Kategori: Bilim ve Teknolji

  • Erdoğan, neden Erenköy Cemaati’ni hedef aldı?

    Erdoğan, neden Erenköy Cemaati’ni hedef aldı?


    AKP’li Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve rejimi, ülkedeki ekonominin bozukluğunu, enflasyonun yüksekliğini ve gıda fiyatlarındaki artışı kendi üzerinden atmak için bir süredir, ‘3 harfli marketler’ söylemiyle perakende zincir marketlere saldırmaya başladı. Bu marketlerden biri de BİM. Bahse konu market zinciri Erdoğan rejimine verdiği büyük destek ile biliniyor.

    Türkiye’nin en büyük üç zincir marketinden biri olan BİM, Nakşibendi tarikatına mensup Erenköy Cemaati’nin amiral gemisi konumunda. Erenköy Cemaati’nin lideri Osman Nuri Topbaş da AKP iktidarının yanında saf tutanlardan. Peki ne oldu şimdi?

    TR724’ten Muhsin Ahmet Karabay AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan‘ın Erenköy Cemaati’ni neden hedef aldığını yazdı;

    Bu memlekette iktidar birileriyle kamuoyu önünde kavga ediyorsa, mutlaka arka planda perdelenmek istenen başka şeyler var demektir. Şimdilerde perakende zincir marketlerle fahiş fiyat artışları üzerinden yürütülen savaşın perde arkasında bazı gerçekler var.

    Fiyatların çok hızlı artmaya başladığından bu yana AK Parti iktidarı, üç beş ayda bir “üç harfli marketleri” hedef alıyor. Patates soğanın, fiyat artışlarının lokomotifi olmakla suçlandığı günlerin hemen ertesinde Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan çıkıp marketleri suçladı:

    “Zincir marketlerdeki fiyat farklılıklarının üzerine gitmek suretiyle buralardaki ciddi fiyat farklılıklarını da süratle kaldıracağız.”

    Erdoğan bu sözleri sarf etmesinin üzerinden bir hafta geçmeden hedef küçültüp 5 büyük marketi işaret etti. 20 yıldan bu yana bu marketlerin palazlanmasına ortamı hazırlayan sanki kendisi değilmiş gibi çıkıştı:

    “5 zincir market var. Bunlar bütün ürünü toparlıyor. Bu 5 zincir marketin topladığı ürünle piyasalar altüst oluyor.”

    Bu çıkışın hemen ardından Ticaret Bakanı Mehmet Muş’un talimatıyla bu marketlere denetim ekipleri yönlendirildi ve “fahiş fiyat” kontrolü yaptı.

    Bir süre  sonra perakende zincir marketler unutuldu. Döviz kurları bilerek ve isteyerek patlatıldı, ardından her şeyin fiyatları fırladı. İktidarın medya savaşçıları, 16 Şubat 2022’de marketleri yeniden hedef tahtasına oturttu. Sabah yazarı Dilek Güngör’e göre marketler milli güvenlik sorunu haline gelmişti. A Haber sunucusu Cansın Helvacı’ya göre ise marketlerin fiyatları düşürmemesi vatana ihanetti.

    5 Mart 2022’de AK Parti’nin vurucu gücü olarak nitelendirilen MKYK üyesi Metin Külünk, market sahiplerinin adaletin önüne çıkarılması gerektiğini öne sürdü:

    “Ekonomik darbe girişimine kalkan, fırsatçılık ve stokçuluk yaparak milletimizin huzuru ile oynayan, milletimize operasyon çeken bazı market zincirlerine sadece büyük ceza kesilmesi yetmez. Sorumluların adalet önüne çıkarılmasını milletimiz beklemektedir.”

    TÜRKİYE’DE FİYATLARI BEŞTEPE BELİRLİYOR

    Türkiye’de temel girdi fiyatları Beştepe Sarayı’nda belirleniyor. Elektrik, petrol, doğal gaz fiyatları bizzat Erdoğan tarafından kararlaştırılıyor. Sadece bunlar değil, buğdaydan fındığa, sütten ete kadar fiyatlarda son söz Erdoğan’a ait.

    Buna ilişkin en doğru tespitleri DEVA Partisi Genel Başkanı Ali Babacan yaptı.

    İktidara kulak verirseniz, akaryakıtı BİM’den, doğalgazı A101’den, elektriği ŞOK’tan alıyoruz. 

    Oysa bir gerçek var. Türkiye, üretimi çoktan bıraktı. Artık üretmeyen bir toplum olduk. Toprağı Türkiye’den küçük Almanya, bizden çok buğday hasadı gerçekleştiriyor. 11 yıldan bu yana iç savaşta olan Suriye, bugün bile Türkiye’den daha çok zeytinyağı üretiyor. Konya (38,873 km²) kadar yüzölçümü olan Hollanda (41,543 km²), Türkiye’nin 6 katı tarım ürünü ihraç ediyor. Avuç içi kadar Sırbistan bize et satıyorsa, yapılan zamların sorumluluğunu marketlere yıkmak insafla izah edilemez. Ancak “Zamları Allah yaptırıyor” diyen Diyanet İşleri Başkanlığı devreye girer. 

    İktidara ve onun savaşçılarına bakarsanız;

    • Dolar yükseliyorsa; dış güçler suçlu,
    • Eğitim kötüyse; öğrenciler suçlu,
    • Ekonomi kötüyse; CeHaPe suçlu,
    • Adalet bitmiş durumdaysa; barolar suçlu,
    • İşsizlik artmışsa; iş arayanlar suçlu,
    • Fiyatlar artıyorsa; marketler suçlu,
    • Şehitler geliyorsa; teröristler suçlu,
    • Maden faciaları oluyorsa; fıtrat suçlu…

    Oysa 20 yıldan bu yana Türkiye’yi çiftlik gibi yöneten Erdoğan ve partisi hiçbir şeyden sorumlu değil!

    BİM’İ HEDEF ALMANIN ARKASINDA CEMAAT HESAPLAŞMASI MI VAR?

    Erdoğan’ın zincir marketlere savaş ilan ettiği günlerde ilginç bir gelişme yaşandı. Gıda Perakendecileri Derneği Başkanı ve aynı zamanda BİM İcra Kurulu Üyesi olan Galip Aykaç, perakendecilere yönelik eleştirilere cevap verdi.

