kendi kültürüne sahip çıkan bir halktı. Çalışmalara katılan bir halktı. Başladığımızdan beridir anladık ki, halk aslında bu beklenti içindeymiş.  Bizleri bekliyormuş” dedi.

     

    Ağırlıklarını çocuklara vereceklerini ve öncelikli olarak bir çocuk korosu oluşturmak istediklerini söyleyen Acet, “Çocuklar için atölyeler oluşturacağız. Oyun atölyeleri, Öykü-Hikaye atölyeleri ile ağırlığımızı çocuklara vereceğiz. Çocuklar kendi kültürlerinden, kendi sanatlarından, kendi dillerinden uzak kalmasınlar diye çaba göstereceğiz” dedi.

     

    KONSERE DAVET

     

    8 Aralık’ta konser eşliğinde gerçekleştirecekleri açılışa herkesi beklediklerini ifade eden Acet, halkın, sivil toplum örgütlerinin, demokratik kesimlerin açılışa katılmasından mutluluk duyacaklarını belirterek, “Önümüzdeki günlerde kendi kültürümüz üzerinde daha yoğun şekilde duracağız ve başaracağız” ifadelerini kullandı.

     

    MA / Ahmet Kanbal

     

    Kaynak: Mezopotamya Ajansı.
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Antalya’da Tarihe Işık Tutacak Keşif! Noel Baba’nın Mezarı Bulunmuş Olabilir

    Antalya’da Tarihe Işık Tutacak Keşif! Noel Baba’nın Mezarı Bulunmuş Olabilir


    Antalya’nın Demre ilçesinde dünyada ‘Noel Baba’ olarak bilinen Aziz Nikolaos’un adını taşıyan kilisedeki kazı çalışmalarında, bölgenin tarihine ışık tutacak tarihi bir keşif yapıldı. Kiliseyi güneyden çevreleyen iki katlı yapının alt katındaki sondaj çalışmalarında bir lahit açığa çıkarıldı.

    Kilisenin avlusunu güneyden sınırlandıran 2 katlı yapı içinde yürütülen sondaj çalışmalarında tespit edilen lahitle ilgili kazı ekibi şu ana kadar kapak kısmını yüzeye çıkardı. Kazı çalışmaları dikkatli bir şekilde sürdürülen lahit, Orta Çağ döneminde bölgede meydana gelen deprem ve tsunami sonrasında alüvyonlarla kaplanan, eski dönem kilisesine ait zeminin altından çıktı.

    Kaynaklara göre Myra’da kutsal temenos veya nekropol yakınında bir yere gömüldüğü bilinen Aziz Nikolaos’a ait mezar olabileceği de değerlendiriliyor. 6 Aralık ölüm yıl dönümü olan Aziz Nikolaos’un mezarıyla ilgili büyük heyecan yaratan lahit bulgunun toprak altında kalan kısmının kazılarda ortaya çıkarılması ve yapılacak bilimsel çalışmalarla bilgiler daha da netleşecek.

    2 METREYE YAKINI DAHA TOPRAK ALTINDA

    Hatay Mustafa Kemal Üniversitesi Sanat Tarihi Bölümü Öğretim Üyesi Kazı Başkanı Doç. Dr. Ebru Fatma Fındık, Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın kilisedeki kazı çalışmaları ve ‘Geleceğe Miras’ projesi kapsamında devam eden kazı çalışmalarında ortaya çıkarılan lahdin kilisenin avlusunu güneyden sınırlandıran 20 metre uzunluğundaki iki katlı yapının içerisinde bulunduğunu açıkladı.

    Doç. Dr. Fındık şu açıklamayı yaptı:

    “Söz konusu yapının içindeki sondaj çalışmalarında sürpriz bir lahitle karşılaştık. Bezemesiz lahit grubu içinde yer alan bu eser yerel taştan yapılmış olup, kapağı hafif yüksek beşik çatılıdır. Dar yüzde yarı dairesel çıkıntı oluşturan kapağın tutamağı bulunur. Yaklaşık 2 metre uzunluğundaki lahdin toprak altındaki bölümünün 1,5-2 metre yüksekliğe sahip olduğu tahmin ediliyor. İlk değerlendirmelere göre bölgedeki lahit tipleri ile benzerliği dikkati çekiyor.

