Kategori: Güncel

Serbest Görüş en son haberler, olaylar ve gelişmeler hakkında güncel bilgiler içermektedir. Sitemiz dünya ve Türkiye’deki önemli olayları anında takip etmenizi sağlayacak içerikler sunar. Güncel haberlerin yanı sıra önemli gelişmeler ve analizlerle, gündemin nabzını tutar.

  • Londra’nın 14 günlük karantina kararı İspanya’da tatil yapan İngilizleri şaşırttı

    Londra’nın 14 günlük karantina kararı İspanya’da tatil yapan İngilizleri şaşırttı

    İngiltere’nin artan Covid-19 vakaları nedeniyle İspanya’dan gelecek yolculara 14 günlük karantina şartı getirmesi, Ulaştırma Bakanı Grant Shapps ve ailesi de dahil olmak üzere İspanya’da bulunan İngiliz vatandaşlarını zora soktu.

    İngilizler için uğrak tatil yerlerinden biri olan İspanya’dan dönüp, işbaşı yapmayı planlayan binlerce İngiliz vatandaşının karar sonrası iş verenleriyle sıkıntı yaşayabileceği belirtiliyor.

    Kararı İspanya’da ailesiyle tatil yaparken öğrenen Ulaştırma Bakanı Grant Shapps’in de ülke dönüşünde karantina altında tutulacağı söylendi.

    ‘Önlemler alınmadığı takdirde Covid-19’da ikinci dalgayı yaşayabiliriz’

    “Kararın aniden alındığına” yönelik eleştirilere cevap veren İngiltere Dışişleri Bakanı Dominic Raab ise “Önlemler alınmadığı takdirde Covid-19’da ikinci dalgayı yaşayabiliriz” dedi.

    Bakan açıklamasında, “İspanya’da son 2 günde Covid-19 vakalarındaki ciddi artışı değerlendirdik. Alınan karar tatilcileri üzmüş olabilir ancak bunun için tatilcilerden özür dilemeyeceğiz. Hızlı ve kararlı olmamız gerekirdi. İngiltere’de salgının yayılmasını durdurmak için yoğun çaba sarf ediyoruz. Önlem alınmadığı takdirde İngiltere’de yeni bir karantina dönemi yaşayabiliriz.” şeklinde konuştu.

    Fransa ve Belçika vatandaşlarına Katalonya’ya gitmemeleri tavsiyesinde bulundu

    İspanya’da özellikle ülkenin doğusundaki Katalonya ve Aragon özerk bölgelerinde yoğunlaşan koronavirüs salgınında artan yeni vakalar, Avrupa’nın diğer ülkelerinde de endişe yaratmaya başladı.

    İngiltere’nin ardından Fransa ve Belçika da vatandaşlarına Katalonya’ya gitmemeleri tavsiyesinde bulundu.

    Belçika Dışişleri Bakanlığının güncellediği Covid-19 ile ilgili tavsiyelerin olduğu sayfada, İspanya’nın Katalonya bölgesinde bulunan Lleida ve Aragon bölgesindeki Huesca kentlerine gidişlerin zorunluluk gerektirmeyen durumlarda yasaklandığı belirtildi.

    Lleida ve Aragon bölgesinden dönenlere karantina

    Ayrıca bu iki kentten Belçika’ya gelenlerin de tedbir amacıyla 14 gün karantinada tutulacakları kaydedildi.

    Fransa Başbakanı Jean Castex de dün yaptığı açıklamada, vatandaşlarına Katalonya bölgesinde gitmemeleri tavsiyesinde bulunarak, Fransa-İspanya sınır geçişlerinde yeni kısıtlamaların getirilmesi için İspanyol hükümeti ile

  • Almanya’da tatilden dönenlere Covid-19 testi zorunluluğu gündemde

    Almanya’da tatilden dönenlere Covid-19 testi zorunluluğu gündemde

    Almanya’da koronavirüs salgınından dolayı yüksek riskli ülkelerden dönenlerin Covid-19 testi yapma mecburiyeti gündemde. Almanya sağlık otoritelerinin belirlediği riskli ülkeler arasında Türkiye de bulunuyor.

    Henüz bir karar alınmamış olsa da Sağlık Bakanı Jens Spahn, halka test zorunluluğunu dayatmanın yasal zeminini araştırdıklarını ifade etti.

    Reuters’da yer alan habere göre Sağlık Bakanı, bireylere test yaptırmayı şart koşmanın özgürlüklerin ihlali olabileceğini, yargı makamlarının alınan tüm önlemlerin temel hak ve özgürlükler kapsamında olup olmadığını yakından incelediğini söyledi.

    Almanya cuma günü, tatilden dönen tüm yolculara ücretsiz Covid-19 testi imkanı tanınacağını duyurmuştu.

    Tanı konanlara 14 gün karantina zorunluluğu

    ABD, Hindistan ve Brezilya gibi salgından en fazla etkilendiği için yüksek riskli kategorisine giren ülkelerden dönenlerin test sonucu negatif ise 14 gün karantinada kalmaları gerekmiyor. Teşhis konanların ise kendilerini 2 hafta izole etmesi mecburi.

    Almanya’da da günlük vaka sayısında keskin bir artış oldu, cuma günü Covid-19 tanısı konanların sayısı 815’i bularak mayıs ortasından bu yana günlük en yüksek seviye görüldü.

    Havayolu ulaşımının normale dönüşü ve tatil sezonu olması dolayısıyla, salgının Avrupa’da yeniden hız kazanmasından korkuluyor. Özellikle İspanya’da görülen vaka sayılarındaki hızlı artış, ikinci dalga endişesini ile birlikte karantina önlemlerini tekrar masaya taşıdı. İngiltere, İspanya’dan dönenlere 14 gün karantina zorunluluğu getirdi.

  • Serekaniye’de patlama: Ölü ve yaralılar var

    Serekaniye’de patlama: Ölü ve yaralılar var

    Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) ve bağlı radikal grupların kontrolünde bulunan Rojava’nın Serekaniye kentinde bir patlama meydana geldi.

    Rudaw’ın haberine göre Rojava’nın Serekaniye kentinde bomba yüklü bir aracın patlaması sonucu beş kişi öldü, 15 kişi de yaralandı.

    Üç gün önce de aynı bölgede bir patlama meydana gelmiş, üç kişi yaşamını yitirmişti, 10 kişi de yaralanmıştı.

    Suriye İnsan Hakları Gözlemevi, Türkiye destekli silahlı grupların denetimindeki yerel meclis binası yakınlarında bomba yüklü bir aracın infilak ettirildiğini duyurmuştu.

    7 Temmuz’da da Serekaniye’de meydana gelen patlamada altı kişi yaşamını yitirmiş, üç kişi de yaralanmıştı.

    Serekaniye, Ekim 2019’dan beri Türkiye ve ÖSO’nun kontrolünde bulunuyor.

