Serbest Görüş en son haberler, olaylar ve gelişmeler hakkında güncel bilgiler içermektedir. Sitemiz dünya ve Türkiye’deki önemli olayları anında takip etmenizi sağlayacak içerikler sunar. Güncel haberlerin yanı sıra önemli gelişmeler ve analizlerle, gündemin nabzını tutar.
İsrail’de geçen hafta günlük vaka sayıları 4000’i buldu
Koronavirüs vaka sayılarının arttığı İsrail’de Cuma gününden itibaren 3 haftalık karantina uygulanmasına karar verildi.
İsrail böylece karantina önlemlerini ülke çapında yeniden uygulamaya koyan ilk ülke oldu.
Başbakan Binyamin Netanyahu Pazar günü yaptığı açıklamada, “Bu önlemlerin hepimiz üzerinde ağır bir etkisinin olacağını biliyorum” dedi.
Önlemler çerçevesinde vatandaşlar evlerinden 500 metreden fazla uzaklaşamayacaklar. Kapalı alanlarda en fazla 10, açık alanlarda ise en fazla 20 kişi bir araya gelebilecek.
Karantina süresince market ve eczane gibi hayati öneme sahip yerler açık kalacak, alışveriş merkezleri ise kapalı olacak.
Okullar kapanacak. Kamu kuruluşları az sayıda çalışanla faaliyetlerini sürdürecek, özel sektördeki iş yerleri ise müşteri kabul etmeme şartıyla açık kalabilecek.
27 Eylül’de başlayacak olan Yahudilerin en önemli dini bayramı Yom Kippur öncesinde alınan bu önlemler nedeniyle ibadet yerleri de kapalı olacak.
Netanyahu televizyondan yayımlanan konuşmasında, “Bayramı bu şekilde kutlamaya alışkın değiliz ancak akrabalarımızla bir araya gelmemiz mümkün değil” dedi.
İsrail İskan Bakanı ve ultra-ortodoks Yahudileri temsil eden Birleşik Tevrat Partisi lideri Yaakov Litzman ise kısıtlamaların geri getirilmesiyle Yom Kippur’un kutlanmasına engel olunacağını belirtmiş ve kararı protesto etmek için istifa etmişti.
Ülkeye 1,88 milyar dolara mâl olacak
İsrail Maliye Bakanlığı karantinanın salgından önce resesyona giren ülke ekonomisine 1,88 milyar dolara mâl olacağını açıkladı.
Covid-19 salgınını iyi yönetemediği eleştirileri yöneltilen Netanyahu, işletmeler için yeni bir destek paketi hazırlaması konusunda maliye bakanını görevlendirdiğini bildirdi.
İsrail’de önlemlerin hafifletilmesiyle birlikte koronavirüs vakaları tırmanışa geçmişti ve geçen hafta günlük vaka sayıları 4000’e ulaşmıştı.
Cumartesi günü 2715 yeni vaka bildirildi. Salgın başladığından beri ülkede 1108 kişi hayatını kaybetti.
Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Fatih Dönmez, Kanuni sondaj gemisinin Karadeniz’deki doğal gaz arama çalışmalarına katılacağını duyur
Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Fatih Dönmez, Kanuni sondaj gemisi için hazırlık çalışmalarının devam ettiğini belirterek, “Kanuni sondaj gemimiz Karadeniz’de sondajlarına başlayacak ve Fatih’in gücüne güç katacak” açıklamasında bulundu.
Dönmez, Kanuni sondaj gemisine ilişkin Twitter hesabından yaptığı paylaşımda şu ifadeleri kullandı:
“Geri sayım başladı. Denizlerimizdeki enerji bağımsızlığımızın sembolü filomuz, yeni üyesiyle daha da güçlenecek. Hazırlık çalışmaları devam eden Kanuni sondaj gemimiz Karadeniz’de sondajlarına başlayacak ve Fatih’in gücüne güç katacak.”
Yılbaşında Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı envanterine katılan Kanuni sondaj gemisi, Türkiye’nin 3’üncü sondaj gemisi olma özelliğini taşıyor. (AA)
Muğla Olgunlaşma Enstitüsü Müdür Vekili Hüdayi Baş’ın kalp krizi geçirmesine neden olan Muğla İl Milli Eğitim Müdürü Pervin Töre’nin çok sayıda müdüre mobbing uyguladığı ortaya çıktı.
4 kişilik Usta Öğretici kadrosu için açılan sınavı kazanan adayların yerine torpil yapılan başka bir liste vererek usulsüzlük yapmasını isteyen Muğla İl Milli Eğitim Müdürü Pervin Töre’ye direndiği için kalp krizi geçiren tarafından kuruma alınacak kişi listesinde usulsüzlük yapması için baskı uygulandığı Muğla Olgunlaşma Enstitüsü Müdür Vekili Hüdayi Baş’ın ölümünün ardından Töre’nin başka müdürlere de mobbing uyguladığı ortaya çıktı.
Muğla’da, Töre’nin baskıları nedeniyle istifa eden ya da emekli olduğu belirtilen çok sayıda okul müdürü olduğu belirtilirken, Töre’nin daha önce görevden alınan ancak mahkeme kararı ile göreve geri dönmesi gereken müdürlerin görevlendirmelerini yapmadığı, mobbing davasını örtbas etmeye çalıştığı kaydedildi.
Muğla Olgunlaşma Enstitüsü Müdür Vekili Baş, geçirdiği kalp krizi sonucu hayatını kaybetmişti. Baş’ın kalp krizi geçirmesinin arkasında, İl Milli Eğitim Müdürü Pervin Töre tarafından, kuruma alınacak kişilerin listesinde usulsüzlük yapmadığı için “istifa et” baskısına maruz kalmasının olduğu ortaya çıkmıştı. Baş, Menteşe Kaymakamlığı’na şikâyette bulunmuş ve “Hayatıma kasteden bu davranışlar halen devam etmekte. Bu güzel ülkeye zarar veren; yönetmelikleri, usulü hiçe sayan yöneticilerin yollarını reddediyorum” ifadelerini kullanmıştı.