    Perakende gıda sektöründe kârlılığın çok düşük olduğunu belirten Aykaç, Türkiye’de enflasyonun yüzde 85 olduğunu hatırlatarak, bütün kârın verilmesi halinde bile bu oranın ancak yüzde 81’e ineceğini söyledi:

    “Bunu bile bile ‘Bire alıp üçe satıyorlar, bire alıp, dörde satıyorlar’ diyecek kadar alçalan gazetecilere, oda başkanlarına diyorum. Bu algı operasyonunuzun vatandaşta karşılığı yoktur.”

    “Biz bu ülkenin temel taşlarıyız. Bu temel taşını yerinden oynatmaya da bunların güçleri yetmez. Bre ahlaksızlar, densizler sizlere bundan sonra sizin tonunuzla cevap vereceğim bunu bilesiniz.”

    Aykaç’ın bu sözleri, alışılmışın dışında bir çıkış. Dahası bir nevi meydan okuma. 

    BİM,  ERENKÖY CEMAATİ’NİN BANK ASYA’SI İDDİASI

    Türkiye’nin en büyük üç zincir marketinden biri olan BİM, Nakşibendi tarikatına mensup Erenköy Cemaati’nin amiral gemisi konumunda. 2013’te dershaneler üzerinden başlayan tartışmayı, iktidar kısa zamanda, Gülen Cemaati’ne karşı Bank Asya üzerinden ekonomik savaşa dönüştürdü. 

    İktidar ile Gülen Cemaati arasındaki kavgada iktidarın yanında saf tutan Erenköy Cemaati’nin lideri Osman Nuri Topbaş, son dönemde sohbetlerinde haktan hukuktan, adaletten söz etmeye başladı. Beştepe Sarayı, bunun iktidara yönelik eleştiri olduğuna karar vermiş. Dahası, Topbaş’ın Gülen Cemaati’nden söz ederken “FETÖ” ifadesini kullanmamış olmasını da buna delil olarak göstermişler. 

    Erdoğan’ın marketler çıkışıyla iki hedefi birden vurmak istediği yorumları yapılıyor. Erenköy Cemaati’ne yakın isimlerle konuştum. Erdoğan’dan Erenköy Cemaati’ne yönelik terör örgütü yaftasının gelebileceğine ihtimal vermiyorlar. 

    Bu isimlerden birisi, Erdoğan’ın 2013’te Bank Asya’ya yönelik açık saldırılarına maruz kalınacağını sanmadığını ama gerginliğin giderek tırmandırılmasından da endişe ettiklerini belirtiyorlar. 

    İktidarın imha listesinde sırada Süleymancılar’ın olduğu söylenirken, onların açık biatlarından sonra böyle bir ihtimalin gündemden düştüğü söyleniyor. 

    Erdoğan’ın bu açık düşmanlığını farklı yorumlayanlar da var. Bu kesime göre, Cumhur İttifakı’nın minik ortağı Doğu Perinçek’in “Cemaatlerin, tarikatların kökünü kazıyacağız” sözleri yerine getiriliyor.

    Anlaşıldığı kadarıyla bu olanlar BİM üzerinden cemaat lideri Osman Nuri Topbaş’a “ayağını denk al” mesajı anlamına geliyor. Bakalım Erenköy Cemaati, Süleymancılar gibi biatlarını tazeleyecek mi, yoksa eleştirilerini sürdürecek mi?

    BEŞLİ MARKET BİR HAFTA MAĞAZALARINI KAPATSA

    İktidar, bütün silahlarıyla beşli perakende marketlerin üzerine gidiyor. Bu marketler, pahalılığın faili gösteriliyor. “Marketler sebep, enflasyon sonuç” noktasına varmak üzereler. 

    Marketler, zaten ortak hareket etmekle suçlanıyor. “Madem suçlu biziz. Bir hafta süreyle mağazalarımızın faaliyetlerini askıya alıyoruz” deyip uygulamaya koysunlar. Tüketiciyi ucuzluğun kaynağı Tarım Kredi Kooperatifleri’nin marketlerine ve mahalle bakkallarına bıraksınlar. 

    Marketlerin savunuculuğunu yapacak değilim. Ama şunu net söylemem gerekiyor. BİM, ŞOK, A101 gibi marketler olmazsa, tüketici her şeyi daha pahalıya alırız. Piyasadan çok fazla mal alarak maliyetleri düşürüyorlar. Dahası, çok sattıkları için de sürümden kazanıyorlar. 

    Dünyada market fiyatlarını kontrol ederek enflasyonu dizginleyen bir ülke yok. Erdoğan ve ekibinin “üç harfli market” savaşının altında yatanın detaylarını göreceğiz. 

    Enflasyonun üç harfli suçlusu üç harfli marketler değil, üç harfli bir parti: AKP.

    Şimdi Erdoğan nihai hamle için devreye girdi. Enflasyonun yılbaşından itibaren ciddi düşüş sürecine gireceği bu kritik günlerde, zincir marketlerde kimi ürünlerin fiyatı üzerinden bir kampanyanın alevlendirildiğini söyledi.

    Erdoğan, Ticaret Bakanlığı’nın bu marketlere gereken dersi vereceğini söyledi:

    Beştepe Sarayı’nın seçmene vermek istediği mesaj net: Zamların sorumlusu marketler, kahraman hükümetimiz de bunlarla mücadele ediyor. 

    Mesajı alan bürokratlar ve belediye başkanları oldu. Hedef tahtasına konulan marketlerden birini denetleyen AK Partili Erzurum Oltu Belediye Başkanı Necmettin Taşçı, zabıtaları aracılığıyla markete 8 gün süreyle kapatma cezası verdi. Muhtemelen önümüzdeki haftalarda market denetimlerine ilişkin başka haberler de izleyeceğiz.

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • ”AKP iktidarının tercih ettiği, ‘Fetö(!) Nefret Söylemi’ temelli konuşma dilinin adı ‘Saray ağzıdır’. Rejim suçunu örtmeye çalışıyor.”

    ”AKP iktidarının tercih ettiği, ‘Fetö(!) Nefret Söylemi’ temelli konuşma dilinin adı ‘Saray ağzıdır’. Rejim suçunu örtmeye çalışıyor.”


    AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan sarayının sözcüsü (Saray’ın türkücüsü) İbrahim Kalın’ın 2 gün önce İsveç devlet televizyona verdiği röportaj esnasında gazetecinin “Türkiye, kokain ticareti için bir merkez haline geldi mi ve yabancı suçlular Türkiye’de rahat hissediyorlar mı?” diye sormasına çok sinirlenmişti. Kalın “bunlar Fetö (!) ağzıdır, bunlar PKK ağzıdır… bunların bizi korkutacağını sanmayın” şeklinde konuşarak yayının kesilmesini istemişti. 