  • Siyasi kitsch: Ayasofya – Josef Hasek Kılçıksız

    Siyasi kitsch: Ayasofya – Josef Hasek Kılçıksız

     

    Genel anlamıyla, yüzeysellik, ucuzluk, gösterişçilik, kendini olduğundan daha değerli ya da önemli gösterme hali olarak da tanımlanan kitsch, Türkiye toplumunu karakterize eden önemli olgulardan biri haline geldi.

    Kendi üretmediği, var etmediği bir hayatı yaşama sevdasına kapılan Türkiye toplumu, Televole’yle, magazin programlarıyla, dizileriyle, giyim kuşamı, hayat tarzı ve sonradan görmeliği ile aslında taklitçi burjuvazinin sınıflaşamamış hibrit toplumuna dönüştü.

    Bu bakımdan sosyal dokularında kitsch’in birçok özelliğini de barındırıyor.

    Haluk Kırcı röportajı

    Kitsch’in günlük hayata yansıyan tezahürleri nelerdir?

    Kitsch anti-sanattır biraz da. Mesela teyzelerin altın gününe giderken yanında götürdükleri rugan terliktir.

    Palmiye şeklinde bir gece lambasıdır. Televizyonun üzerine konulan dantel örtüdür. Çocukların yoksunluktan meyve yiyemediği bir evde, renkli camdan yapılmış meyve tabağında duran bal mumundan meyvelerdir.

    Haluk Kırcı röportajının gazetecilik olarak sunulmasıdır. Devrimci katilinin gizli gizli Ahmet Kaya dinlemesidir. Sözde çevreye duyarlı iktidarın müteahhit ve beton aşkıdır.

    Ormanları yakanın evindeki vazoda duran plastik çiçektir. Yuvarlak aynalarla süslü, eril homofobik bir mekânda Bülent Ersoy’un arabesk okumasıdır mesela. Köyden İstanbul’a göçenin Elvis resimli duvar halısıdır.

    Otomobillerin ön camlarında sallanan tespihtir ve “her şeye baş sallayan” köpek maskotudur.

    Bol makyajlı kadının kömür karası saçlarını sarıya boyamasıdır.

    Tanrının tapınaklarındaki devasa avizelerdir mesela. Ayasofya’nın bahçesine park edilen lüks otomobiller serisidir. Sokak düğünlerinde hızla çalınan davulun sesinden galeyana gelen magandanın tabancasından çıkan, çocuğun kafasına saplanmış yorgun kurşundur.

    Çocuğunu döven babanın evinde duvara asılı ağlayan çocuk resmidir. Korona çağında gelinin taktığı altından maske ve o maskenin altındaki, ‘çekemeyenler çatlasın’lı sinsi gülümsemedir. Ayasofya’daki ikonaların perdeyle kapatılmasıdır mesela.

    Siyasi kitsch’in saati vurdu

    Biraz da nostaljidir kitsch. Mesela dünya gerçekliğinden kopmuş Pan-Osmanlıcı ütopyadır. Arap dünyasında sadece Katar ile dostken halife rüyaları görmektir.

    Anlatıla anlatıla bitmeyen bir kahramanlık destanıdır. Askerlerin kurucu güç olduğu bir ülkede siyasetçinin, “artık darbe olmaz” diye askere güvenme aymazlığıdır.

    Boğazına kadar kirliliğin içine batmış bir dünyada bu kirliliği yadsımaktır. Estetik ülküye olan haslettir biraz da. “Barış içinde biraradalık” becerisi olmayanlardan bir barış ve hoşgörü tarihi yazmaktır.

    Dünya iyi ve kötü olarak ayrıldığında, siyasi kitsch’in saati de vurdu. Zira dünya ne kadar öngörülmez derecede karmaşık ise ahlaki netlik ve tutarlılık dürtüsü o kadar büyük olur.

    Siyasi kitsch popülizm ile birlikte yeni bir momentum kazandı.

    İnsanların siyasi sinir uçlarına nüfuz eden duygusal ifadeler, kutsallara dair aforizmalarla yüklü kelime balonları kamusal söylemi belirlemeye başladı.

    Neredeyse her hafta, kararlı ve öfkeli güruh, ahlak ve saldırganlığın karışımından oluşan ucube bir dayanışma ruhuyla bir araya gelerek içinde debelendikleri aidiyet krizini aşmaya çalışıyor.

    Siyasi Frankeştayn

    Kapitalist refah devleti büyüyen uzman ordusuyla, kolektif erdeme içkin kişisel sorumluluğu yapı sökümüne uğratmak için yıllardır uğraşıyor.

    Gelinen noktada kamu yararını gözetmeyen sorumsuz bir tipoloji oluştu. Kısacası kapitalist üst akıl ve siyasi kitsch el ele vererek kendi insan profilini yarattı.

    İşte bu sorumsuz ve bencil “siyasi Frankeştayn” yüzünden maske takmayı bile cezai yaptırıma bağlamak zorunda kaldılar.

    Çocuksu ruhu bir ölçüde koruyabilmiş yetişkin, bir ayrıcalığa sahiptir. İçindeki çocuğu yaşatmış olanlar ruhsal ve maddi kişisel gönenci teşvik eden içsel bir enerjiye sahip sayılırlar.

    Her gün gerçekleşen, “yetişkin dramalar” ışığında kim çocuksu özensizlik ve masumiyet çağına geri dönmek istemez ki?

    Günlük yaşama hâkim olmaya çalışan dinci, ahlakçı kodlarla uzlaşı içinde olmayanların yasadışı ve kâfir ilan edildiği bir ortamda, tüketim toplumunun kapitalist kodlarına uymayanlar da dışlanıyor.

    Anlayacağınız, sahihi erdemlere sahip olmayı amaçlayan çocuksu masum özne çifte bir kuşatmanın altındadır.

    Üst alt ve daha küçük kimliklerine ayrıştırılmış parçacıklı bir toplumda yaşıyoruz. Her alt kimlik, toplumsal hacmi ne denli küçük olursa olsun, kendisi için bir siyasi aidiyet iddia ediyor.

    Oysa bu alt kimlikler sadece seçimden seçime politik olarak hizmet görüyorlar. Siyasi kitsch’in kucaklayıcı bir üst kimliğin oluşmasını engellediği, “atomize olmuş parçacık toplumunda”, kamu yararı gözeten ortak sorumluluk bilinci de yok edilmek üzeredir.

    Politik doğruluğun histerik aktörleri

    Siyasi akıl uzun yıllardan beri, birbiriyle doku uyuşmazlığı içinde olan, siyaseten etnik ve sınıfsal olarak heterojen ya da geçici hibrit çıkar ittifakları kuran insanların yanyanalığını çok kültürlü mozaik toplumu olarak yutturmaya çalıştı.