TÖRE: DAVALAR ONURUM
Töre’nin, Muğla’da göreve başladığı 2018’den itibaren mobbing sonucu istifa eden ya da emekliye ayrılan okul müdürleri olduğu öğrenildi. Töre, 2012-2017 yılları arasında Aydın İl Milli Eğitim Müdürlüğü yaptığı dönemde, görevden alınan ancak davayı kazanan müdürleri göreve iade etmemesi ile gündeme gelmişti. Töre’nin göreve iade etmediği müdürler, Töre hakkında 2016’da, suç duyurusunda bulundu. Eğitim-Bir-Sen tarafından 2016’da düzenlenen toplantıya katılan Töre, “Türkiye’de görevden alınan okul müdürlerinden geriye dönmeyen tek il biziz. Gerek paralel yapının açtığı davalar gerekse bu arkadaşların açtığı davalar bizim onurumuzdur” ifadelerini kullanmıştı.
İDDİALAR MECLİS’E TAŞINMIŞTI
Eski CHP Aydın Milletvekili Metin Lütfi Baydar da soru önergesi ile Töre hakkındaki iddiaları, 2016’da Meclis’e taşıyarak, “Sosyal Bilimler Lisesi’nde İlçe İnsan Hakları Kurulu’nca da onaylanan mobbing davası Pervin Töre tarafından örtbas edilmeye çalışılmıştır. Okullara gönderilen ödenekler, İl Milli Eğitim Müdürlüğü’nce, okul müdürünün Pervin Töre’ye yakınlığına göre düzenlenmektedir. İl Milli Eğitim Müdürü’nün ‘danışman öğretmenlik seçiminde’ çeşitli öznel yargılarla keyfi seçimler yaptığı görülmektedir.” İfadelerini kullanmıştı.
MİTİNGE ÇAĞRI
Töre, AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, 27 Mayıs 2015’te Aydın’ı ziyareti öncesi resmi yazı ile “tüm ilçelerdeki ortaokul ve liselerin öğrenci, öğrenci velisi, öğretmen ve yöneticilerinin ziyarete katılmasını, katılma listelerinin de müdürlüğe bildirilmesini” istemişti. Töre, 6 Mayıs 2015’te de, Anneler Günü nedeniyle düzenlenen ve AKP Aydın 1. ve 3. sıra milletvekili adaylarının da katıldığı “kaynaşma ve istişare toplantısına” eğitim kurumlarında görev yapan “bayan yöneticilerin” katılmasını talep etmişti.
TBMM GÜNDEMİNE TAŞINDI
CHP Muğla Milletvekili Süleyman Girgin, 9 Eylül günü hayatını kaybeden Muğla Olgunlaşma Enstitüsü Müdür Vekili Hüdayi Baş’ın ölümüne “torpil baskısının” neden olduğu iddialarını TBMM gündemine taşıdı. Milli Eğitim Bakanı Ziya Selçuk’un yanıtlaması istemiyle soru önergesi veren Girgin, “Basında yer alan iddialara göre, Baş’ın fenalaşarak hayatını kaybetmesinin nedeni, 4 kişilik usta öğretici kadrosu için açılan sınavlarda torpil yapmak istememesi üzerine, çeşitli düzeydeki Milli Eğitim yöneticilerinden baskı görmesiydi.” dedi. Girgin, Milli Eğitim Bakanlığı’nın bu iddiaları titizlikle araştırması gerektiğini ve eğer iddialar doğruysa hesap sorulmasını istedi.
TBMM Başkanı Mustafa Şentop’un ‘mütevelli heyeti onursal üyesi’ olduğu Kuzey Makedonya’daki Uluslararası Balkan Üniversite’nde lise diploması dışında bir şart aranmaksızın hukuk fakültesine girme imkânı verildiği ortaya çıktı.
ÖSYM kılavuzunda hukuk bölümüne yer vermeyen üniversitenin gerekli denklik koşuluna sahip olmadığı belirtilirken, siyasiler TBMM Başkanı Mustafa Şentop’un mütevelli heyeti onur kurulu üyesi olmasına da tepki gösterdi. Siyasi parti temsilcileri, “Hukuk tercihinde 125 bin sınırını düzenleyen bu iktidar. İktidar bunu dolanmak için kendi çocuklarına bu rantı sağlayabilmek için yurt dışında bir üniversite kurmuş” yorumu yaptı.
Gazeteduvar’dan Serkan Alan’ın haberine göre, lise diplomasının yeterli sayılmasının sorun olmadığını belirten eğitim danışmanı, üniversitenin ‘denkliğe sahip’ ifadeleriyle tanıtımını yapmasının ise sorunlu olduğunu vurguladı.
Baroların hukuk fakültelerinin niteliğine ve sayısına ilişkin uyarıda bulunarak düzenleme talebinde bulunduğu dönemde ortaya çıkan bu örnek hakkında Antalya Baro Başkanı Polat Balkan, “Siyasal iktidar her geçen gün bu kadarı da olmaz diyebileceğimiz uygulamalarla karşımıza çıkıyor.” diyerek tepki gösterdi. Siyasi parti temsilcileri ise üniversitenin mütevelli heyetinde onur kurulu üyesi olan TBMM Başkanı Mustafa Şentop’a seslenerek istifasını talep etti.
Antalya Baro Başkanı Polat Balkan
YÖK ‘İLK BİN İÇERİSİNDEKİ’ ÜNİVERSİTEDEN MEZUNLARA DOĞRUDAN DENKLİK VERİYOR
Uluslararası Balkan Üniversitesi’nin hukuk fakültesine, lise diplomasıyla yıllık 29 bin 500 TL’ye girilebiliyor. Uluslararası üniversiteler için eğitim danışmanlığı yapan bir firmanın ismini vermek istemeyen yetkilisine göre Uluslararası Balkan Üniversitesi’ne lise diplomasıyla koşul ve şart aranmaksızın kayıt yapılabilmesinde bir sorun bulunmuyor. Avrupa’da pek çok ülkede üniversiteye sınavsız bir şekilde girilebildiğini belirten yetkiliye göre sorun, üniversitenin “YÖK tarafından tanınırlığa ve denkliğe sahip” ifadeleriyle tanıtımını yapmasında yatıyor. Çünkü bu denklik sürecinin nasıl olumlu işlediği “belirsizlik” ve “muğlaklık” barındırıyor.