    HUKUKSUZLUKLAR NEFRET SÖYLEMİYLE ÖRTÜLMEYE ÇALIŞILIYOR

    Kalın‘ın bu söylemi, özellikle AKP rejiminin, Türkiye’de üstü örtülmeye çalışılan bir suç, bir kusur, bir haksızlık, hukuksuzluk ya da bir suçüstü hali var olduğu zaman nasıl sıklıkla, f.tö nefret söylemine sarıldığını bir kez daha gözler önüne serdi.

    TR724’den yazarlarından hukukçu Nurullah Albayrak, AKP iktidarın özellikle tercih ettiği ve yıllardır bilinçli olarak yaydığı bu nefret söyleminin muhalefetin de bilinçli/bilinçsiz desteği ile Türkiye siyasetini esir aldığını anlatarak, tam anlamıyla nefret söylemi temelli bu konuşma dilinin adının ‘Saray ağzı‘ olduğuna dikkat çekti. Albayrak ‘‘Suçlamayı, inkarı, nefreti, düşmanlığı, kışkırtmayı, tahriki, ayrıştırmayı, fitneyi, hakareti esas alan bu Saray ağzından sadece mağdurlar değil tüm insanlığın kurtulması gerekir. ‘‘dedi.

    Hukukçu Nurallah Albayrak’ın ‘Saray Ağzı‘ başlıklı yazısı şöyle:

    Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın internet sitesinde “Geleneksel Türk Halk Müziğinde Ağızlar” başlıklı bir not var. Bahse konu notta, “geleneksel Türk halk müziğini diğer ulusların halk müziklerinden ayıran önemli unsurlardan birisinin dil olduğu, dilin şivedeki söyleyiş değişiklikleriyle oluşmuş küçük kollarına ağız dendiği… ağız kavramıyla şivenin eşdeğer görüldüğü” şeklinde bilgiler yer alıyordu. Aynı notta uzun havadan kırık hava türlerine birçok ağız örneği sıralanıyor, farklı bölgelerden ağız çeşitleri örnekleriyle anlatılıyordu. 

    Ağız konusundan bahsetmemin nedeni Saray’ın sözcüsü (Saray’ın türkücüsü de denilebilir) İbrahim Kalın’ın İsveç SVT kanalına verdiği/yarıda kestiği röportajla ilgili medyaya yansıyan haberdi. Bahse konu röportaj esnasında Kalın, “önceden kendisine verilmeyen, prompterda cevapları yazmayan ya da kendilerince hazırlanmayan sorular” karşısında muhatap gazeteciye sinirlenerek röportajı yarıda kesmişti. Hatta Kalın “bunlar Fetö (!) ağzıdır, bunlar PKK ağzıdır… Biz bu iddiaları defalarca duyduk… Bunların bizi korkutacağını sanmayın” gibi alengirli retoriğinden sonra yayının kesilmesini istemişti. 

    Türkiye’deki mevcut rejimi tanıyanlar bu türden üst perde diskuruyla ne kastedildiğini gayet net anlıyorlar. Eğer birisi sesini yükseltip ‘biz bunlardan korkmayız, bunlar saçma sapan sorular’ ifadelerini kullanmaya başladıysa ve kendisine sorulan soruları cevaplamak yerine karşısındakini ya da kendileri dışındaki kişi ve grupları suçlamaya başladıysa biliyoruz ki ortada üstü örtülmeye çalışılan bir suç, bir kusur, bir haksızlık, hukuksuzluk ya da bir suçüstü hali var demektir.

    NATO üyeliği için Saray’ın keyfini bekleyen İsveç yönetimi ve kamuoyu da “Bülent Keneş’in deportuna” bağlı onay süresi boyunca iç kamuoyuna yönelik bu türden manipülatif ergen tavırlarla, böyle “Saray ağzıyla’’ daha çok karşılaşacak. 

    Saray türkücüsünü sinirlendiren şeyin ne olduğunu merak edenler için sorulan soruyu tekrar edeyim, zira “ağız” konusuyla nedensellik bağı bu şekilde daha net anlaşılacaktır: “Türkiye, kokain ticareti için bir merkez haline geldi mi ve yabancı suçlular Türkiye’de rahat hissediyorlar mı?” diye soruyor gazeteci. Bu türden bir soruya Süleyman Soylu’nun daha yirmi gün önce yaptığı ancak doğruluğu konusunda şüpheler uyandıran “haftada ortalama beş bin uyuşturucu satıcısını veya imalat yapanı gözaltına alıyoruz” açıklamasını referans alarak “evet” ya da “hayır” şeklinde bir cevap verip gerekçelerini de açıklamak, sorunun devamını da sessiz kalarak geçirmek mümkünken Kalın, “Bu dürüst gazetecilik değil… Bunlar saçma sapan sorular… Bu iddiaları defalarca duyduk… Bunların bizi korkutacağını sanmayın…” diyerek hem karşısındaki muhatabı hem de kendi dışındaki kişileri suçlayarak röportajı terk ediyor. 

    Kalın’ın ifadelerinin ve tavrının muhatap gazetecinin sorusunun cevabı olmadığını, dolayısıyla soru ve cevap arasında bir nedensellik bağının kurulamayacağını söylemek yanlış olmayacaktır. Kalın’ın bu tavrının ve aynı şekilde hareket eden iktidar mensubu ve yandaşlarının tavrının ve söyleminin gerekçesini rejimin “Fetö(!) Nefret Söylemi”nde aramak doğru olacaktır. 

    AKP’nin yıllardır bilinçli olarak yaydığı bu nefret söylemi, muhalefetin de bilinçli/bilinçsiz desteği ile Türkiye siyasetini maalesef esir almış durumda. 

    İktidar mensupları yanlış politikalarının yüklediği sorumluluğu soyut “fetö” kavramına yansıtarak sorumluluktan kurtulmaya çalışırken, topluma hesap verme konumunda olan kişiler, gruplar da çözümü nefret söylemini kullanmakta buldular. 

    Aslında yıllardır adı konulmamış bir rutin, siyasi iktidarın icraatlarının ve muhalefetin eleştirilerinin temelini oluşturmuş durumda. İktidar, siyasi olarak karşılaştığı her sorunda çözümü nefret söylemine başvurmakta bulurken muhalefet de aynı mantıkla hareket etmekten geri durmuyor. AKP bir hukuksuzluk yaptığı veya yandaş bir isim hukukla insanlıkla bağdaşmayan bir açıklamada bulunduğunda muhalefet konuyu “nasıl fetö nefret söylemine bağlarım” arayışına giriyor. Bulunamazsa bile gerçek dışı bir beyan ile konu mutlaka “fetö nefret söylemiyle” ilişkilendiriliyor ve tüm propaganda bunun üzerinde ilerliyor. 