    “Çanakkale’de birlikte savaştık, Osmanlı içtimâi olarak gayrimüslimlerin huzur içinde yaşadığı bir yerdi” gibi savlar tarihi tersyüz ederek, aldatının günümüze kadar taşınmasını sağladı. Siyasi kitsch de bu aldatının devamlılığında önemli bir işlev yüklendi.

    Gayrimüslimlere sunulan üç seçenek (kılıçtan geçirilmek, teslim olup Müslüman olmak, kendi inançlarında direnmeleri durumunda varlık vergisi ödemek) hoşgörü olarak öğretildi.

    Oysa bu hoşgörü toplumu değil, olsa olsa, seçenekler mezarlığını hoşgörü olarak belleten sözde iyi insanların acımasız yamyamlığıydı.

    Belediyenin süt dağıtan işçisine, metro çalışanına saldıran, Pınar Gültekin’in katiline Whatsapp’ta destek sunan güruh sorumluluk etiği yerine bir ideoloji ve parti ahlakı dayatıp kendini yamyamlaştırıyor.

    Bana sorarsanız, Tanrı herkesi, bu “politik doğruluğun histerik aktörlerinden” korusun!

    Ayasofya’daki kılıç

    Siyasi kitsch bana kalırsa, utopia-distopia düalitesinden bir “kriptopia” çıkardı.

    Huzurlu bir Avrupa, değerlerin bir konsensüsü ışığında İslam’ın Avrupalılaşması gerçekleşmeden var olamazdı.

    Bu, herhangi bir dini vahiyden önce, aklın önceliğinin ve ortak bir sağduyunun hâkim kılınmasıyla mümkün olabilirdi.

    Ayasofya’daki kılıç, işte bu konsensüs ruhuna karşı çekilmiş bir kılıçtır. Devletin Avrupa projesi (eğer öyle bir şey varsa) reel politiğin ikiyüzlü yasaları ve çifte standartları yüzünden, toplumun Avrupa projesi ise İslam’ın Avrupalılaşamaması yüzünden zaten akamete uğramaya mahkûm bir projeydi.

    Düşüncenin hezimeti

    İslam hakkındaki her düşünce, eleştiri ve yorum, şiddetli reaksiyonlar alıyor. Kısacası İslam hakkındaki tartışmalar birçok düşünür için bir mayın tarlasına girmek anlamı taşıyor.

    Fransız filozof Alain Finkielkraut bu olguya “La défaite de la pensée” (düşüncenin hezimeti) olarak adlandırıyor.

    Zamanın ruhu, ne yazık ki, irrasyonel, post-olgusal düşünce ile rasyonel düşüncenin (Adorno’da “rahatsız edici, provokatif düşünceler” nosyonuna atıf olarak) dışlanmasından oluşan bir kombinasyondan oluşuyor.

    Bu reddiyeci tavır, dinsel olguların aydınlanmacı eleştirisini İslamofobi olarak değerlendirip eleştirmenlere bir otosansür dayatıyor.

    Batının savunma pozisyonlarında olan çekingen tepkisi, işte bu “rasyonel düşüncenin hezimeti” kavramsallaştırması ışığında okunmalıdır.

    Son zamanlarda Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın tutumu Avrupa Birliği ve NATO müttefikleri için kabul edilebilir olan şeylerin sınırlarını zorlamaya başladı.

    Bu tutum, sadece ekonomik krize batmakta olan bir ülkede reisin giderek azalan popülaritesini arttırmaya çalışmasıyla açıklanamaz. Bu kışkırtıcı tutumun rövanşist bir arka planı her zaman olageldi.

    Kılıç ve fetih çağı

    Mesela Ayasofya’nın açılış tarihinin, Erdoğan’ın yeniden çizmeyi hayal ettiği ve günümüz Türkiye sınırlarını belirleyen Lozan Antlaşması’nın imzalanmasının 97. yıldönümüne rastlaması basit bir tesadüf değil.

    Bu manidar zamanlama sadece Batı dünyası için değil Kemalizm için de bir meydan okuma anlamına geliyor. Ali Erbaş’ın kılıçlı hutbesi işte bu sözüm ona “yeni fetih” çağının başlangıcı bağlamında önem kazandı.

    Bu yeni “kılıç ve fatih çağı” siyasi kitsch terminolojisinde yerini alırken, Ayasofya için olduğu kadar, Suriye başta olmak üzere, Doğu Akdeniz, Libya ve Kuzey Irak’a kadar uzanan olası fetih coğrafyasının dış sınırlarına dair emareler de sunuyor.

    Aynı zamanda Buhara’dan Endülüs’e kadar uzanan bir “fetih coğrafyası” için siyasi ve askeri çağrışımlar taşıyor.

    Türk ordusu Batı’nın sakalının dibinde insansız hava kuvvetleri ve birkaç bin Suriyeli savaşçının varlığıyla artık Libya’da kalıcı hale geldi.

    Suriye’nin kuzeyinde ise hâlihazırda dolaşımda olan Türk lirasıyla, kaymakamı, postası ve okullarıyla kalıcı hale geldi.

    Ayasofya’nın camii olarak açılması ile Kudüs’teki Mescidi Aksa’nın kurtuluşu arasında bağlantılar kuran siyasi akıl, kendini dünya konjonktüründen fena halde soyutlayarak, rasyonel düşüncenin hezimeti sürecinde figüran işlevi görüyor.

    Mesaj net: Suyunuz ısındı

    Bu tutumların saldırgan iletiler taşıyan sembolizmi yabana atılır cinsten değil. Bir zamanlar AB’nin kapısını ısrarla çalan ezik bir Türkiye’den imparatorluk hayalleri kuran bir ülkeye doğru kat edilen yol, totaliter bir siyasi kitsch’e çıkıyor.

    Ülkenin geçirdiği metamorfoz, yollara köprülere ve TOKİ’ye dair betonsal bir sıçramaya işaret ediyor. İnsanların kör parmağım gözüne sokulan değişim bir anlayış değişimi hiç değil.

    Uluslararası sahnede daha dindar ve daha saldırgan devlet aklının tezahürleri, kaçınılmaz olarak Avrupa projesinden vazgeçildiğinin teyidi olarak algılanmalı. Bu, ulusal düzeyde ise rap şarkılarıyla avunan, Kemalistlere “suyunuz ısındı” mesajıdır.

    Kitsch sanatın sonu ise Türkiye’nin demokrasi serüveni de, totaliter siyasi kitsch ile hadım edilmiş, rasyonel siyasi aklın sonu anlamına geliyor.

    (NÖ)

  • Ayasofya’yı camiye çevirmenin İslam’a ne katkısı var?

    Ayasofya’yı camiye çevirmenin İslam’a ne katkısı var?

    1934 yılında müze statüsüne çevrilen Ayasofya, 86 yıl sonra tekrar cami statüsüne çevrildi. Konuya dair bir yığın görüş açıklandı ve açıklanmaya devam edilecek. Konuyu farklı açılardan ele alan bu açıklamaların çoğunda, doğruluk payları var.