YÖK’ün yönetmeliklerinde yurt dışında eğitimini tamamlamış bir kişinin doğrudan denklik alabilmesi için bazı kriterler belirlenmiş durumda. Denkliğe başvuran kişinin yurt dışında mezun olduğu üniversitesi, YÖK tarafından tanınan ‘Academic Ranking of World University’ gibi sıralandırma sistemlerinde ilk bin yükseköğretim kurumu arasındaysa doğrudan denklik veriliyor. ‘Üniversitenin ilk binde yer alması kriteri’ denklik başvurusu yapan öğrencinin okuluna kayıt yaptırdığı yılki sıralamalar gözetilerek işliyor. Fakat Uluslararası Balkan Üniversitesi, YÖK’ün doğrudan denklik verme kriteri olarak belirlediği ‘dünyadaki ilk bin üniversite’ sıralamalarında yer almıyor.
Öte yandan YÖK’ün yönetmeliklerinde doğrudan denklik için, “Öğrenci Seçme ve Yerleştirme Sistemi Kılavuzunda yer alan yurt dışındaki yükseköğretim programlarına yerleştirilenlerin veya bu programlara yerleştirilen en son öğrencinin aldığı puanı alarak aynı yıl ilgili yükseköğretim kurumunun aynı programına kayıt yaptıranlara ait diploma olması” kriteri de bulunuyor. Uluslararası Balkan Üniversitesi ÖSYM kılavuzunda hukuk bölümüne yer vermediği için doğrudan denklik için bu koşulu da sağlamıyor.
‘ÜNİVERSİTENİN YÖK TARAFINDAN TANINMASIYLA DENKLİK AYNI ŞEYLER DEĞİL’
Eğitim danışmanına göre eğer yurt dışında eğitim alan kişinin üniversitesi YÖK’ün kabul ettiği sıralamalarda ilk bin içerisindeyse denklik süreci kısa bir sürede olumlu sonuçlanıyor. Görüştüğümüz eğitim uzmanı ilk binin içerisinde yer almayan Uluslararası Balkan Üniversitesi gibi “statülere” sahip üniversitelerin denklik sürecinin işleyişine dair ise şunları kaydetti:
“Azerbaycan’da, Orta Asya’da bazı üniversiteler var ve bunlar sıralamalarda ilk bin içerisinde değil. Bunlara yönelik de ‘denklik başvurusunda bulunabilir’ diye bir ifade var. Bu, aslında eğitim danışmanlığı firmalarının da tuzağı. ‘Denklik var mı’ sorusuna karşılık ‘denklik başvurusu yapabilirsiniz’ deniyor. Denklik başvurusu yapabilmeniz için sadece o üniversiteyi YÖK’ün tanımış olması yeterli. Üniversitenin tanınırlığıyla denklik aynı şey değil. Gördüğümüz kadarıyla YÖK Uluslararası Balkan Üniversitesi’ni de tanıyor ama bu, doğrudan denklik anlamına gelmiyor. YÖK web sitesine denkliği olan üniversiteler diye bir ibare koymuyor. Fakat YÖK’ün tanıdığı üniversitelerden mezun olan bir öğrenci YÖK’e denklik başvurusu yapabilir. Bunu büyük oranda YÖK reddediyor. Bir kısmına da bununla ilgili yeterlilik sınavı var ve buna girmeniz gerekiyor yanıtını veriyor.”
‘İLK BİNDEKİ ÜNİVERSİTELERE YERLEŞTİREREK SORUN YAŞAMAMALARINI SAĞLIYORUZ’
“Danışmanlık hizmeti almaya gelen bir veli ve öğrenci, ‘Biz yurt dışında hukuk eğitimi almak istiyoruz’ dediğinde nasıl yönlendirme yapıyorsunuz?” sorumuza ise eğitim danışmanı şu cevabı verdi:
“Yurt dışında ÖSYM kılavuzuyla yerleşmediği için denklikte sorun yaşamaması adına çalıştığımız üniversiteler, YÖK’ün kabul ettiği sıralamalarda yer alan dünyadaki ilk bindeki üniversiteler. İlk binin içerisinde olmayan bir üniversiteye öğrenci göndermiyoruz çünkü denklik alınması imkansız. Özellikle hukuk için. Diyelim ki tercih edilen üniversite ilk binin içerisinde ve gittiniz eğitiminizi aldınız. Her ülkenin hukuk sistemi farklı olduğu için siz Türkiye’ye döndüğünüzde Türk yargı sistemine dair dersleri almak zorundasınız. Bu dersleri almadan denkliği ve baro kaydını yapamazsınız. Yurt dışında hukuk eğitimi almak isteyen biri örneğin dünyada ilk bin içerisinde olan İngiltere’deki üniversiteye gitti ve geri geldi. Türkiye’de çalışacaksa fark derslerini vermesi lazım ve bu da bir buçuk iki yıllık bir süreci buluyor. Ki zaten okuduğu ülkede de çalışamıyor. Bir ülkede avukatlık yapabilmeniz için o ülkenin vatandaşı olmanız gerekiyor. Biz yurt dışında hukuk eğitimi almak isteyen öğrencileri ilk bindeki üniversitelere yerleştiriyoruz ve denklik sorunu yaşamamalarını sağlıyoruz.”