    Ayrıca sondajda lahde ulaşmadan önce çok sayıda pişmiş toprak kandil parçası ve hayvan kemiği ortaya çıkarıldı. Aziz Nikolaos Kilisesi kazılarında ilk defa ‘in situ’ olduğunu düşündüğümüz bir lahitle karşılaşıyoruz. Aziz Nikolaos’un mezarını barındırdığı düşünülen kilisenin çok yakınında bir lahit ortaya çıkarılmış olması bizi son derece heyecanlandırmaktadır. Proje kapsamında lahdin bulunduğu mekanın kazı çalışmaları ve restorasyonunu tamamlayarak ülkemiz turizmine kazandırmaktan mutluluk duyacağız.”

    ORTA ÇAĞ DÖNEMİ KALINTISININ ALTINDAN ÇIKTI

    Orta Çağ dönemindeki tsunami sonrasında alüvyonlarla kaplanmış olan kilisenin eski dönemine ait zeminde ortaya çıkan lahitle alakalı bilgi veren Doç. Dr. Ebru Fatma Fındık, tsunami sonrası oluşan çok kumlu ve çakıllı tabakayı kaldırdıklarında, altında lahitle karşılaştıklarını açıkladı. Yakında bu konuyla ilişkili jeologların da geleceklerini, bunu araştıracakları ve inceleyeceklerini ifade eden Doç. Dr. Fındık, “Çünkü aynı zamanda buranın tarihinde seller ve tsunamiler olmuş, biliyoruz. Dolayısıyla bu çok önemli bir veri, lahdin de olasılıkla henüz bilmediğimiz bir tarihte bir sel ya da tsunaminin getirdiği bu çakıl ve kum tabakasıyla kaplandığını, o nedenle günümüze sağlam bir şekilde ulaşabildiğini tahmin ediyoruz” diye konuştu.

    YEREL MALZEME KİREÇ TAŞINDAN YAPILMIŞ

    Lahdin hemen üzerinde bir duvar yer aldığını belirten Doç. Dr. Fındık şöyle konuştu:

    “Bu duvar bize şunu gösteriyor aslında, lahit gördüğünüz gibi duvardan daha alt seviyede ve bu duvarın yapıldığı dönemde olasılıkla sel baskını diye şimdilik adlandıralım. Bu kum tabakasının altında kaldığı için lahit, o duvarın yapıldığı dönemde onu göremediler. O nedenle günümüzde bu şekilde sağlam bir şekilde ulaşabildi.

    Lahit aslında yerel bir malzemeden, kireç taşından yapılmış. Son derece sade, bezemesiz bir lahit ama aynı zamanda bölgesel karakter de gösteriyor. Şu an için tarihi konusunda henüz bir şey söylemek için erken. Çünkü sadece lahdi değil, lahidin çevresindeki diğer buluntuları da değerlendiriyoruz. Ve bilimsel çalışmayı gerçekleştirdikten sonra lahdin tarihiyle ilgili bilgileri bilim dünyasıyla paylaşacağız.”

    MYRA’NIN KUTSAL TEMENOS ALANINA YAKIN

    Bu lahidin neden bu kadar önemli olduğuna dair de açıklamalarda bulunan Doç. Dr. Ebru Fatma Fındık şu ifadeleri kullandı:

    “Burası gördüğünüz gibi aslında bir yapının içi. Bir mekan var ve ondan da öncesinde bir başka yapıyla karşılaşıyoruz. Yapı kalıntılarıyla, mimari verilerle karşılaşıyoruz. Biz 5’inci yüzyıl kaynaklarını incelediğimizde ve sonrasındaki Aziz Nikolaos’la ilgili kaynakları incelediğimizde Aziz’in Myra kentinin kutsal temenos alanına, yani mezarlık alanına, yakınına gömüldüğünü biliyoruz. Ve bu veri aslında bugüne kadar açığa çıkarılmış kilisedeki in situ, yani kazılar çalışmasında açığa çıkarılmış ilk lahit olarak söz edebiliriz.”