    Kalın’ın bu tavrı ve ortaya konulan söylem de “17-25 Yolsuzluk Operasyonları”ndan sonra belirginleşen ve “15 Temmuz Kumpası”ndan sonra toplumun kılcallarına yayılmak istenen “Nefret Söylemi” nedeniyledir. 

    İktidarın özellikle tercih ettiği ve kendine özgü olarak oluşturduğu ve tam anlamıyla nefret söylemi temelli konuşma dilinin adı Saray ağzıdır. Suçlamayı, inkarı, nefreti, düşmanlığı, kışkırtmayı, tahriki, ayrıştırmayı, fitneyi, hakareti esas alan bu Saray ağzından sadece mağdurlar değil tüm insanlığın kurtulması gerekir. 


    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • AKP yüzde 300 enflasyonla ihale dağıtıyor: Diyarbakır Şehir Hastanesi 1 milyar liradan 4 milyar liraya çıktı

    AKP yüzde 300 enflasyonla ihale dağıtıyor: Diyarbakır Şehir Hastanesi 1 milyar liradan 4 milyar liraya çıktı


    AKP vatandaşa yüzde 85 olarak açıkladığı enflasyonu yandaş müteahhitlere yüzde 300 olarak uyguluyor. AKP’ye yakın şirketlere ihaleler yüzde 300 üzerinden veriliyor.

    AKP’li Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, 30 Kasım 2021’de Türkiye’nin ‘yeni ekonomi modeline’ geçtiğini ilan ederek “Yüksek faizi kenara itiyoruz, düşük faizle, üretimi ve ihracatı destekleyeceğiz” dedi. Ancak ekonomide tüm dengeler yine alt üst oldu. Bu durum kamunun projelendirdiği ve ihale ettiği işleri de olumsuz etkiledi. Birçok inşaat yarım kaldı, müteahhitler havlu attı, devlet de yeniden ihaleye çıkmak durumunda kaldı. Bunun son örneği Diyarbakır Şehir Hastanesi projesinde yaşandı.

    İHALEYİ LİMAK İNŞAAT KAZANDI

    Sağlık Bakanlığı’na bağlı Sağlık Yatırımları Genel Müdürlüğü, 23 Ağustos 2021’de “Diyarbakır Kayapınar 1000 Yataklı Şehir Hastanesi Yapım İşi” adı altında bir ihale düzenledi. İhaleyi, 1 milyar 93 milyon 312 bin TL teklif veren Limak İnşaat kazandı. Aralık 2021’de yeni ekonomi modeline geçen iktidarın attığı adımlar inşaat maliyetlerini de fırlattı.

    6 AY SONRA HAVLU ATTI

    Emtia fiyatlarındaki yükseliş, artan işçilik maliyetleri üzerine Diyarbakır Şehir Hastanesi projesi içinden çıkılmaz bir hal alınca Limak, inşaatı nisan ayında durdurdu ve projeden çekildi. Sağlık Bakanlığı Diyarbakır’da şehir hastanesi için yeniden ihaleye çıktı.

    Sözcü gazetesinin haberine göre, 439 dönümlük arazi üzerine yapılacak proje 260 bin metrekare kapalı alan, 50 bin 444 metrekare bina oturum alanından oluşuyor. 1000 yataklı Diyarbakır Kayapınar Şehir Hastanesi bitince böyle görünecek.

    İHALE 4 MİLYAR LİRAYA FIRLADI

    Diyarbakır’da 2015 yılından beri yapılması planlanan ancak yılan hikâyesine dönen 1000 yatak kapasiteli şehir hastanesi inşaatı için Sağlık Bakanlığı geçtiğimiz günlerde yeniden ihaleye çıktı. Sağlık Bakanlığı bu defa projenin yaklaşık maliyetini 4 milyar 28 milyon lira olarak belirledi, verilebilecek en düşük teklif ise 3 milyar 215 milyon liraydı.

    REC İNŞAAT EN YÜKSEK TEKLİFİ VERDİ

    23-29 Kasım 2022 tarihleri arasında firmalar tekliflerini yaptı. En düşük teklifi 3 milyar 924 milyon lira ile Gürbağ verdi. İkinci en iyi teklif ise 3 milyar 950 milyon lira ile Siyah Kalem ile Zey Ortaklığı’ndan geldi. YDA 3 milyar 975 milyon, İntaş ve Nesma 4 milyar 13 milyon, Ahes ile Shem 4 milyar 41 milyon, Rec İnşaat ise 4 milyar 270 milyon lira teklif etti. İhale Komisyonu’nun yakında zamanda teklifleri değerlendirip sonucu açıklaması bekleniyor.

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Acemoğlu: İnşaat teknolojik gelişme değil, yolsuzluk getiriyor

    Acemoğlu: İnşaat teknolojik gelişme değil, yolsuzluk getiriyor


    CHP İkinci Yüzyıla Çağrı buluşmasına konuşan Acemoğlu’nun açıklamalarından öne çıkanlar şöyle:

    “Türkiye’nin büyüme dinamikleri az çok biliniyor. 80’lerin sonunda ve 90’larda potansiyelinin çok altında büyüdükten sonra; Türkiye, 2001-2006 yılları arasında, gayri safi hasıla büyüme oranını yüzde 6’lara kadar çıkardı. Sonra daha istikrarsız ve orta oranlı bir büyüme görüyoruz. Ama büyüme oranından daha da önemlisi, büyümenin kalitesi. Büyümenin kalitesinin çok yönü var ama ana problem Türkiye’de verimlilik. Büyümenin, verimliliği artırmaması.  

    2001-2006 arasında yani; enflasyon kontrol altına alındığı zaman, mali politikalar doğru bir çerçevede adım attığı zaten, yolsuzluğa karşı ufak birkaç adım atıldığı zaman ve başka reformlarla beraber Türkiye ekonomisinin potansiyeli artıyor ve büyüme daha kaliteli bir hale geliyor. Yüzde 5 oranında, toplam faktör verimliliği var. Bu, Türkiye ekonomisinin ne kadar önü açık olduğunun göstergesi. 2006’dan sonra yolsuzluk altıyor, reformlar tam tersine gidiyor; ortalama yüzde sıfıra, hatta negatife gidiyor. 

    Toplam faktör verimliliği biraz soyut bir kavram, daha somut bakalım. 