‘BU HUKUK DÜZENİNDE İNSANLAR YETERLİ EĞİTİMİ ALAMIYOR’
Öte yandan baroların birçoğu hukuk fakültesi sayısının azaltılması ve eğitimin daha nitelikli hale getirilmesi için son dönemde çağrılar yapıyor. Uluslararası Balkan Üniversitesi’nin hukuk fakültesi örneğini “Siyasal iktidar her geçen gün bu kadarı da olmaz diyebileceğimiz uygulamalarla karşımıza çıkıyor” sözleriyle değerlendiren Antalya Barosu Başkanı Polat Balkan şunları kaydetti:
“AKP iktidarı demokrasiyle, hukukla bağını kesmiş gözüküyor. Bunun en temel göstergelerinden biri de yıllardan beri bilinçli bir şekilde hukuk fakültelerinin sayılarını artırıp piyasalaştırmak, ticarileştirmek, eğitimin seviyesini düşürmek. Dolayısıyla hukuka olan güveni yerle bir edip hukukla bağı olmayan bir düzen oluşturmayı hedefliyor. Yargının kurucu bileşeni olan iki ayağı savcıları ve yargıçları kendilerine bağlayarak taraflı kılmış durumda. Yargının teslim almadığı sivil ayağı avukatlar. Oysa hem avukatlar hem savcılar hem de yargıçlar aynı sıralarda, aynı yerlerde eğitim alarak mesleklerine kavuşabiliyor. Bu hukuk düzeninde insanlar yeterli eğitimi almıyorlar. Son derece vasat, akıldan bilimden, hukuk felsefesinden, en temel hukuk bilgilerinden yoksun olarak mezun olup staja başlıyorlar. Bu yetersizliğin en büyük zararını hem bizim mesleki saygınlığımız hem de yurttaşlarımız yaşıyor.”
Antalya Baro Başkanı Polat Balkan
‘APARTMANDAN BOZMA BİNALARDA HUKUK EĞİTİMİ VERİLMEK İSTENİYOR’
İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden 1999 yılında mezun olduğunu ve o dönem hukuk fakültesi sayısının 10 civarı olduğunu belirten Balkan, “Şimdi hiç kimsenin sayısını tam olarak bilemediği, kimi rakamlara göre 132 tane hukuk fakültesi var. Bizim tüm uyarılarımıza rağmen hâlâ da hukuk fakülteleri açılmaya devam ediyor. Apartmandan bozma binalarda hukuk eğitimi verilmek isteniyor. Hukuk öğrencileri bırakın profesörü, doçent bile görmeden, hiçbir akademisyenle karşılaşmadan, formasyonu olmayan kişilerden aldıkları bilgilerle mezun oluyorlar. Siyasal iktidar bu anlayıştan vazgeçecek gibi görünmüyor” diye konuştu.
‘HUKUK BİLİMİNİN VERİLERİ NE ÖLÇÜDE DİKKATE ALINIYOR?’
CHP İstanbul Milletvekili ve TBMM Anayasa Komisyonu Üyesi İbrahim Kaboğlu ise, hukuk alanında baroların nitelik arttırılması talebine karşılık yurt içinde hukuk fakültesi sayılarının artması ve yurt dışında hukuk eğitimi verilmesinin olası sonuçlarına dair şunları kaydetti:
“Hukukçuların yetiştiği hukuk fakülteleri sayı olarak düşünüldüğünde, genellikle nicelik ve nitelik arasında ters orantı kurularak, ‘ne kadar çok fakülte, o kadar zayıf formasyon’ şeklinde bir genellemeye gidilir. Kuşkusuz, nicelik ve nitelik arasında büyüyen ters orantının payı bir gerçek; ancak bu durum, diğer gerçekleri ve/ya sorunları perdeleme işlevi görmemeli. Hukukta okutulan dersleri içerik olarak eleştirel bir yaklaşımla değerlendirmek gerek: Ders kitapları ne ölçüde hukukun genel ilkeleri ışığında yazılıyor? İlgili disiplin, üst normları ve hukuk biliminin verilerini ne ölçüde dikkate alıyor?”
TBMM Anayasa Komisyonu Üyesi İbrahim Kaboğlu
‘SORGULAMA ÇOKLU BARO DÜZENLEMESİNE KADAR UZATILABİLİR’
“İkinci olarak, hukuk fakültesi öğretim üyelerinin yetiştirilme tarzını ele almak gerekiyor. Üçüncü olarak, hukuk fakültelerine yönelik siyasal faktörler üzerinde de durmak gerekiyor. Eğer hukuk fakültelerinin üçte biri hukukçu olmayan dekanlar tarafından yönetiliyorsa, bunun nedeni, hukukçu dekan bulunamayışı mı, yoksa hukuku bilimsel bir disiplin olmaktan uzaklaştırma amacı mı? Benzer şekilde, hukuk fakültelerinden yüzlerce öğretim üyesi, mesleki yetersizlik nedeniyle mi uzaklaştırıldı yoksa onların kadrolarına, muhtemelen güçlü bir akademik kariyeri olmayan siyasal yandaşları veya hukuk bilimine inanmayan başka uzmanlık alanına mensup kişileri atamak için mi? Bu sorgulama, çoklu baro düzenlemesine, hakim ve savcı sınavlarının siyasal etkilere açık bir biçimde yapılmasına kadar uzatılabilir. Sonuç olarak; konuya bu olumsuz faktörler bütününde bakılmadığı sürece, hukuk fakültesi sayısı azaltılsa da, hukuk fakültesi öğrencilerini ‘hukukçu ortak kimliği’ ereğinde yetiştirme ortam ve koşulları yaratılamaz.”