    ‘BURAYA GÖMÜLDÜĞÜNÜ KANITLAYAN VERİLERDEN’

    Bu verinin önemini de açıklayan Doç. Dr. Fındık “Kaynakları doğrulayıcı bir arkeolojik bulgu olarak görüyoruz. Yani Aziz Nikolaos’un bugüne kadar mezar yeriyle ilgili tartışmalar hala devam ederken, biz bu lahit sayesinde şunu önerebiliyoruz; Gerçekten Aziz, Myra Kenti’nin kutsal temenosuna yani nekropol alanının yakınına bir yere gömülmüştür. Bu da şu demektir aslında, olasılıkla lahit daha erken bir evreye gitse bile bize Aziz Nikolaos’un gerçekten buraya gömüldüğünü kanıtlayan verilerden. Yani kilisede gerçekten Aziz Nikolaos’un mezarının bulunduğuna ilişkin verilerden birini oluşturuyor. Bir diğer deyişle aslında dönem kaynaklarını doğrulayıcı bir veri sunuyor bize” diye konuştu.

    LAHDİN GÖMÜLÜ KISMINDA KİTABE OLABİLİR

    Şu ana kadarki kazılarda sadece kapak kısmı görülebilen lahdin zemine gömülü kalan kısmıyla ilgili kazı çalışmalarının devam edeceğini belirten Doç. Dr. Fındık, lahdin devamının gömülü olduğunu da söyledi.

    Doç. Dr. Fındık “1,5-2 metre daha aşağıya, yani lahdin konulduğu döneme, evreye ineceğiz. Bu da çok daha aşağıda demek ve ondan sonra olasılıkla lahdin yan yüzeyinde bir kitabe bekliyoruz. En büyük beklentimiz bu yönde daha doğrusu. Kitabeyle birlikte de lahdi aydınlatmış olacağız” dedi.

    KİLİSE MEZARININ YANINA İNŞA EDİLMİŞ

    Kilisedeki ilk kazı çalışmalarının 1989’da başladığından da bahseden Ebru Fatma Fındık bu kilisenin Aziz Nikolaos’un mezar yerinin yakınına yapılmış kilise olarak tanımlandığını söyledi. 6’ncı yüzyıldaki kaynakların da Aziz Nikolaos’un mezar yerinin Myra’da olduğunu belgelediğini anlatan Doç. Dr. Fındık şöyle konuştu:

    “Bilindiği üzere Aziz Nikolaos, Patara’da doğmuş ve Myra’da psikoposluk yapmıştır. Ölümünden sonra da burada gömülü olduğunu kaynaklar belgelemektedir. Araştırmacılar 529 yılındaki depremden sonra Aziz’in mezar yerinin yakınında bir kilise inşa edilmiş olabileceğini öne sürer. Bu kilise 6’ncı yüzyıldaki kilise, olasılıkla bir bazilikaydı. Bu bazilikaya ait verileri 2022 yılındaki sondaj çalışmalarımız sırasında açığa çıkarmıştık ilk defa. 6’ncı yüzyılda inşa edildiği düşünülen bazilikanın olasılıkla bir deprem sonrasında tahrip olmasının ardından 8’inci ya da 10’uncu yüzyıllarda yapı bugün görünen kubbeli yapı planında yeniden inşa edilmiştir.”

    Antalya'da Tarihe Işık Tutacak Keşif! Noel Baba'nın Mezarı Bulunmuş Olabilir - Resim : 2

    DÜNYA ‘NOEL BABA’ OLARAK BİLİYOR

    Tüm dünyanın ‘Noel Baba’ olarak tanıdığı Aziz Nikolaos, Likya Birliği Meclis Binası’na ev sahipliği yapan dönemin önemli liman şehirlerinden Patara’da zengin bir buğday tüccarının oğlu olarak dünyaya geldi. Kaş ilçesindeki Patara’dan Demre ilçesindeki Myra’ya geçen Aziz Nikolaos, uzun yıllar burada yaşadı ve M.S. 4’üncü yüzyılda psikoposluk yaptı ve ölümünden sonra burada gömüldü.