    1990’ların ortasında Türkiye, ne ihraç ediyor diye baktığımızda bunun çoğu tarımsal ürünler ve düşük kaliteli ürünler. Ama burada bir iyileşme görüyoruz 2006 senesine kadar. Orta kaliteli, orta teknolojisi olan ürünlerin payı hızlı bir şekilde artıyor. İhracatın, teknoloji katkısı giderek artıyor ama ne yazık ki 2006 2007 senesinden sonra burada bir duruluş var ve ilerleme yok. Türkiye yine düşük kaliteli büyümeye geri dönüyor. Malezya, Meksika, Çin gibi ülkeler; Türkiye’de çok daha ilerideler, daha fazla teknoloji içerek ürün ihraç ediyorlar ve giderek artıyor. Türkiye’de bir durgunluk var. 

    Bu, düşük kaliteli, verimsiz büyümenin en önemli unsurlarından biri, Türkiye’nin kaynaklarını doğru kullanmaması. Bu kaynakların içinde en önemlilerinden biri, insan kaynakları. Eğitim düzeyi ve eğitim kalitesi çok kötü durumda. Türkiye’den gelen öğrencilerin, uluslararası sınavlarda aldığı notlar çok düşük. Ya da Türkiye’deki öğrencilerin üniversiteye gitme ya da liseden mezun olma oranları, Avrupa’ya hatta Güney Amerika’ya oranla çok düşük. 

    Teknolojiye yatırım yapmamak, verimsiz büyüme, insan kaynaklarını doğru kullanmamak, bunun çok net bir sonucu var. Düşük verimli istihdam, düşük ücret düzeyi, yoksulluk. Bu yoksulluk problemini çözmek istiyorsak, verimliliği artırmalıyız. Türkiye’deki problem bundan da daha derin. Olan gelir, çok eşitsiz bir şekilde dağılıyor. Türkiye’de gelir dağılımı çok hüzün verici. 

    Bu kadar problemin içinde Türkiye nasıl büyüdü? En önemli unsurlardan biri kredi. Türkiye, çok büyük bir kredi patlamasından geçti. 2000’lerin başında, Türkiye’de toplam kredi; GSYH’ye oranla yüzde 10 gibiydi. Hızlı bir büyümeyle, bu yüzde 80’e yaklaşmış durumda. Bu kredi patlaması, büyümenin en büyük motoru oldu. Türkiye yurt dışından da çok kaynak aldı, dış borçlanma da çok arttı son 20 senede. Bu kaynaklar, yatırıma, ArGe’ye, teknolojiye, insani kaynaklara, eğitime, bilime gidiyorlarsa; bu, ülkenin gelecek potansiyelini artırır. Ama Türkiye’de olan bu değildi. Türkiye’de büyüme nasıl geldi, nerede kapital var diye bakarsanız, Türkiye’de, dünyada nadir olarak görülebilecek bir tablo ortaya çıkıyor. İnşaat sektörü, sermayeye olan yatırımın yarısı. Makine, teçhizat, teknolojiye olan yatırım bunun altında. Ama inşaat ne yazık ki teknolojik ilerleme getirmiyor, yolsuzluk getiriyor, ücretleri artırmıyor. 

    Bu çarpıtılmış sistemin tabanı, kurumları düşünmeden anlamak mümkün değil. Türkiye, birçok kurumsal açıdan, her zaman problemi açık olan bir yer. Bunu yolsuzluğu denetleme sistemine bakabilirsiniz, yargı sistemine bakabilirsiniz, genel denetlemenin kalitesine, hükümetin kalitesine, hukuk üstünlüğüne bakabilirsiniz. Bunların hepsinde, Türkiye’nin durumu, uluslarası göreceli olarak iyi değil. 

    2001’den sonra yüksek kaliteli dediğim büyüme sırasında ufak bir iyileşme oluyor. Yolsuzluk biraz daha iyi kontrol altına alınıyor. Yargı kurumları biraz daha iyileşiyor, iş piyasasındaki kurumlar biraz daha iyileşiyor. Bu ufacık iyileşme ile verimlilik artıyor, teknoloji artıyor… 2006 2007’den sonra, kurumlarda bir çökme var. Çok daha geri gidiyorlar, yargı kurumu bağımsızlığı kaybediyor, denetleme kalmamış durumda.

    Ekonomik kurumları, siyasi kurumları düşünmeden anlamamız mümkün değil. Türkiye’deki kurumların düzeyi giderek kötüleşiyor. Bunu birçok endeksle görmemiz mümkün. Freedom House adlı uluslararası örgütün verdiği verilere göre; Türkiye’deki siyasi haklar şu anda 1980’in başına gelmiş durumda. Hangilerde demokrasi en geriye gitti sorusuna yanıt veren verilerde de; çok büyük bir iç savaş geçiren Mali en yukarıda, Türkiye ikinci… 

    İfade özgürlüğüne bakıldığında daha kötü, 2006 2007’den sonra korkunç bir çöküş var. Özgür medya, özgür sivil toplum artık çok zor. 

    Şu anda, eksi reel faizlerle, devlet bankalarının verdiği kredilerle gelir dağılımı daha da kötüleşiyor. Bu, kaynaklar yandaş holdinglere gidiyor. Yeni yatırıma, yeni enerjiye sahip, yeni teknoloji getirecek şirketlere gitmiyor. 

    Net rezervler korkunç negatif hale gelmiş durumda. Önümüzdeki zorluklarda kullanacağımız rezerv kalmadı. Karşımızdaki tablo çok negatif ama ben karamsar görmüyorum Türkiye’nin geleceğini. İyimser olacak şeyler de var. En önemlisi, Türkiye’nin potansiyeli çok yüksek. Diğer pozitif şey ise, çözümlerin aslında çok açık olması. Ekonomi konusunda bilgisi olan insanlara sorarsanız, herkesin Türkiye’nin ne yapması konusunda genel olarak aynı fikirlere sahip olduğunu göreceksiniz.

    Bunlar; kısa dönemde ekonominin makro ekonomik olarak normalleşmesi, orta dönemde teknolojiye, bilime, eğitime yatırım yapıp bir teknoloji stratejisi ile üretkenliği, verimliliği artırmak; bunu doğru bir kurumsal yapıya oturtmak.

    Normalleşmeden bahsetmek istediğim ilk önemli şey, faiz politikalarını düzelterek enflasyonu düşürmek. Enflasyonun bu düzeyde olduğu ekonomide, başka kaynakların doğru olarak dağılması mümkün değil.”