DP Batman Milletvekili ve TBMM Adalet Komisyonu Üyesi Mehmet Rüştü Tiryaki
Uluslararası Balkan Üniversitesi’nin hukuk bölümünün uluslararası alanda akredite olamayacağını ve sorunun burada başladığını belirten HDP Batman Milletvekili ve TBMM Adalet Komisyonu Üyesi Mehmet Rüştü Tiryaki ise YÖK’ün ve TBMM Başkanı Mustafa Şentop’un açıklama yapmasını talep ederek şunları söyledi:
“YÖK bu okullara denklik veriyor, bu üniversiteyi tanıyor ve ÖSYM kılavuzunda diğer bölümlere yer veriyor. Üniversitenin mütevelli heyetinde hukuk profesörü olan, aynı zamanda bizim ülkemizin seçkin üniversitelerinden biri olan Marmara Üniversitesi’nde görev yapmış TBMM Başkanı Sayın Mustafa Şentop da bulunuyor. Dolayısıyla Türkiye Kuzey Makedonya’nın bu üniversitesine ve bu üniversiteye bağlı hukuk fakültesine bir biçimde güvenilirlik kazandırmış oluyor. Hiçbir şart aramayan yalnızca lise mezunu olmayı hukuk fakültesine kayıt için yeterli gören bu üniversitenin kapılarını hem YÖK hem de TBMM Başkanı sonuna kadar açmış gibi görünüyor. Bunun doğru olmadığı açık. Sovyetler’in dağılmasının ardından Türki Cumhuriyetler’deki üniversitelere binlerce öğrenci gitti. Bu çocukların birçoğu mağdur oldu. Daha sonra bu diplomalar kabul edilmedi ve aldıkları diplomalar uygun görülmedi. Buraya gidecek öğrencileri de ümitsiz bir gelecek bekliyor. YÖK’ün bu konuda denklik vermediğini açıkça dile getirmesini, Sayın Meclis Başkanı Mustafa Şentop’un da açıklama yapmasını beklemek hepimizin hakkı.”
Yİ Parti Antalya Milletvekili ve TBMM Anayasa Komisyonu Üyesi Feridun Bahşi
YÖK tarafından alınan kararla, üniversite sınav sonuçlarına göre ilk 125 bin içerisinde olan öğrencilerin hukuk fakültelerine kabul edildiğini hatırlatan İYİ Parti Antalya Milletvekili ve TBMM Anayasa Komisyonu Üyesi Feridun Bahşi, “Hukuk tercihinde 125 bin sınırını düzenleyen bu iktidar. İktidar bunu dolanmak için, kendi çocuklarına bu rantı sağlayabilmek için yurt dışında bir üniversite kurmuş.” dedi.
TBMM Başkanı Mustafa Şentop’un Uluslararası Balkan Üniversitesi mütevelli heyeti onur kurulu üyesi olmasına tepki gösteren Bahşi, Şentop’un bu üyelikten istifa etmesini talep ederek sözlerini şöyle sürdürdü:
“Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı’nı da üniversitenin mütevelli heyetine onur üyesi yapmışlar. Bunun nedeni de Türkiye’de denkliği kolay alabilmeleri için. Türkiye’deki hukuk sistemi zaten çökmüş, hukuk fakülteleri dibe vurmuş durumda. Türkiye’deki hukuk fakültesi sayısı 130’un üzerine çıkmış ve hiçbirinde nitelikli eğitim-öğretim kadrosu yok. Profesörü olmayan hukuk fakülteleri var. İlahiyat profesörlerinin dekanlık yaptığı hukuk fakülteleri var. Veterinerlik hocalarının dekanlık yaptığı hukuk fakülteleri var. Derslere hukukla ilgili hiç ilgisi olmayan insanlar girip Türkiye’deki hukuku tamamen çökertmişken, iktidar bu alanla ilgili tedbirler alıp 190 bin başarı sıralaması şartını 125 bine çekerken Kuzey Makedonya’da bir üniversiteye hiç puan sıralaması, üniversite sınavına girmeden kayıt yapılması etik dışıdır. Üstelik TBMM Başkanı’nın mütevelli heyetinde üye olduğu bir ismi de kullanarak Türkiye devleti üzerinde baskı kurup Türkiye’de üniversite sınavına zar zor girmiş çocukların haklarına saldırıdır. Bunun YÖK’ten denklik alması genel hukuk ve yasa kurallarına göre mümkün değildir. Ancak TBMM Başkanı’nın ismi baskı unsuru olarak kullanılarak denklik alınacaktır. TBMM Başkanı’nın buradaki fahri üyeliğinden hemen derhal istifa etmesi gerekir. TBMM’nin bu tarz menfaat ilişkilerinde baskı unsuru olarak kullanılması TBMM’nin manevi şahsiyetine de saldırıdır.”
St. Louis Kızılhaç ekibinde sedye taşırken maske takan görevliler.
Koronavirüs salgınıyla mücadelede bugün birçok ülke, maske takılmasını öneriyor ya da bunu zorunlu kılan düzenlemeler yapıyor. Bu ülkeler arasında yer alan ABD’de ise bu konu oldukça tartışmalı. ABD’de bazı kişiler bunu bireysel özgürlüklerine aykırı olarak görüyor ve maske takmayı reddediyor.
Aslında, ABD’lilerin maske takmak istememesi çok da yeni bir durum değil. 1918-19 yıllarında dünya nüfusunun üçte birini etkileyen ve 50 milyondan fazla kişinin ölümüne yol açtığı tahmin edilen İspanyol Gribi salgını sırasında da halkın bir bölümü maske takmaya karşı çıkıyordu.
Virginia Üniversitesi Tarihi Fakültesi Dekan Yardımcısı Prof. E. Thomas Ewing, History Extra için kaleme aldığı makalede maske karşıtlığının dününü ve bugüne etkilerini yazdı.
Ewing’e göre, Amerikan halkı maskeyle ilgili düzenlemelere 1918’de de 2020’dekine benzer şekilde tepki verdi. Buna hemen uyum sağlayanlar olduğu gibi, ihmal edenler ve karşı çıkanlar da oldu. Halkın bu dönemde maske takmamak gerekçeleri de rahatsız olması, belli sağlık sorunları olanlar için zor olması veya unutkanlık olarak sıralanıyordu.
Ancak, o dönemde maske düzenlemelerine uymayanlara cezalar kesiliyordu. Ewing, geçmişteki örneklerin, bugün bu kuralları uygulamanın neden zor olduğuna ışık tutabileceğini belirtiyor.
Ogden’de iki kadına para cezası verildi
Bu örneklerden ilki Utah eyaletinde bulunan Ogden kentinde yaşandı. Aralık 1918’de şehirde maske yasasını ihlal eden iki kadın para cezasına çarptırıldı.