    KİLİSE ANIT MÜZEYE DÖNÜŞTÜ

    Myra Piskoposu olarak 365 yılının 6 Aralık günü 65 yaşında öldüğüne inanılan Aziz Nikolaos’un, Demre’de adını taşıyan Aziz Nikolaos Kilisesi, Hristiyan dünyasında özellikle Ortodokslar için kutsal değere sahip. Kültür ve Turizm Bakanlığı’nca Aziz Nikolaos Anıt Müzesi’ne dönüştürülen kiliseyi, her yıl binlerce turist ziyaret ediyor.

    ‘NOEL BABA’ FİGÜRÜNÜN ESİN KAYNAĞI

    Yaşam öyküsünde geçen üç küçük çocuğu kurtarması ve ihtiyacı olanlara gizlice yardımda bulunmasıyla tanınan Aziz Nikolaos, popüler bir imge olan ‘Noel Baba’ figürünün ortaya çıkmasındaki esin kaynağı. Kilise duvarlarında Aziz Nikolaos’a ait freskler yer alırken, bir de ona ait olduğu düşünülen balık pulları ve akanthus yapraklarıyla süslü Roma Dönemi’ne ait lahit bulunuyor.

    MEZARI BU KİLİSEDE

    Bugün mezarının olduğuna inanılan kilise, Antalya’nın Demre ilçesinde bulunuyor. Bu kilisenin güneyindeki mezar odasında azizin yaşamına ait duvar resimleri Türkiye’de benzersiz. Hristiyan dünyasının saygı duyulan azizlerinden olan Nikolaos, özellikle Rus Ortodoks inancında iyileştirici gücü ve hastalara şifa vermesi dolayısıyla çok önemli yere sahip. Bu nedenle her yıl binlerce turist kiliseye gelerek mezarı olduğuna inanılan mermer lahdin önünde dilekte bulunup, dua ediyor.

    İNANÇ TURİZMİ AÇISINDAN ÇOK ÖNEMLİ

    Özellikle Hristiyan Ortodokslar için büyük öneme sahip kilisede her yıl Aziz Nikolaos’un ölüm yıl dönümü 6 Aralık günü ayin düzenleniyor. Kiliseye yılda 500 binin üzerinde Ortodoks ziyaretçi geliyor. Öte yandan 2022 yılındaki kazılarda Akdeniz’de suların yükselmesi ve alüvyonlarla kaplanmasıyla 7-8 metre gömülmesi öncesindeki, 3-4’üncü yüzyıldaki kilisenin naos (ana) kısmında, Aziz Nikolaos’un yaşadığı ve ayak bastığı mozaik zemin de ortaya çıkarılmıştı.

    Kaynak: DHA

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Ünlü Yönetmen Ali Yaver Atayer 95 Yaşında Hayatını Kaybetti

    Ünlü Yönetmen Ali Yaver Atayer 95 Yaşında Hayatını Kaybetti


    20 Ocak 1929 doğumlu Ali Yaver Atayer, Yeşilçam’da birçok filmde hem görüntü yönetmeni hem de senarist olarak görev almıştı. Mesleğine 1953 yılında Kezban filmiyle başlayan Atayer, 95 yaşında hayata gözlerini yumdu.

    BİRÇOK PROJEDE YER ALDI

    Yeşilçam’ın görüntü yönetmeni Ali Yaver Atayer, Hülya Koçyiğit ve Tanju Gürsu’nun “Keşanlı Ali”, Yılmaz Güney’in “Çirkin Kral”, Cüneyt Arkın’ın “Malkoçoğlu Kara Korsan”, Hale Soygazi’nin “Vurun Kahbeye” gibi çok sayıda filmde görüntü yönetmeni olarak yer aldı. Perihan Abla ve Uzaylı Zekiye gibi hafızalarda yer eden dizide görüntü yönetmeni olarak görev alan usta isimi ayrıca 5 filmin de senaristliğine imza attı.

    ÖDÜLLER ALDI

    Birçok popüler projede yer alan Ali Yaver Atayer, 2. Adana Altın Koza Film Festivali’nde En İyi Görüntü Yönetmeni ile 6. Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde En İyi Görüntü Yönetmeni Ödülleri’ni kazanmıştı.