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Babacan’dan ‘Kılıçdaroğlu’nun adaylığı’ sorusuna yanıt: Eşime bile cevap vermedim

    Babacan’dan ‘Kılıçdaroğlu’nun adaylığı’ sorusuna yanıt: Eşime bile cevap vermedim


    DEVA Partisi Genel Başkanı Ali Babacan’ı Ankara’da ziyaret ettiğini söyleyen Habertürk yazarı Kübra Par, ziyaretle ilgili detayları yazdı.

    Babacan için “Sınıfın en çalışkan çocuğu hali var” yorumunda bulan Par, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun olası adaylığı ile ilgili sorduğu soruya Babacan’ın verdiği yanıtı şöyle aktardı:

    “Sohbet bitmeden sözü aday konusuna getirdim. ‘İYİ Parti tarafı Kemal Kılıçdaroğlu’nun adaylığına mesafeli yaklaşıyor. Siz de riskli buluyor musunuz?’ diye sordum.

    ‘Kübra Hanım ben bugüne kadar parti toplantılarımızda veya yakın çalışma arkadaşlarımızla yaptığımız konuşmalarda bu konuyu kesinlikle açmadım. Açılmasına da izin vermedim. Daha adayı tartışma aşamasına gelmedik. Size şöyle söyleyeyim, bu sabah eşim bile kahvaltı masasında bu bahsi açtı. ‘Seni bir vatandaş olarak dinliyorum’ dedim ama cevap vermedim’ deyince epeyce güldük.

    Yani anlayacağınız diğer partilerde kazan kaynasa bile Ali Babacan önce programın belirlenmesi ilkesine yürekten inanıyor, adeta ‘Yerin kulağı vardır’ diyerek aday konusundaki fikirlerini eşinden bile saklıyormuş!” 

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • CHP’nin vizyon belgesi: Kılıçdaroğlu, ‘Yeni bir tek adam aramıyoruz’ dedi

    CHP’nin vizyon belgesi: Kılıçdaroğlu, ‘Yeni bir tek adam aramıyoruz’ dedi


    Kılıçdaroğlu konuşması başlarken gelen “İktidar” tezahüratına, “O da olacak, sabır” diye karşılık verdi ve şöyle devam etti:

    ‘Yeni bir sisteme oy isteyeceğiz’

    ”Bugün dinleyeceğiniz bir krizden çıkma programı olmayacak. Krizden alnımızın akıyla ve hep birlikte çıkacağız. Asıl zor olan ülkenin yeniden yapısal bir krize girmesini kalıcı olarak engellemek. Bu ülke krizlere girdi çıktı, bir kez daha girdi çıktı… Bugün ülkenin kaderini değiştirme günüdür. Bunun için yönetim anlayışını değiştirmek zorundayız…

    Siyaset üstü bir beyin takımı oluşturacağız. (Kılıçdaroğlu’nun, ‘Siyaset üstü güç birliği’ olarak tanımladığı ekip, para politikaları, büyüme ve istihdam üzerine çalışacak).

    Ne derlerse desinler inandığım vizyondan geri adım atmayacağım. Bay Kemal çıktığı yoldan asla geri adım atmaz.

    Size bugün bir çerçeve çizmek istiyorum. Asıl konuşmamı kapanışta yapacağım. Bugün sizleri Türkiye için uyanmanın ve ayağa kalkmanın vizyonunu ortaya koymak için davet ettik. Bugün burada halkımızdan ne için oy isteyeceğimizi öğreneceksiniz. Sadece bir adaya başka bir tek adama bir zümrenin çıkarına asla oy istemeyeceksiniz. Oyu herkes için daha iyi bir yaşama yeni bir Türkiye hayaline yeni bir siyaset kültürüne oy isteyeceğiz. Yeni bir sisteme oy isteyeceğiz. İşte bu yeni sistemi bugün açıklıyorum.

    ‘Yeni bir tek adam aramıyoruz’

    Sürekli aynı girdaba düşen halkımız ekonomik ve sosyal olarak dayanılmaz acılar çekti. Bugün ülkenin kaderini değiştirme günüdür. Bunun için yönetim anlayışımızı kökten değiştirmeliyiz. Ancak bunun çaresi mevcut tek adam gitsin, başka bir tek adam gelsin değilsindir. Tek adam gitsin mi? Evet gitsin. Tek adam rejimi bitsin mi? Evet bitsin. Ancak yerine çalışan yeni bir sistem gelsin. Yeni bir tek adam aramıyoruz.

    ‘Artık acımasız dönemler yaşanmayacak’

    Bugün bizden bambaşka bir sistemin altyapısını dinleyeceksiniz. Cumhuriyetin ikinci yüzyılı bir daha artık böyle acımasız adaletsiz ve kutuplaşmış dönemler yaşamayacak. Ülkemizin üzerine çöken kara bulutları dağıtıp Türkiye’yi çağdaş uygarlığa ulaştırma ve onu aşma kararlılığını bugün bir adım daha ileriye taşıyoruz. Türkiye’yi kurumları yeniden inşa edilmiş, sistemi yasal çerçeveye oturtulmuş, bölgesinde barışın ve refahın merkezi haline gelmiş bir Türkiye inşa edeceğiz. Meselemiz sadece hükümeti devralma meselesi değildir. Mesele Mustafa Kemal Atatürk’ün o büyük hayaline sahip çıkmaktır. Ve onun vizyonunu tam anlamıyla hayata getirmek. İnşallah bize nasip olacak.

    70 kişilik ekip

    Bugün yepyeni bir güç birliğiyle tanışacaksınız. 70 kişiden oluşan büyük bir güç birliğinden söz ediyorum.

    Bu değerli 70 kişi, Türkiye için 24 saat çalışan bir güç birliği olacak. Devlet yedi gün 24 saat çalışacak. Zamanın mekânın enlemlerin boylamların ötesinde kesintisiz üreten bir Türkiye’yi şimdiden inşa etmeye başlıyorum.

    Jeremy Rifkin, Daron Acemoğlu, Hakan Kara, Refet Gürkaynak gibi değerli isimler bizimle çalışacak. Sayın Jeremy Rifkin ile tanışacaksınız. Benim yeni endüstriyel dönüşüm başdanışmanım.

    Bu değerli isimlerle kurduğum sistem Türkiye’yi hızlıca karanlıktan çıkarıp aydınlığa taşıyacak. Cumhuriyet kendi özünden güç alarak yeniden şahlanacak.