    Her bir görüş, camiye çevrilme serüveninin bir veya birkaç özelliğini öne çıkarıyor. Konu tarihten İslam hukukuna, imparatorlukların tarihsel koşullarından ulus devletlere, dinden sosyal yaşama, siyasetten hukuka, sanattan estetiğe, uygarlıktan uluslararası ilişkiler varıncaya kadar çok boyutlu, çok katmanlı olduğu için, herkes kendi meşrebince konuyu bazı özellikler boyutunda ele alıyor. Böylesi de normal.

    Bu yazı da konuyu daha kapsamlı olarak ele almaya ve bu bağlamda görüşlerimi maddeler halinde ifade etmeye çalışacağım.

    1) Erdoğan iktidarı otoriterleşme yolunda sınır tanımayan bir hızla ilerliyor. En son bunun iki örneği, çoklu baro sistemi ve Ayasofya. Postmodern dönemde sistemin otoriterleşmesi için klasik faşizme gerek yoktur. Bu dönemde popülizmle de pekâlâ otoriterleşme sağlanabiliyor. Erdoğan iktidarı popülist, İslamcı ideolojiden beslenen bir tarihselliği görev edinmiş ve faydacı (pragmatist) bir iktidardır! Dünyada bu tür iktidarlar yaygınlaşıyor.

    Ayasofya’nın tarihsel serüveninin bu toplumun bir kesiminde karşılığı var. Bu noktada Erdoğan iktidarı Ayasofya’yı camiye çevirerek otoriterleşmesine meşruiyet sağlamaya çalışıyor.

    2) Camiye çevirme sürecinin doğrudan yürütme üzerinden yapılması yerine Danıştay üzerinden yapılması, sürece hukuki bir nitelik kazandırma çabasıdır. Böylece içte ve dışta bu konuda siyasetin bir dahlinin olmadığı, kararın hukuk yoluyla verildiği imajı yaratılmak istenmiştir.

    Hâlbuki sürece yakından bakıldığında belirleyici olanın iktidar/siyaset olduğu açıktır! 1934 yılında Ayasofya’nın müzeye çevrilmesi kararını nasıl yürütme organı (o günkü iktidar) vermişse, bu kararın iptalinin de yine yürütme organı (bugünkü iktidar) tarafından verildiği çok açıktır. O günkü karar da siyasidir, bugünkü karar da siyasidir!

    Ayrıca Danıştay’ın kararının şimşek hızıyla uygulamaya konulması, iktidarca bir ön hazırlığın yapıldığını gösteriyor.

    3) Danıştay, Ayasofya’nın Fatih vakfiyesine kayıtlı olduğu ve yerin vakfa iadesi ve amacına uygun (cami olarak) kullanılması gerekçesiyle karar verdi. Peki, vakfiyelerde ve eski tapularda kayıtlı ve soyu bugün de devam eden Osmanlı Padişahı malları ne olacak? “Dolmabahçe Sarayı dedemin malıdır” diyen bir mirasçıya ne denecek? Daha somut söyleyelim, malları ellerinden alınmış ama soyu devam eden azınlık malları ne olacak? Örneğin Çankaya Köşkü’nün ve arazisinin Ermeni Kasapyan ailesine ait olduğu, ailenin ABD’de yaşayan torunu Edward Çuhacı’nın köşkün satılmadığı iddialarına ne denilecek? Hani hukuk herkes için eşitti? Yoksa bunlar da mı kılıç hakkı sayılacak?

    4) Ayasofya’nın camiye çevrilmesini kılıç hakkı üzerinden savunmak, bugün ilkelliğin, barbarlığın, işgal (veya fetih) ve çapul kültürünün ve gücü gücü yetene anlayışının dışavurumudur! Bunun tarihsel anakronizmi bir tarafa, gerçekten ahlaki olarak da çok tehlikeli ve sorunlu bir durumdur. 1400’lü yılların dünyasını bugüne ikame etme anlayışı, gerçekten utanç vericidir!

    Tipik örnek olması açısından varsayalım ki günümüzde Kâbe ABD tarafından işgal edildi. ABD dedi ki; “Kâbe’ye kılıç hakkı olarak kilise inşa ediyorum!” Ne hisseder, ne dersiniz? Dünü bugüne ikame etmek ne büyük tehlikeler içeriyor, değil mi?

    5) Ayasofya’nın camiye çevrilmesinin bir mekânsal ihtiyaç olmadığı çok açıktır. Erdoğan’ın kendisinin de dediği gibi, Sultan Ahmet Camisi dolmuyor!

    6) Ayasofya’nın camiye çevrilmesinin bir yanı iktidarın otoriterleşmesine meşruiyet sağlamaksa, bir diğer yanı da iktidarın ideolojik amacına uygun bir adımdır. Erdoğan iktidarının İslamcı damarının tarihsel bir arka planı var. Bu tarihsel arka planı bir Doğu-Batı çatışması, Batı’nın fennini alalım ahlakını almayalım retoriği, küffar ve gaza retoriği, İslam’ın yayılması ve özellikle İslam’ın kendi ülkesi içerisindeki hâkimiyetinin tesis edilmesi, bunun için de Osmanlı millet sisteminden arta kalan kesimlerin etkisizleştirilmesi ve mekânlarının ele geçirilmesi oluşturur ki, bu son madde Türk milliyetçiliğiyle uzlaştığı noktadır. Zaten buradan tekçi bir anlayış çıkar ki, bugün Erdoğan ile Bahçeli aynı tekçi sloganları atmaktadır.

    Ayasofya’nın camiye çevrilmesi, ülke içerisinde bir İslamlaşma hâkimiyeti çabasıdır. Bunu İslamcı dünyanın yayınlarından ve siyasetlerinden okumak mümkündür. 1970’lerden itibaren dile getirilen Taksim’e cami yapacağız iddiası, bugün gerçekleşti. Nedir bu iddianın altında yatan siyaset?

    Taksim, Beyoğlu (Pera) bölgesi öteden beri azınlıkların yaşadığı ve Cumhuriyetle birlikte modernleşme pratiğinin açık ve yoğun şekilde bu bölgede oluştuğu gerçeğine karşı, İslamcılar için kafir olan bu bölgenin İslamlaşması gerekiyordu.

    Peyami Safa’nın 1931 yılında yayınlanan “Fatih-Harbiye” romanının omurgasını bu siyasal anlayış oluşturur. Fatih İslam’ı, Harbiye küffarı temsil eder! Bu roman, Türkiye’de İslami romanların kurgusundaki ana şemayı oluşturur.

    İslami anlayış “İslam iyidir, ahlaklıdır, erdemlidir, doğru yoldur, Allah’a teslimiyettir, imandır” vb. özelliklerini anlatsa, bunlar üzerinden bir paradigma kursa, bu saygıyla karşılanmalıdır. Fakat “İslam’ı dünyaya hâkim kılacağız, tövbe eden edecek, etmeyenin katli vaciptir, düşmanın canı, malı karısı kızı oğlu Müslüman’a helaldir, benim şeriatım doğrudur” gibi iddialar; işte acı ve tehlikeli olan budur! İslam dünyasında zulmün ve kanın neden eksik olmadığına bir de bu açıdan bakılmalı!