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Emilia Pérez: Koskocaman bir fil!

    Emilia Pérez: Koskocaman bir fil!


    Sektördeki on beş yılın ardından 2009’da çektiği ve büyük sükse yapan “Yeraltı Peygamberi” (Un prophète) ile küresel bir seyirci kitlesine kavuştuktan sonra, “Pas ve Kemik” (De rouille et d’os, 2012) ve Altın Palmiye kazandığı “Dheepan” filmleriyle Avrupa sinemasının en önemli yönetmenleri arasına adını yazdırmıştı Fransız yönetmen Jacques Audiard. Ardından “Sisters Biraderler” (2018) ile Amerika kıtasına gidip ilk İngilizce filmini çekti ve geçer not aldı. Yeniden ülkesine dönüp “Paris, 13. Bölge” (Paris, 13th District, 2021) ile boy göstermişti. Audiard bir kez daha okyanusu geçip Amerika kıtasına dönüyor ama az daha güneye, Meksika’ya.

    ‘Emilia Pérez’/ Yön: Jacques Audiard

    Bu yıl Cannes Film Festivali’nde gösterildiğinden bu yana hem övülüp hem de yerden yere vurulan “Emilia Pérez”. Festivalde Zoe Saldana, Karla Sofía Gascón, Selena Gomez ve Adriana Paz’dan mürekkep kadın oyuncularına ödül kazandıran yapımı tek bir kelimeyle tarif edecek olsam, “Fil” kullanışlı olurdu. İki anlamda da. İlk anlamında, filin züccaciye dükkanına girişi gibi türler arasında, temalar arasında oynayıp duruyor yönetmen. Hem estetik olarak savruluşları, hem tematik olarak aniden döndüğü virajlarla ‘tutarlı bir çizgi’ tutturduğunu söylemek zor. Filmin konusu müzikal dokunuşlara uygun mu emin değilim öncelikle. Burayı açmadan önce müzikal ile aramın iyi olmadığını not düşerek devam edeyim. Filmin dramatik akışında müzikalin devreye girdiği anlarda beni dışarı attığını belirtmeden geçmeyeyim. Bu tercihten murat her ne ise bana ve benimle birlikte aynı seyir deneyimini yaşayanlara geçmedi tam olarak.

    emilia-perez-1.webp
    ‘Emilia Pérez’/ Yön: Jacques Audiard

    Öte yandan filmin estetik tonunun tutarlılığı da bir sorun kanımca. Sarı ve gri tonlu bir Netflix ‘uyuşturucu karteli dizisi’ gibi başlayıp, pastel renklerde bezeli bir Almodovar evrenine, oradan Tarantino’nun seveceği bir suç anlatısına ve finalde de özellikle arabalı kaçış sahnesiyle unutmaya çalıştığımız ‘Sin City’ dünyasına doğru yol alan bu görsel dünya birçok yerde hikaye ile bağın kopmasına neden oluyor. Ki tam yerine gelmişken, asıl sorunun hikayede olduğunu söylemeliyiz belki de.

    Meksika’nın en büyük uyuşturucu kartelinin başındaki zalim bir insanın, hem kimliğini gizlemek hem de yıllardır bastırdığı yönelimine göre yeni bir hayat kurmak için cinsiyet değiştirme ameliyatı olmaya karar vermesi değil ama sorun. Ameliyatla geçen bu zorlu süreçlerin ardından, bir gün önüne düşen bir kayıp ilanıyla, Meksika’da uyuşturucu çeteleri tarafından kaybedilen insanları bulmaya kendini vakfedecek bir ‘tatlı hala’ya dönüşmesine ikna olmak çok zor. Geçmişinde bu tür cinayetlerin emrini vermiş gaddar birisinin bir anda iyilik meleğine dönüşmesin cinsiyet değişimi dışında bir izahı da yok hikayenin bu halinde. “Teşbih de hata olmaz” sözüne sığınarak söylersek; bu durum Yeşil’in bir anda ortaya çıkıp 1990’lardaki gözaltında kayıplar için vakıf kurup çalışma yapması kadar uzak ve anlamsız ihtimal!