    Bu 70 değerli isim ne bir kişi için ne bir parti ne de iktidar için çalışacak. Onlar vatanları için çalışacak, Çünkü Bay Kemal olmak böyle bir şey. Çünkü benim işim birleştirmek, sistemi kurmak, sistemi çalıştırmaktır. Benim işim o istemi kalıcı kılmaktır. Bugün bizimle birlikte ülkeyi dönüştürmeye cesaret edenleri huzurunuza çağıracağız. Sonra ben adım adım yapacaklarımızı anlatacağım.

    Haydi başlayalım.”

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • AKP’li Turan engelliler gününü ‘kutladı’, tepki gelince tweetini sildi

    AKP’li Turan engelliler gününü ‘kutladı’, tepki gelince tweetini sildi


    AKP Grup Başkanvekili ve Çanakkale Milletvekili Bülent Turan, sabah 09:53’te “Engelli kardeşlerimizin 3 Aralık Dünya Engelliler Günü’nü yürekten kutluyor, esenlikler diliyoruz. Bir gün değil, her gün yanınızdayız” dediği bir tweet paylaştı.

    İstanbul Otizm Gönüllüleri Derneği’nin kurucu başkanı ve yıllardır bu konuda sivil toplum çalışmaları yapan avukat-aktivist Sedef Erken, Turan’a “3 Aralık kutlanmaz” diye yanıt verdi.

    Erken, Turan’a verdiği yanıtta, “Siz bu konuyu belli ki hiç bilmiyorsunuz, partinizin grup başkan vekilisiniz, hiç mi verilen soru önergelerini okumuyorsunuz, hiç mi istatistiklere bakmıyorsunuz, engelli anneleri çalışamıyor, emekli olamıyor, açtık açıyoruz dediğiniz kadrolara atama yapılmıyor, haberiniz yok mu?” dedi.

    Sedef Erken, Turan’a verdiği yanıta şöyle devam etti: “Bir de günümüzü kutlamışsınız, kutlanmaz diyoruz beyefendi 3 Aralık kutlanmaz. Bu günü anlamak istiyorsanız bir tekerlekli sandalyeye binin o meclis binasından 500 metre ilerleyebilin size ödül vereceğiz. Daha kaldırımda yürüyemiyor engelliler bu ülkede peheey.”

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • 4 siyasi partili yeni bir ittifak geliyor

    4 siyasi partili yeni bir ittifak geliyor


    Cumhurbaşkanlığı ve Meclis seçimi için 6 ay kala siyasi partilerin ittifakları da netleşmeye başladı. Cumhur İttifakı, Millet İttifakı ile Emek ve Özgürlük İttifakı’nın ardından gözler kuruluş çalışmaları uzun süredir devam eden dördüncü ittifakın ne zaman ilan edileceğine çevrildi.

    Gazete Duvar’dan Serkan Alan’ın haberine göre; Memleket Partisi, Zafer Partisi, Doğru Parti ve Adalet Partisi, uzun istişarelerinin ardından birlikte yürüme kararı aldı.

    Yürüttükleri ittifak çalışmalarına dair bilgi veren Adalet Partisi Genel Başkanı Vecdet Öz, dört siyasi parti genel başkanlarının önümüzdeki haftalarda yan yana basının karşısına çıkacağını söyledi, “Biz açıklamamızı Anıtkabir’de yapacağız” dedi.

    “İTTİFAKIMIZI DÖRT PARTİYLE YAPIYORUZ”

    İttifak çalışmaları kapsamında toplantılarını çarşamba günleri yaptıklarını, çok yakın bir süreçte de nihai toplantılarını gerçekleştireceklerini belirten Vecdet Öz, “İsmi ve programının oluşturulmasının ardından açıklama safhasına girilecek” diye konuştu.

    Memleket Partisi, Zafer Partisi, Doğru Parti ve Adalet Partisi olarak ittifakı kuracaklarını, başka bir siyasi partinin ittifakta yer almadığını belirten Öz, “İttifak dikey olarak oluştu. Ama bize bir sürü parti destek veriyor. Yatay olarak büyümemiz gerçekleşiyor. Örneğin Adalet Partisi’ni destekleyen iki üç siyasi parti var. Bu ittifakta yer almayabilirler ama destekleri bizimle. Biz ittifakımızı dört partiyle yapıyoruz. Mutabık kaldık” diye konuştu.

    Oluşturulacak yeni ittifaka Milli Yol Partisi’nin de katılımı gündeme gelmişti. Adalet Partisi Genel Başkanı Öz, söz konusu katılıma dair, “Arzu ediyorduk ama şimdilik dört parti ile yola çıkma kararı aldık” ifadelerini kullandı.

    “AÇIKLAMAMIZI ANITKABİR’DE YAPACAĞIZ”

    Dört siyasi partinin genel başkanlarının ne zaman ortak fotoğraf vereceği de merak konusu. Bunun çabası içerisinde olduklarını söyleyen Öz, “Biz zaten yan yanayız, beraberiz. İnşallah basın önüne de önümüzdeki haftadan sonra çıkacağımızı düşünüyorum. Biz açıklamamızı Anıtkabir’de yapacağız. Çünkü bizim partimizin kırmızı çizgileri var. Atatürkçü, cumhuriyetçi, Kuvâ-yi Milliyeci ruhla yola çıkıyoruz. Hiç taviz yok” diye konuştu.

    “LAİKLİK KARŞITLARI BİZİMLE BERABER OLAMAZ”

    İttifakın ismi konusundaki çalışmaların devam ettiğini, bunun da önümüzdeki hafta içerisinde belli olacağını söyleyen Vecdet Öz, “Amacımızı ifade eden güzel bir ismimiz olacaktır” dedi.

    Öz, ittifakın amacına dair ise şunları kaydetti:

    “Türkiye’nin kuruluş kodlarına, Kurtuluş Savaşı felsefesine, Atatürk’e, cumhuriyete uygun olacaktır. Türkiye’nin en büyük eksiği de bence bu. Bizim en önemli farkımız milli vicdanımız, yerli ve milli oluşumuz. ‘Kırmızı çizgilerimizi ihlal etmek pahasına büyüyelim’ demiyoruz. Türkiye’nin kuruluş felsefesine ters düşecek hiçbir fikriyatı benimsemiyoruz. Bizimle birlikte olacak kim varsa Atatürk ile yan yana duracak bir ölçekte olması lazım. Atatürk karşıtları, laiklik karşıtları bizimle beraber olamaz. Hedefimiz Türkiye’nin kuruluş kodlarına Türkiye’yi geri çevirmek, milli bir ekonomi, milli bir kalkınma ve milli çizgiden taviz vermeden, cumhuriyet nasıl kurulmuşsa bayrağı düştüğü yerden kaldırmak.”