Büyük bir mağazada tezgahtarlık yapan Rhoda Williams, “müşterilerle ilgilenirken maske takmadığı” için suçlu bulundu. Williams’ın astımı vardı, bu yüzden doktorunun ifadesine göre maske takması “berbat bir deneyime” yol açıyordu. Görülen davada yargıç, Williams’a 10 dolar para cezası verdi.
Bir fırında çalışan Reynolds adındaki bir başka kadın da ceza yiyen bir diğer kişi oldu. Ancak bu kurala ilişkin itirazda bulundu. Görülen davada yargıç, Reynolds’ın maske kararını “isteyerek değil, dikkatsizce” ihlal ettiği gerekçesiyle 5 dolar para cezasına hükmetti.
Ewing, 1918’de yaşanan bu iki davanın 2020 yazında dünyanın dört bir yanında maske zorunluluğuna uymakta zorlanan kişilerde etki yaratması gerektiğini düşünüyor.
Gazetelerde maske tarifi yayımlandı
Kasım 1918’de uygulamaya konan Ogden kentindeki Grip Yönetmelikleri, gripten etkilenmiş insanlarla ilgilenen herkesin maske takmasını zorunlu kılıyordu.
Ayrıca diş hekimleri, katipler, asansör operatörleri gibi halkla yakın temas kuran herkes de bu kurala uymak zorundaydı.
Ogden Standardı kapsamında eyaletteki gazetelerde maske yapma rehberleri de yayımlandı: “Bir parça gazlı bez alın. Dört kez eşit şekilde katlayın. Köşelerinden ise ip geçirin. İspanyol Gribine karşı şimdiye kadarki tasarlanmış en iyi koruyucuya sahipsiniz.”
1918’de, 2020’de olduğu gibi, Amerikalılar kurallara uymaktan, kayıtsız bir şekilde ihmale kadar değişen davranışlarla maske düzenlemelerine tepki gösterdi.
Ewing’e göre Williams ve Reynolds davaları özellikle bu düzenlemelere karşı verilen tepkiler hakkında fikir verici: “Maskeler rahatsız ediciydi, belirli sağlık sorunları olanlar için zordu ve kolayca unutulabilirlerdi.”
İlk iki haftada binden fazla kişi tutuklandı
Peki, bireyler maske takmadıkları için neden cezalandırıldı ve bu tür motivasyonlar 2020’de benzer kuralların uygulanmasının zorluğu hakkında neyi ortaya çıkarıyor?
Ewing bu soruları farklı açılardan yanıtlıyor.
1918’de ve sonrasında San Francisco’da maske yönetmeliğine karşı geldikleri için kişilerin tutuklanması dikkatleri uyandırdığını söyleyen Ewing, “Çünkü bu tutuklamalar politik kararlar ile bireysel eylemler arasındaki çatışmayı vurguladı” ifadelerini kullandı.
Kararın ilk iki haftasında binden fazla insan maske takmadığı gerekçesiyle hapse gönderildi.
21 Kasım’da, sadece dört haftalık bir yaptırımın ardından maske emri sona erdi. Yeni yılda yeni İspanyol Gribi vakalarının sayısı artarken, maske düzenlemesi 17 Ocak 1919’dan itibaren tekrar uygulandı.
İki hafta sonra, 1 Şubat’ta, salgın biraz daha etkisini yitirdiğinde maske zorunluluğu yeniden yürürlükten kaldırıldı.
O dönemde San Francisco’da çekilen fotoğraflardan bahseden Ewing, kamusal davranışların maske gereksinimleri tarafından nasıl değiştirildiğini gösterdiğini aktardı.
Ewing, söz konusu fotoğrafları şöyle anlattı:
“Bir fotoğrafta, maskeli bir polis memuru, biri doğru bir şekilde maske takan, diğeri de boynuna maske takan iki kişiyi gözaltına alıyor.
İkinci bir fotoğrafta, maskeli bir polisi maskesiz bir kadını konuşurken görürüz. Fotoğrafın açıklaması olarak da “Hemen böyle birini alın” ifadeleri yer alıyor. Fotoğraf, memurun kadını maske takması için uyardığını gösteriyor.
Üçüncü bir fotoğraf ise bir polis memurunun maskeli bir adama, oturan maskeli bir adamın yanından geçerken eşlik ettiğini gösteriyor. Refakat edilen adam bir sigara tutuyor, bu yüzden sigara içmek için maskesini çıkarmış.”
ABD’nin birçok yerinde maske karşıtlığı vardı
Virginia Üniversitesi’nde yapılan bir araştırmayı aktaran Ewing, ABD’nin başka yerlerinde de maske kurallarına karşı nasıl karşı gelindiğiyle ilgili bilgiler sunduğunu söyledi.
Araştırmada şu haberlere erişildi:
California, Sacramento’da Frank Bobich isimli ABD’li polise cebinde bir maskesi olmasına rağmen maskeyi kullanmak yerine “öldürülmeyi veya asılmayı” tercih ettiğini söyledi.
Indiana, Fort Wayne’de C McKown, bir polis memurunun tramvay sürerken maske takma talebine karşı çıktığında tutuklandı.
Kaliforniya’da 20 binin altında bir nüfusa sahip Bakersfield’ta, John Lynch, “yerel bir sinema salonunda maske takmayı kasten reddettiği için” tutuklandı.
Lynch maskeye karşı o kadar öfkeliydi ki, şehir ya da hiç kimse ona maske taktıramadı. Sonunda polis de Lynch’i bakımevine kapattı.
Maske karşıtları yaygın mıydı?
Ewing, sorulması gereken sorulardan birisinin de “maske kararlarına karşı çıkan insanlar halkın ne kadarını temsil ediyor?” olduğunu belirtiyor.
Araştırmaya göre, gazetelerde yer alan bazı haberlerle maske kararına karşı çıkılması maskelerin güvenli veya sağlıklı olmadığı iddiaları ortaya atıldı.
California, Santa Barbara’da, Dr J. Clifford tutuklanmasının ardından konuşarak “Bu davayla mücadele etme sözü veriyorum çünkü Bir doktor olarak, sağlık kurulu tarafından öngörülen maskenin bir salgının yayılmasını önlemede herhangi bir faydası olduğuna inanmıyorum” dedi.