    mv5bntdmnjvjzmetotcxzc00mtaylwjjmjy-ilpd.jpg
    ‘Emilia Pérez’/ Yön: Jacques Audiard

    Fransız yazar Boris Razon’un “Ecoute” romanındaki bir karaktermiş “Emilia Pérez”. Jacques Audiard bu karakterden bir hikaye çıkarabileceğini düşünmüş. Roman nasıldır bilmiyorum ama yönetmenin mevzuya bakışı çok fazla Avrupalı. Meseleyi toplumsal, kültürel, ekonomik ve politik bağlarından azade kılıp sadece iyilik-kötülük, kadınlık- erkeklik gibi tek başına açıklamaya yetmeyecek kalıpların içine sokunca sahicilik hissi de yakalanamıyor. Tam da bu yüzden, bu hissin olamayacağını bildiği için iyice uçlara savrulmayı tercih etmiş belki de Jacques Audiard.

    Gelelim, filmin bir ‘fil’ olması meselesinin ikinci ayağına. Bilinen fırkadır. Altı körü bir filin yanına getirirler ve dokunarak tarif etmelerini isterler. Her biri filin farklı bir organına dokunarak farklı tarifler yapar. “Emilia Pérez” karşısında hem eleştirmenlerin hem de seyircilerin durumu da biraz bu. Herkesin tuttuğu yerden tanımlayabileceği bir film var karşımızda. Emilia Pérez” bugün itibariyle MUBI Türkiye’de gösterimde. Cumartesi gününden itibaren de sinema salonlarında sizleri bekliyor. İzleyip kendi tarifinizi yapmanız en sağlıklısı.

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Sanatçılardan kayyıma karşı her alanda mücadele çağrısı

    Sanatçılardan kayyıma karşı her alanda mücadele çağrısı


    DÊRSIM – Kayyım atanmalarına karşı birlikte mücadele edilmesi gerektiğini söyleyen sanatçılar, kayyımların kültürel ve sanatsal çalışmalara da ket vurduğunu kaydetti. 

    Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) yönetimindeki Dêrsim ile CHP yönetimindeki Pulur (Ovacık) belediyelerine 22 Kasım’da kayyım atanmasına dönük tepkiler sürüyor. Kayyımlara bir tepki de sanatçılardan geldi. 

     

     

    Sanatçılar Erdoğan Emir ve Metin-Kemal Kahraman kardeşler, kayyımların kültürel ve sanatsal çalışmalara da ket vurduğunu belirterek, yaşanan gaspa karşı dayanışmanı artırılmasını vurgu yaptı. 

     

    ‘MAFYAVARİ ŞEKİLDE EL KONULUYOR’

     

    Sanatçı Kemal Kahraman, AKP-MHP iktidarının kayyımları, oy alamadığı yerlerde zor kullanarak ele geçirme politikası haline getirdiğini belirterek, “Bütün bu süreçler hukuksuz ve kanunsuz bir şekilde yürüyor. Sonuçta bir taraftan ‘ayakkabı numaralarına kadar takip ediyoruz ve biliyoruz’ diyen devlet, belediye başkanlarımızın bir suçu ya da ‘hukuksuz’ bir durumu varsa bunları önceden söyleyebilir ya da seçilmelerini engelleyebilir. Fakat amaç böyle bir şey değil. Kendi kanunlarını ve yasalarını bile çiğneyerek bir tür mafyavari şekilde belediyelere el koyuyor. Gerçekten de bir kanunun ve hukukun varlığından hiçbir şekilde bahsedemiyoruz” dedi. 

     

    Kayyımlarla belediye meclislerinin de işlevsiz kılındığını kaydeden Kemal Kahraman, “Belediye başkanlarının hukuki anlamda bir sorunları olsa da bile seçilmiş bir meclis var. Belediye meclisi yeni birini seçebilir. Amaç tamamen kanunsuz bir şekilde el koymadır. O anlamda her şeyden önce uygulanan bu prosedürün kendisi kanunsuzdur. Bu durum güç ve zorbalıkla el koyma hareketidir. Bunu kabul etmiyoruz” diye konuştu.