    “‘YAPMAYIN, ETMEYİN’ DİYE ARIYORLAR”

    İttifak çalışmaları sürecinde baskı engelleme girişimleriyle de karşılaştıklarını aktaran Öz, bu duruma ilişkin ise, “Münferit aramalar oluyor. Çeşitli partilerden ‘yapmayın, etmeyin’ diye arıyorlar. ‘Bize katılın’ diyorlar. Böyle bir şey yok. Bizim felsefemize uygun olmayan bir yere icabet etmemiz uygun olmadığı gibi bizim kurduğumuz yapıya kolay kolay bunun dışındaki partinin bizimle beraber olması mümkün değil” diye konuştu.

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • Akşener aleni söylemiş: İmamoğlu ve Yavaş’ın adaylığına ‘hayır’ demeyiz

    Akşener aleni söylemiş: İmamoğlu ve Yavaş’ın adaylığına ‘hayır’ demeyiz


    Altılı masanın ortak cumhurbaşkanı adayı ya da adaylarının yeni yılda açıklanması bekleniyor. Kılıçdaroğlu’yla birlikte Yavaş ve İmamoğlu da öne çıkan isimler.

    Habertürk yayınında konuşan Akşener, Yavaş ve İmamoğlu’nun adaylığı hakkında şunları söyledi: “Aleni bir biçimde bunu ben ‘altılı masa’nın mensuplarına da söylemiştim, eğer bu masada bu iki arkadaşımızdan biri aday gösterilirse biz ‘hayır’ demeyeceğiz”.

    Adayla ilgili kriterlerinin belli olduğunun da altını çizen Akşener, “O masadan bir adayın çıkması lazım. O adayın kazanması ve kazandırılması lazım” dedi.

    ‘Altılı masa’dan kalkmayacaklarını söyleyen Akşener, “O masanın seçmeni, eğer biz birbirimize düşersek, inatlar uğruna yanlış olursa, o zaman hepimizin saçını başını yolar” diye konuştu.

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

  • AKP’li Zengin: Başörtüsü teklifini imzaya açtık, haftaya Meclis’e sunacağız

    AKP’li Zengin: Başörtüsü teklifini imzaya açtık, haftaya Meclis’e sunacağız


    NTV’ye konuşan AKP Grup Başkan Vekili Özlem Zengin, ‘başörtüsüne anayasal güvence’ teklifini imzaya açtıklarını ve önümüzdeki hafta Meclis Başkanlığına sunacaklarını söyledi.

    CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, 3 Ekim’de başörtüsünü gündeme getirerek, “Kadınların giyim kuşamını siyasetin tekelinden çıkartıyoruz. Bu hakkı yasal güvenceye alacağız. Bunu bir tartışma konusu olmaktan tümüyle çıkartacağız” demişti.

    Kılıçdaroğlu’nun bu çıkışından bir gün sonra CHP’li vekiller üç maddelik bir kanun teklifi vermişti.

    Erdoğan’sa ertesi gün topa girmiş, ‘başörtüsüne yasal güvence’ açıklamasını eleştirdiği Kılıçdaroğlu’na karşı el artırmış, düzenlemeyi anayasa düzeyine taşımaya çağırmıştı. Erdoğan, CHP liderinin bahsettiği tarzda bir sorunun bulunmadığını savunarak, muhalefete “Gelin çözümü anayasa düzeyinde sağlayalım“ diye seslenmişti. 

    Bunun üzerine Kılıçdaroğlu’ndan ”Eğer arkasında yine kurnaz bir ajanda çıkmazsa her türlü desteği vermeye hazırız” yanıtı gelmişti. Erdoğan, sonrasında düzenlemeye aileyi ve LGBTİ+’yı da ekleyeceklerini söylemişti.

    LGBTİ+’ları hedef alacak maddeleri de bu düzenlemeye dahil edeceğini belirten Erdoğan’a Kılıçdaroğlu’ndan ‘çakma Orban’ yanıtı gelmiş ve muhalefet kanadında referandum kapısı kapanmıştı.

    Partisinin 5 Ekim’deki grup toplantısında konuşan Erdoğan, “Türkiye’nin tüm kurumlarında bu işi en geniş anlamda yer alacak şekilde, benim şu an anayasa komisyonu üyelerim çalışıyor. Teklifimizi biz Meclis’e getireceğiz” demiş, çalışmaların başladığını duyurmuştu.

    Partisinin seçim bildirgesini 28 Ekim’de açıklayan Erdoğan buradaki konuşmasında da bu teklifin bir hafta sonra Meclis’e geleceğini ileri sürmüştü.

    24 Ekim’de Adalet Bakanı Bekir Bozdağ, Anayasa’nın 24 ve 41’inci maddelere ilişkin değişiklik teklifi hazırladıklarını açıklayıp şunları kaydetmişti: “24’üncü maddede değişiklik yapılmasına karar verildi. Ona göre bir düzenleme yapılacak. Bu madde sadece başını örten kadınlarımıza değil başı açık kadınlarımızın da anayasada temel hak ve özgürlükler anlamında da şarta bağlanamayacağı ifade ediliyor. Okuyan kadınları kapsamıyor, kamu işçilerinde ve diğer alanlarda kapsam dışı kalıyor. CHP’nin teklifi sadece bir meslek icra eden kadınları kapsıyor.“

    Muhalefeti karıştırdı

    AKP’li Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın 5 Ekim’de talimatını verdiği ‘başörtüsü için anayasal düzenleme’ teklifi 69 gündür Meclis’e sunulmadı ama bu teklifle muhalefet ‘birbirine girdi.’

    Bu teklifin görüşüldüğü günlerde AKP’nin HDP’yi ziyaret etmesi diğer muhalefet partilerinin tepkisini çekmiş, İYİ Parti Genel Başkanı Meral Akşener’se hem HDP’yi hem AKP’yi hedef alarak, şunları kaydetmişti: “İşin ilginç tarafı, HDP vekilleri de genel başkanlarını tutukladığı, belediyelerine kayyım atadığı için sabah akşam eleştirdikleri AK Parti’yle aynı masaya oturmaktan, zerre utanmadılar.”

    HDP’liler, Akşener’in bu tutumunu eleştirerek, ‘millet ittifakı’nı ‘cumhur ittifakı‘yla bir tutan açıklamalar yapmıştı. Bu tartışmalar büyümüş, ‘millet ittifakı’ ve HDP arasını iyice açmıştı. Devamında HDP yetkilileri ‘millet ittifakı’na daha mesafeli ifadeler kullanmaya başlamıştı.

    ***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***