Maske takmayı reddeden bir Colarado, Pueblolu bir demir işçisi James McLaughlan ise Chicago’dan geldiğini ve orada maske takmanın zararlı olduğunu söyledi.
Üç sonuç: Kayıtsızlık, rahatlık ve cehalet
Yapılan araştırma Ogden’deki davalar gibi ülkenin diğer yerlerinde maske takmayı reddetmenin kayıtsızlık, rahatlık ve cehaletle bağlantılı olduğunu gösterdi.
Kaliforniya, Stockton’da, yerel gazetede yayınlanan tutuklama listeleri, kişilerin ya kararnameyi bilmediklerini ya da maskelerini takmayı önemsemediklerini gösteriyor.
Kaynaklar, tutuklananların sosyal statüsü hakkında ayrıntılı bilgi vermemesine rağmen, mevcut kanıtlar, tramvaylarda, restoranların dışında veya sokakta halk içinde tutuklananların farklı meslek kollarından insanlar olduğunu işaret ediyor.
Öte yandan alt-orta sosyal tabakalardan gelen insanlar, mekanikçiler, kondüktörler veya memurların maske takmayı reddettiği de görüldü.
Ancak Dr. Clifford gibi bir hekimin sağlık yönetmeliğini ihlal nedeniyle tutuklanması orta-üst Amerikan sınıfının da bu kuralları ihlal ettiğini ispatlıyor.
Cezalar ırkçı mıydı?
Ewing, işlerini yaparken maske takmayı reddeden kişilere kesilen para cezaları yönetmeliklerin farklı etkilerini da ortaya koyduğunun altını çiziyor.
Yönetmeliğin 28 Kasım 1918’de yürürlüğe girmesinden sadece bir gün sonra, W. Rayama isimli kişi aile berberinde çalışırken 5 dolar para cezasına çarptırıldı.
21 yaşındaki S. Hill ise, “müşterileri maske takmadan beklemek” suçundan tutuklandı. Restoran sahibi I. Ikemott da “müşterileri beklerken maske takmamakla” suçlandı.
Tutuklananlardan ikisi, Rayama ve Ikemott’un “Japon” olarak tanımlanması, bu yasaların, maskelerin gerekli olduğu belirli hizmet mesleklerinde belirli etnik grupları yoğunlaştıran yapılandırılmış ırkçılık biçimlerini güçlendirdiğini gösteriyor.
6 Kasım 1918’de maske takmayı reddeden bir grup katip ve garson mahkemeye çıkarıldı. Gazete haberlerinde tutuklanan insanların etnik azınlık nüfustan gelmediği de anlaşıldı. Bu da genç ve beyaz olmanın, bu yasaların ciddiye alınmaması gerektiği algısına katkıda bulunmuş olabileceği yorumunu güçlendirdi.
Cezaların sınıfsal farklıları
Ewing, araştırmanın kesilen cezaların sınıfsal olduğunu ortaya çıkardığını söylüyor.
Ogden’de, maske kararnamesini iptal etme kararı, yukarıda açıklanan tutuklamalardan sadece birkaç gün sonra, 9 Aralık’ta nispeten hızlı bir şekilde gerçekleşti.
Şehrin sağlık yöneticileri yaptıkları açıklamada maske yönetmeliğinin eşitsiz bir şekilde işlediğini itiraf etti. Fakir insanlara ihmalden verilen para cezaları zenginlere o denli uygulanmamıştı.
Demiryolu işçilerinden oluşan bir heyet, “maskeyi takmanın onlar için imkansız olduğunu, çünkü onları temiz tutamadıklarını veya sterilize edip değiştiremediklerini” belirtti.
Daha fazla tartışmadan sonra, “maske düzenlemesinin kaldırılması” önergesi kabul edildi ve hemen yürürlüğe girerek, sosyal düzenlemede iki haftalık deneyime son verildi.
Bugün için dersler
Ewing, Ogden’deki maske meselesinin çözümü bugün için önemli dersler verdiğini söylüyor.
COVID-19 salgını sırasında, maske takmayanların maske takanlarla çatışması ve maske karşıtı protestoların medyada geniş bir şekilde yer bulduğunu hatırlatan Ewing sözlerini şöyle sürdürdü:
“Belki günümüzün zorlu kamusal ikliminde Ogden’in marjinal popülasyonlar üzerindeki farklı yaptırımları kabul ederek; koşullar değiştikçe politikaları değiştirerek; birden çok bakış açısını dinleyerek aldığı maske zorunluluğunu sona erdirdiği kararından bir ders çıkarabiliriz.
En önemlisi ise 1918’deki maske karşıtlığı bize bireysel kısa vadeli davranışları sosyal ihtiyaçlar bağlamında konumlandırmanın önemini öğretir.”
Amerikalıların yıllarca olmasa da aylarca daha maske takacağını işaret eden Ewing şöyle konuştu:
“Ogden’de maske kararının ilk aşamalarında gazeteler maske takmayı kabul edenleri de etmeyenleri de yazdı. Her iki yaygın sosyal davranış şekli de sosyal sınıfın ötesine geçiyor gibi görünüyordu.
Orta düzeyde maske politikalarına sahip bir şehirde bu yaygın kamusal davranışların her ikisi de 2020’de COVID-19 ile başa çıkmak için uyarı niteliğinde bir uyarı sağlıyor.
Tarihsel kayıtlar bizi hangi bakış açısının daha sürdürülebilir olacağını sormaya zorluyor:
Toplumun refahında kalıcı iyileşme sağlamak için bireysel davranışı değiştirmeye yönelik bir taahhüt mü, yoksa virüsün binlerce kurbanı daha enfekte etmesine izin verebilecek ağır sağlık düzenlemelerine karşı artan tepki mi?”