    7) Erdoğan’ın Ayasofya’yı camiye çevirmesine salt bir iç politika taktiği ve oy kaygısı olarak bakmak yeterli değildir. Konuya 6. Madde bağlamında bakmanın, yani bir sekülerlikten kopma ve gittikçe İslamlaşma olarak bakmanın daha isabetli olacağı kanısındayım.

    8) Erdoğan Ayasofya’yı camiye çevirmekle yeni bir seçmen kitlesi kazanamayacak. Zaten bunu desteğini büyütmek için değil, desteğini korumak için yaptı. Bakalım göreceğiz, desteğin seyri ne yönde olacak?

    9) Ayasofya’nın camiye çevrilmesinin bağımsızlıkla, egemenlikle hiçbir ilgisi yok. Yani Ayasofya cami, müze veya kilise dahi olsa, bunlar bir bağımsızlık kazanımı veya kaybı değildir. Ayasofya bizim ülkemiz içinde ve egemenlik sahamızda bir yer.

    Bağımsızlıktan, egemenlikten mi söz ediyorsunuz, haydi girin ülkedeki ABD üslerine! Kapatın NATO üslerini vs. Egemenlik hakkı gibi numaralar çekmeyin! Kaldı ki dünyanın bu denli küreselleştiği, giriftleştiği bu dönemde, ben bağımsızlığı geçmiş dönemin ölçüleri içerisinde değerlendirmiyorum.

    10) Ayasofya’nın camiye çevrilmesine muhalefet karşı çıksaydı, gerilim son bulmayacak ve Erdoğan’ın ve İslamcı cenahın elinde yine bir koz olarak kullanılacaktı. Bana göre muhalefet doğru bir tavır takınarak, Erdoğan’ı boşa düşürdü.

    11) Ayasofya’nın camiye çevrilmesiyle, kimileri alabildiğine sıkışan Erdoğan’ın son kozunu oynadığını söylüyorlar ki, bu doğru değil. Özellikle dinci siyasetlerin kozu bitmez! Örneğin azınlık mensuplarının dini mekân ve hakları üzerinde bazı tasarruflara gitmek, iktidara yedeklenmeyen ve asimile olmakta direnen Alevi kesimlerini sıkıştırmak ve dahası, kimi alanlarda İslami hukuk kurallarının inşası gibi vb. birçok oyun sahaya sürülebilir.

    12) 1934 yılında Ayasofya’nın müzeye dönüştürülmesi kararı, sanat ve estetik açıdan olumlu ve yerinde bir karardı. Elbette bu eser Ortodoks Hıristiyanlığın bir eseri ve en büyük mabedi. Ancak bu eser aynı zamanda tarihsel, mimari ve sanatsal açıdan evrensel bir eser. Bir kültürel miras. Bütün insanlığın ortak bir değeri. Böylesine evrensel bir eseri herhangi bir dinle, cemaatle, kesimle sınırlamak doğru değil. Bu eserin cami olarak kullanılmasının İslam’a ne gibi somut bir katkısı var? Hâlbuki müze olarak kullanılması, orayı ziyaret eden her milletten her dinden insana sanatsal ve estetik bir katkı sunmakta. Elbette Ayasofya’nın statüsüyle ilgili karar yetkisi bize aittir. Ancak bu kararı evrensel bir bakış açısıyla vermek ve böylece insanlığın kültürel mirasını yine tüm insanlığa sunmak daha adildir. Camiye çevrilmesine bu nedenle karşıyım.

    13) Ayasofya’nın camiye çevrilmesi, Erdoğan iktidarının yönetememesinin de bir göstergesidir. Bunların hiçbiri Erdoğan iktidarı için bir kurtuluş değil. Uzatmaya katkıları olabilir, ama her şeyin bir sonu var.

    Elbette bu tamamlanmış bir yazı değil ve bu maddelere yenileri eklenebilir. (HŞ/RT)

  • AKP’li Metiner: Süleyman Soylu kardeşim telefonla aradı!

    AKP’li Metiner: Süleyman Soylu kardeşim telefonla aradı!

    AKP’li Metiner sosyal paylaşım sitesinden yaptığı açıklamada, canlı yayında tartıştığı İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun kendisini telefonla aradığını ve ‘yanlış anlaşılmanın giderildiğini’ ifade etti.

    CNN Türk’te Semiha Şahin’in sunduğu CNN Türk Masası programında İçişleri Bakanı Süleyman Soylu ile tartışan AKP’li eski vekil Mehmet Metiner, sosyal medya hesabından yeni bir paylaşımda bulundu. “Kardeşim” diyerek bahsettiği Soylu’nun dün akşam kendisini aradığını ifade eden Metiner, “Yanlış anlaşılma karşılıklı olarak giderildi. Helalleştik.” dedi.

    CNN Türk’te katıldığı bir canlı yayında konuşan Metiner’in sözleri üzerine  yayına telefonla bağlanarak Metiner’e sert çıkışan İçişleri Süleyman Soylu ile ertesi güne de sarkan bir tartışmaya girmişti.

    Metiner, Twitter’dan yaptığı paylaşımla Soylu’nun kendisini telefonla aradığını ve “yanlış anlaşılmanın karşılıklı giderildiğini” ifade etti.

    Metiner şu ifadeleri kullandı:

    Dün gece İçişleri Bakanımız Süleyman Soylu kardeşim telefonla aradı.Yanlış anlaşılma karşılıklı olarak giderildi. Helalleştik. Aynı partinin ve aynı davanın iki neferi olarak birbirimize sadece abi-kardeş muhabbeti yakışır. Biz biriz ve beraberiz. Husumet bekleyenler başka kapıya.

  • Çiller torunlarını sokağa attı

    Çiller torunlarını sokağa attı

    Mahkemelik olan Mert Çiller’in annesi eski başbakan Tansu Çiller, gelini ve 2 torununun kaldığı daire için mahkemeden jet hızıyla taliye kararı çıkarttı.

    Türkiye bir süredir kadına şiddeti ve kadın cinayetlerini konuşuyor. Ozan Güven-Deniz Bulutsuz olayının ardından yaşanan Pınar Gültekin cinayeti, kadına şiddeti bir numaralı gündem haline getirdi. Son olarak, Türkiye’nin ilk ve tek kadın başbakanı Tansu Çiller’in, bir dönem magazincileri peşinde koşturan oğlu Mert Çiller, 2 çocuğunun annesi Zeynep Çiller’e şiddet uygulamaktan mahkemelik oldu.