     

    ‘KÜLTÜREL ÇALIŞMALARA KET VURULUYOR’

     

    Belediyelerin kültür ile dili temsil eden ve bunlara imkan sunan bir tarafının olduğunu ifade eden Kemal Kahraman, “Belediyelerimize kayyım atandığında, bölgeye yabancı, hiçbir alakası olmayan, buranın dili ve kültürüyle hiçbir bağı olmayan, insanlar atanabiliyor. Belediyelerde dil kursları, sanat, koro çalışmaları, anadilde tiyatro çalışmaları vardı. Bunlar insanların kendi inancını görece yaşadığı, ‘yaşıyorum’ hissiyatıyla katıldığı etkinliler oluyor. Atanmış çoğu AKP-MHP angajmanlı müdürlerin de ilk işi en başta buradaki sosyal hayatı canlandıracak, buradaki kültürel durumu yaşatacak çalışmalara ket vurmak şeklinde oluyor” diye belirtti.

     

    ‘DAYANIŞMAYI ARTTIRMALIYIZ’

     

    Belediyelerin kayyım atanma tehdidiyle de karşı karşıya bırakıldığını söyleyen sanatçı Metin Kahraman, “Bu şekilde belediyelerde farklı etkinlikler veya iktidar gözünden bakınca ‘sakıncalı’ görülen etkinlikler erteleniyor ya da engelleniyor. Kürtçe üzerinde resmi bir yasak olmamasına rağmen Kürt ve Alevi birçok sanatçı yasaklarla karşı karşıya kalıyor. Kaymakamlıklar üzerinden salonlara baskı yapılıp etkinlikler erteleniyor. Bütün herkes kendi mesleğinden ve alanından doğru mücadeleyi ve dayanışmayı büyütmelidir. Devlet artık Kürtlerin, Alevilerin taleplerine cevap vermeli. Bin yıldan fazladır bu topraklarda yaşıyoruz. Eşit koşullarda bu coğrafyada beraber yaşayabiliriz. İktidar engellemeleri sistematik bir politika olarak uyguluyor. On yıllardır bunu yapıyor. Bizler de türkü, şarkılar ve sanatımızla cevap vermeye çalışacağız. Sivil toplum örgütleriyle bu süreçte etkinlikler yapmaya çalışacağız” ifadelerini kullandı. 

     

    ‘TOPLUMUN BİLİNCİ ORTADAN KALDIRILAMAZ’

     


     

    Hakikate bağlı kalan toplulukların gerçeği unutmayacağının belirten sanatçı Erdoğan Emir, hakikate ulaşmanın da ancak mücadele ile olacağını belirtti. Kayyımların yeni bir şey olmadığını hatırlatan Emir, “Dolayısıyla iktidarın hem kültürel hem siyasi hem de politik olarak gasp ettiği bütün alanlarda mücadele kültürüyle karşı karşıyalar. Bir mücadele kültürünün oluşması yıllar alır. Bunun değişmesi ve asimile olması da oldukça zordur. Bu mücadele kültürü terk edilmediği sürece binalar ve alanlar işgal edilir fakat toplumun gerçeği ve bilinci ortadan kaldırılamaz. Bu bilinçle her şey yeniden kurulur” dedi. 

     

    Kültürün toplumu var eden bir unsur olduğunu vurgulayan Emir, “Kültür dediğimiz şey 300-400 yılda ancak oluşur. Dolayısıyla değiştirilmesi de kolay olacak bir şey değil. Toplumsallaşmış bir gerçeği ortadan kaldırmak istiyorlar fakat hiçbir şekilde sonuç alamadılar. Dönüp baktığımızda Kasım ayı Seyid Rıza ve arkadaşlarının darağacına yollandığı aydır. Kasım ayı içerisinde kayyım atanmasının yüz yıllık devlet anlayışı içerisinde ortak bir bakışın ve yaklaşımın olduğunu gösteriyor” ifadelerini kullandı. 

     

    MA / Şirvan Şilan Çil – Heval Önkol

    Kaynak: Mezopotamya Ajansı.
    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***