    10 MİLYON TAZMİNAT İSTEDİ

    Zina, pek fena muamele, onur kırıcı davranış, şiddetli geçimsizlik, evlilik birliğinin temelden sarsılması gerekçeleriyle boşanma davası açan Zeynep Çiller, Mert Çiller’den 10 milyon TL tazminat ve çocukları ve kendi için de aylık 300 bin TL nafaka istedi. Aile Mahkemesi Mert Çiller hakkında evden uzaklaştırma ve Zeynep Çiller’e 3 ay yaklaşmama cezası verdi.

    TANSU ÇİLLER TORUNLARINI SOKAĞA ATTI

    Sözcü’de yer alan iddialara göre, Mert-Zeynep çiftin yaşadığı durum Tansu Çilleri oldukça sinirlendirdi. Çiftin oturduğu ve Mert Çiller’in uzaklaştırma cezası aldığı, İstinye’deki lüks dairenin sahibi Tansu Çiller, mahkemenin evi Zeynep Çiller’in kullanımına vermesinin ardından tahliye davası açtı. Oğlunun kirasını ödemediği gerekçesiyle Tansu Çiller mahkemeden aldığı jet tahliye kararı ile mahkemenin Zeynep Çiller’in kullanımına verdiği evi boşalttırdı. Zeynep Çiller ve iki çocuğu sokakta kaldı.

    AŞIRI ALKOL VE UYUŞTURUCU KULLANIYOR

    Zeynep Çiller’in avukatlığını Kezban Hatemi ve Nezihe Hıdıroğlu yapıyor. İstanbul Aile Mahkemesi’ne açılan boşanma davasındaki dilekçede Zeynep Çiller’e ait şu iddialar yer aldı: Bir buçuk yıllık flört döneminden sonra Zeynep ve Mert Çiller 16 Kasım 2009’da evlendi. Çiftin bu evlilikten bugün 10 ve 5 yaşlarında bir kız ve oğlu oldu. Son dönemlerde iddiaya göre Mert Çiller’in, aşırı alkol tüketimi ve uyuşturucu kullanması nedeniyle öfkesini kontrol edemeyip kendini kaybederek her fırsatta Zeynep Çiller’e şiddet uygulamaya başladı.

    KAFASINI DUVARDAN DUVARA VURDU

    5 Mayıs’ta Mert Çiller aile konutunda çocuklarının gözü önünde Zeynep Çiller’e şiddet uygulamasının ardından çift karakolluk oldu. İddiaya göre Mert Çiller hiçbir neden yokken Zeynep Çiller’i saçından sürükleyerek kafasını duvardan duvara vurdu. Evdeki eşyaları kırmaya başladı. Zeynep Çiller çocuklarını alarak komşularına sığındı. Komşuların 155 Polis İmdat hattını araması üzerine Zeynep Çiller şikayetçi oldu. Eve gelen polisler tutanak tutarak Zeynep Çiller’i muayene için hastaneye götüreceklerini belirtti.

    TANSU ÇİLLER’DEN TEHDİT İDDİASI

    Bu sırada eski başbakan Tansu Çiller, avukatı ile birlikte aile konutuna gelerek iddiaya göre polislerin işlem yapmasını engellemeye çalıştı. Tansu Çiller, Zeynep Çiller’in şikayetçi olması durumunda ‘Çocuklarını bir daha göremezsin’ şeklinde tehdit ettiği boşanma dilekçesinde yer aldı. Çocuklarını üst kat komşusuna emanet eden Zeynep Çiller, polislerle birlikte İstinye Devlet Hastanesi’ne giderek darp raporu aldı.

    DARP RAPORU DOSYADA

    5 Mayıs 2020 tarihli darp raporu boşanma dilekçesinde şöyle yer aldı:

    *Sağ parieltalde 2×3 santim boyutunda hematom,

    *Boyun ön yüzde solda 1 cm yüzeysel çizik,

    *sol üst kol dış yan yüzde yaklaşık 10×10 cm hematom ve ekimoz alanı var.

    *Sağ üst kol dış yan yüzde 2 adet yaklaşık 10×5 cm boyutlarında hematom ve ekimoz alanı var.

    *Sol köprücük kemiği altında yaklaşık 1×3 cm boyutunda ekimoz alanı var.

    *Sol omuzda 2×1 cm boyunda ekimoz alanı var.

    *Sağ memede al lateral bölgede 2×1 cm boyutunda ekimoz ve yüzeysel sıyrık var.

    *Sol meme lateral alt bölge 2 cm yüzeyel çizik var. Sağ üst bacak dış yüzde yaklaşık 5×2 cm boyutunda 2 adet ekimoz alanı var.

    *Sol üst bacak dış yüzde 5×3 cm ve 2×2 cm boyutunda ekimoz alanı var.

    *Sağ tibia ön yüzde yaklaşık 2×3 cm boyutunda tespit edildi.

    Yaşadığı son şiddet olayının ardından Zeynep Çiller avukatları Kezban Hatemi ve Nezihe Hıdıroğlu aracılığıyla geçtiğimiz ay İstanbul Aile Mahkemesi’nde zina, pek fena muamele, onur kırıcı davranış, şiddetli geçimsizlik, evlilik birliğinin temelden sarsılması gerekçeleriyle boşanma davası açtı.

    KABURGASI KIRILDI

    Mert Çiller’in Zeynep Çiller’e pek çok kez şiddet uyguladığının anlatıldığı dilekçede 2017’de ise Zeynep Çiller’i kaburgası kırılıncaya kadar döverek adeta bir kum torbasına çevirdiği ifade edildi. Zeynep Çiller’e yönelik işkence boyutuna varan şiddet eylemleri nedeniyle genç kadının sol kulağında yüzde 70 duyma kaybına varan kalıcı ağır hasar oluştuğu belirtildi.

    SİNİRİNİ EŞİNDEN ÇIKARMAKTA

    Dilekçede, Mert Çiller’in her konuyu tartışmaya çevirdiği eşine; çocukların, çalışanların, aile fertlerini ve arkadaşlarının önünde bağırdığı, aşağıladığı, tartakladığı ve dövdüğü ileri sürüldü. Dilekçede, “Çalışanlarına, iş ortağı olan kardeşine ya da annesine sinirlenen Mert Çiller’in hırsını adeta kum torbası haline getirdiği eşi Zeynep Çiller’den almakta, hemen her fırsatta hayati tehlike yaratacak şekilde döverek duvardan duvara fırlatmaktadır” denildi.

    PSİKOLOJİK ŞİDDET UYGULANDI

    Mert Çiller’in eşine sürekli sinkaflı küfürler söylediğinin yer aldığı dilekçede, Zeynep Çiller’in Mert Çiller’e bir şey söylemek için seslendiğinde Mert Çiller’in “Efendim ananın a…” şeklinde cevap verdiği ileri sürüldü. Zeynep Çiller’in şiddet ve dayak, ağır psikolojik ve fiziksel şiddete çocukları aile ortamında büyümeleri için katlandığının yer aldığı ifade edilen dilekçede, evlilik sürecinde psikolojisi bozularak ağır depresyona girdiği, psikolojik destek aldığı kaydedildi.

    ESKORT KADINLARLA ZİNA

    Dilekçede Mert Çiller’in Beyoğlu Asmalımescit’te sahibi olduğu 3 ayrı butik otelinde eskort kadınlarla günübirlik cinsel ilişkiler kurduğu ileri sürüldü. Mert Çiller’in bu eylemlerinin de cinsel şiddete yönelik bir davranış olduğu belirtildi.

    FARKLI İSİMLERLE ALKOL TEDAVİSİ

    Aşırı alkol ile birlikte uyuşturucu madde kullandığı iddia edilen Mert Çiller’in, Tansu Çiller’in siyasi gücü sayesinde birçok kez Balıklı Rum Hastanesi’nde farklı isimlerle alkol tedavisi için yatırıldığı ileri sürüldü.

    TANSU ÇİLLER AİLE BİRLİĞİNE MÜDAHALE ETTİ

    Tansu Çiller’in otoriter kişilik yapısının çiftin aile birliğini kötü etkilediğinin yer aldığı dilekçede, Zeynep Çiller kayınvalidesinin hemen her konuda kendisine müdahale ettiğini, çocuklarıyla ilgili konularda karar alınmasını engellediğini belirtti. Tansu Çiller’in gelinin annesi ile görüşmesini ve dünürlerinin ortak konuta gelmesine izin vermediği de ileri sürüldü.

    RAPOR VE FOTOĞRAFLAR DELİL OLDU

    Çiftin evliliğinin yıkılmasında Mert Çiller’in evlilik süresi boyunca zina ve sadakatsizlikte bulunduğunun yer aldığı dilekçede, eşine aile içi şiddet, tehdit, yıldırma, sindirme, psikolojik ve ekonomik şiddet ve baskı uygulayarak ağır kusurlu olduğu iddia edildi. Mahkemeye delil olarak Zeynep Çiller’in darp raporu ve fotoğrafları, olay günü polislerin tutanağı değiştirmeye yönelik söylemlerinin yer aldığı ses kayıtları delil olarak sunuldu.

    ÇOCUKLARA ŞİDDET

    10 ve 5 yaşındaki çocuklarının velayetinin annesine verilmesinin istendiği dilekçede, Mert Çiller’in çocuklarına da şiddet uyguladığı, çocuklarını da şiddete teşvik ederek olumsuz rol model olduğu belirtildi.

  • ‘Bahçelievler Katliamı’nın faili Kırcı: İki arkadaşımızın intikamı için oraya gittik

    ‘Bahçelievler Katliamı’nın faili Kırcı: İki arkadaşımızın intikamı için oraya gittik

    Ankara’da 1978 yılında 7 TİP’li gencin öldürüldüğü Bahçelievler Katliamı’nın faillerinden Haluk Kırcı, “Herkes Bahçelievler’den bahsediyor, solcuların yaptığı katliamlardan bahsetmiyor. Biz oraya intikam için gittik” dedi.

    1978 yılında Ankara Bahçelievler’de yedi TİP’li öğrenciyi katleden isimlerden biri olan Haluk Kırcı, Haber Global kanalında yayınlanan ‘Jülide Ateş ile 40’ programına katıldı.

    Kırcı, “Katliam katliam denilip geçiliyor. Sanki başka katliam olmadı Türkiye’de. Hep Bahçelievler ön plana çıkarıldı. İstanbul’da 1 Mayıs Mahallesi’nde beş işçi ülkücü diye öldürüldü. Adana’da 5 tane ülkücü öğretmen öldürüldü. Bahçelievler katliam değildir. Biz öldürülen iki arkadaşımızın intikamı için oraya gittik” dedi.

    Kırcı

    1978 yılında aralarında Abdullah Çatlı ve Haluk Kırcı’nın da bulunduğu failler, TİP (Türkiye İşçi Partisi) üyesi ODTÜ Elektrik bölümü öğrencisi Serdar Alten, Ankara Devlet Mimarlık Akademisi öğrencisi Hürcan Gürses, Ankara İktisadi ve Ticari Bilimler Akademisi Gazetecilik Bölümü öğrencisi Efraim Ezgin, Hacettepe Üniversitesi İstatistik bölümü öğrencisi Latif Can ve Osman Nuri Uzunlar, Faruk Erzan ve Salih Gevence’yi katletti.

    Haluk Kırcı, katliamla ilgili yedi kez idama mahkûm edildi. 1996’da yakalandığı gün emniyetten kaçtı. 1999’da yeniden yakalandı. 18 Mart 2004 tarihinde tahliye edildi. Ekim 2004’te Ukrayna’da yakalandı. 27 Mayıs 2010’da tekrar tahliye edildi. 8 Şubat 2011 tarihinde tekrar tutuklandı ve 4 Şubat 2015 tarihinde yeniden tahliye oldu.

  • AKP kendine göre bir din yorumu yaptı ve bunu Müslümanlık diye pazarlıyor

    AKP kendine göre bir din yorumu yaptı ve bunu Müslümanlık diye pazarlıyor

    AKP’yi sert ifadelerle eleştiren Gazeteci Levent Gültekin, mevcut iktidarın sigaradan rahatsız olduğu kadar hırsızlıklardan ve hukuksuzluklardan rahatsız olmadığını vurguladı. 

     Halk TV’de yayınlanan Sözüm Var programına konuk olan Gazeteci Levent Gültekin, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın ve AKP iktidarının İslamcılık üzerinden yaptığı siyaseti sert bir dille eleştirdi. AKP iktidarının kendine göre yeni bir din yorumu yaptığını vurgulayan Gültekin, bu yorumu Müslümanlık diye pazarlandığını ifade etti.  

    Levent Gültekin, AKP İslamcılığını şu sözlerle eleştirdi;  

    Hem Erdoğan hem de Türkiye’deki İslamcılar, mevcut iktidar. Sigaradan rahatsız oldukları kadar hırsızlıktan rahatsız olmuyorlar. İçkiden rahatsız oldukları kadar çocuk tacizlerinden, haksızlıklardan ve hukuksuzluklardan, liyakatsizliklerden rahatsız olmuyorlar.  

    Bir kadın ile bir erkeğin dizideki öpüşmesinden rahatsız oldukları kadar, 10 binlerce insanın hakkını hukukunu yiyip hapse atmaktan rahatsız olmuyorlar. Tuhaf bir ahlak anlayışı geliştirdiler. İnanılmaz bir şey. O yüzden orada din yok. Din olsaydı önce hırsızlıktan rahatsız olurlardı. Orada din olsaydı çocuk tacizinden rahatsız olurlardı. Orada din olsaydı haksızlık hukuksuzluk yaparak milletin ekmeğini çalmaktan rahatsız olurlardı. Orada din olsaydı, liyakati devre dışı bırakıp güvenlik soruşturması diyerek mülakatlarda hak edenin hakkını gasp etmekten rahatsız olurlardı.  

    O yüzden din ile alakalı bir yer değil orası. Orası kendi çıkarlarına göre. Kendilerine göre bir din yazdılar. Kendilerine göre bir din yorumu yaptılar. Bize topluma Müslümanlık diye pazarlıyorlar. Bizde buna ‘hayır arkadaş Müslümanlık kim sen kim’ cümlesini kuramıyoruz.  

    Sen kimsin ki sen nereden bu hakkı buluyorsun. Sen önce çaldığın paraların hesabını ver. Sen önce yaptığın hukuksuzlukların hesabını ver. Sen önce hapiste çürütmeye kalktığın yazarı, aydını, siyasetçisi, gazetecisi, Harbiyelisi, KHK’lısı, yüz binlerce insanın hakkını hukukunu yedin.  

    Güvenlik soruşturması diye mülakatta… geçen gün gördüm sınavda 100 alan 90 alanlarının tamamı mülakatla elemişler. Kazananların tamamı ya 60 ya da 65 almış sınavda. Bu kadar mı olur bu kadar aleni mi hırsızlık yapıyorsun bu hak çalmaktır. Başkasının hakkını yemektir, gasp etmektir. Özgürlüğü kısıtlamaktır. Kadınlar ölüyor orada bir şey yapmıyorsun. Toplum çürüyor orada bir şey yapmıyorsun. Birde bize Müslümanlık satıyorsun.  

    Muhalefete şu öz güvenin gelmesi lazım. Muhalefet Erdoğan’a şunu demeli ‘sen kimsin ki Müslümanlık kim?’, ‘Sen kimsin ki Hazreti Muhammed terbiyesi kim?’, ‘Sen kimsin ki bize namaz edebiyatı yapıyorsun’, ‘Sen kimsin ki İslam bayraktarlığı yapmak kim’ ‘çek elini dinden de çek ülkemizden de çek’ diye bilecek bir yaklaşım ve özgüvene ihtiyaç var.  

  • Netflix’in son dakikada iptal ettiği dizisinin arka planı

    Netflix’in son dakikada iptal ettiği dizisinin arka planı

    Netflix’in Türkiye yapımı olan ‘Şimdiki Aklım Olsaydı’ dizisi, çekimlerine başlanmasına birkaç gün kala iptal edildi. Konuyla ilgili bilgisi olan ancak isminin açıklanmasını istemeyen bir kaynak yaşananların arka planını anlattı.

    Söz konusu kişi, “Şimdiki Aklım Olsaydı dizisinin iptal edildiği haberi doğru. Dizinin çekim izinlerinin alınması için Kültür ve Turizm Bakanlığı’na başvuruldu. Dizide bir eşcinsel karakter olduğu için Bakanlık ret cevabı verdi. Dizinin ana karakterlerinden biri değil, yan karakterlerinden biriydi. Aslında küçük de bir hikayeydi ama bu gerekçeyle ret kararı verildi” dedi.

    BBC Türkçe’nin edindiği bilgiye göre, bunun üzerine Netflix, senaryoyu değiştirerek diziyi çekmek yerine, orijinal fikre bağlı kalınamayacağı için çekimleri iptal etme kararı aldı.

    Dizinin senaristi Ece Yörenç de Altyazı Fasikül’e yaptığı açıklamada bir eşcinsel karakter nedeniyle dizinin çekimlerine izin verilmediğini söylemişti.

    Altyazı Fasikül, iznin çıkmamasının ardından tüm ekibin ortak kararıyla senaryodan eşcinsel karakterin çıkarıldığını, bunun üzerine Bakanlık’tan çekim izninin alındığını yazdı.

    Fasikül’ün haberine göre, Netflix yetkilileri 14 Temmuz’da Radyo ve Televizyon Üst Kurulu’yla (RTÜK) görüşme gerçekleştirdikten sonra ise diziyi iptal etme kararı aldı.

    Karar, çekimlerin başlamasına bir gün kala, 15 Temmuz’da, ekibe ve oyunculara iletildi.

    Netflix de dahil olmak üzere yabancı yapımların çekim izni alabilmesi için mevzuat gereği Kültür ve Turizm Bakanlığı’na senaryoyu göndererek başvuruda bulunması gerekiyor.

    Fasikül’ün haberinde, “Yörenç’e göre, Netflix’in bu kararı almasının nedeni, RTÜK’le yapılan görüşme sonrasında şirketin, ileriki projelerini de düşünerek orijinal senaryoda değişiklik yapılmasını prensiplerine aykırı olarak değerlendirmesi” deniliyor.

    Yörenç Fasikül’e, dizide eşcinsel bir çiftin seks sahnesinin olduğu iddiasını da yalanlayarak, söz konusu karakterin senaryoda herhangi bir fiziki temasta bulunmadığını belirtti.

    Kısa bir açıklama yapan Yörenç, “Hepimiz büyük bir hayal kırıklığı yaşıyoruz. Şimdi bu projenin ölmemesi, başka bir coğrafyada hayata geçebilmesi için uğraşıyoruz” dedi.

    Çağan Irmak’ın yöneteceği ve Özge Özpirinççi ile Birkan Sokullu’nun başrollerini paylaşacağı ‘Şimdiki Aklım Olsaydı’ isimli dizinin yapımcılığını Ay Yapım üstlenmişti.

    Netflix, iptal kararı ile ilgili kamuoyuna bir açıklama yapmadı.

    Kültür ve Turizm Bakanlığı, BBC Türkçe’nin ‘Şimdiki Aklım Olsaydı’ dizisi ile ilgili sorularını yanıtsız bıraktı ancak Bakan Mehmet Nuri Ersoy’un bir danışmanı “Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın herhangi bir sansür uygulamasının olmadığını” kaydetti.

    Netflix: Türkiye’deki çekimleri durdurmuyoruz

    Habertürk yazarı Fatih Altaylı Cumartesi günü RTÜK’ün çekimler başlamadan önce sürece müdahil olmasının ardından Netflix’in diziyi iptal ettiğini yazmıştı.

    Bu gelişmelerin ardından gazeteci Cüneyt Özdemir, Netflix’in Türkiye’deki çekimlerini durduracağı iddiasını ortaya attı.

    Netflix ise resmi bir açıklamayla bu iddiayı yalanladı:

    “Netflix olarak Türkiye’deki üyelerimize ve kreatif camiaya derinden bağlılığımızı sürdürüyoruz. Birlikte çalıştığımız birbirinden yetenekli isimlerle gurur duyuyoruz. Şu anda yapım aşamasında olan ve yakında çekimlerine başlanacak projelerimiz için çok heyecanlıyız ve bu hikayeleri dünyanın her köşesindeki üyelerimizle paylaşmayı dört gözle bekliyoruz.”