Sağlık Bakanı Fahrettin Koca’nın vaka sayılarında düşüş olduğu ifadelerini değerlendiren Diyarbakır Tabip Odası Başkanı Elif Turan, Diyarbakır’da tüm hastanelerin tam kapasite çalıştığını ve ameliyathanelerin yoğun bakıma dönüştüğünü belirterek, artan vaka sayısının enfekte olan sağlık emekçisi sayısından anlaşılacağını söyledi.
Sağlık Bakanı Fahrettin Koca, salgının Kürt illerindeki durumunu incelemek üzere Diyarbakır’ı ziyaret etti. Diyarbakır Valisi Münir Karaloğlu’yla bir araya gelen Bakan Koca, temaslarına ilişkin valilikte basın toplantısı düzenledi. Bakan Koca, “3 hafta öncesine göre vaka sayımız yüzde 49 oranında düşmüş durumdadır” dedi. Diyarbakır’daki vaka oranlarını ve pandemi sürecini Diyarbakır Tabip Odası Başkanı Dr. Elif Turan ile konuştuk.
“HASTANEDE YATAKLAR DOLU”
İl Pandemi Kurulunda olmadıkları için resmi vaka sayısını bilemediklerini söyleyen Turan, “Çünkü sadece PCR testi negatif olup klinik ve radyolojik olarak Kovid-19 diyebileceğimiz vakalar da şu an kaç olduğunu bilemediğimiz için yüzde 49’luk bir düşüşün olup olmadığını bilemiyoruz. Şu an hastanelerdeki doluluk oranına baktığımızda tüm hastaneler tam kapasite çalışıyor. Eğitim Araştırma Hastanesi neredeyse Kovid-19’a ayrılmış durumda. Ameliyathaneler yoğun bakıma dönüştürülmüş vaziyette. Şu an 600-700 hasta yatıyor, 120’si yoğun bakımda. Hastanede yataklar dolu”
“BÖLGEYE ÖZGÜ TEDBİRLER ALINMALI”
1 Haziran öncesi Diyarbakır’da vaka sayılarının düştüğünü ve 60-100 arası vaka sayısı olduğunu söyleyen Turan, normalleşme süreciyle tedbirlerin hızlı bir şekilde kaldırıldığını belirtti. Tedbirlerin bilimsel veriler eşliğinde bölgeye özgü alınması gerektiğini vurgulayan Turan, “Çünkü her bölgenin kendine özgü koşulu var. Buna dikkat edilmeliydi. Tedbirlerin ve kısıtlamaların buna göre yapılması gerekiyordu. Defalarca söylememize rağmen İl Pandemi Kurulunda yer almadık. Tedbir hızlı bir şekilde kaldırıldı. Bununla beraber toplumsal hareketlilik başladı, bu toplumsal hareketlilik de vakaların artmasına sebep oldu. Pandemiyle mücadele sadece tedavi etmek değil. Aynı zamanda bulaşıyı önlemek gerekiyor. Bunun için koruyucu sağlık hizmetlerine önem vermek gerekiyor. Toplum katılımını sağlamak gerekiyor. Başta maske ve hijyen ürünlerinin halka ücretsiz dağıtılması gerek, yaygın test yapılmalı, temaslılara test yapılmalı, takip edilmeli. Taşıyıcı grup tespit edilip toplumdan izole edilmeli. Bu virüsün yayılmasını da engeller. Eve gönderilen hastalar, ev içinde bulaşıya neden oluyor. İzolasyonda olan kişilerin takibinin yapılması gerekiyor” ifadelerini kullandı.
“572 SAĞLIK ÇALIŞANI ENFEKTE”
Pandemi sürecinde en çok sağlık emekçilerinin etkilendiğini belirten Turan, sağlık emekçilerinin 13 kat daha risk altında olduğunu vurguladı. Diyarbakır’da 572 sağlık emekçisinin enfekte olduğunu dile getiren Turan şunları söyledi: “6 sağlık emekçimiz yaşamını yitirdi. Artan vaka sayısını enfekte olan sağlık emekçisinden de anlayabiliyoruz. 11 Mart’tan sonra Diyarbakır’da 2 ay içerisinde bizim tespit edebildiğimiz 95 sağlık çalışanı enfekte olmuştu. Şu an geldiğimiz nokta 572. 24 Ağustos’ta yayımladığımız raporda enfekte sağlık emekçisi sayısı 476 iken şu an 572. Yaklaşık 2 haftada 96 sağlık çalışanı enfekte olmuş durumda”
Türkiye genelinde koronavirüs vaka sayılarının artmasının ardından İçişleri Bakanlığı’nın bugün yayımladığı yeni genelge ile bütün alanlarda maske takmak zorunlu hale geldi.
Sağlık Bakanlığı Koronavirüs Bilim Kurulu’nun tavsiye kararı, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın talimatı doğrultusunda İçişleri Bakanlığı 81 İl valiliğine ‘Covid 19 Tedbirleri’ konulu ek genelge gönderildi.
Genelgeye göre ülke genelinde (meskenler hariç olmak üzere) tüm alanlarda (kamuya açık alanlar, cadde, sokak, park, bahçe, piknik alanı, sahiller, toplu ulaşım araçları, işyerleri, fabrikalar vb.) vatandaşlara istisnasız maske takma zorunluluğu getirildi.
Yine genelgeye göre alınan diğer kararlar şu şekilde:
Minibüs gibi şehir içi toplu ulaşım araçlarında ayakta yolcu alınmasına kesinlikle müsaade edilmeyecek.
Raylı sistem araçları (metro, tramvay vb.), metrobüsler gibi toplu ulaşım araçlarında hangi oranda ve sayıda ayakta yolcu alınabileceği il/ilçe umumi hıfzıssıhha kurulları tarafından tespit edilecek.
Restoran, kafe gibi tüm yeme-içme ya da eğlence yerlerinde saat 24.00’ten sonra müzik yayınına izin verilmeyecek.
Vatandaşların toplu olarak bulunduğu/bulunabileceği yerler (pazar yerleri, sahiller vb.) ile kafe, restoran vb. yeme içme ve eğlence mekanlarında denetimler artırılacak.
Sağlık Bakanlığı’nın 7 Eylül’de açıkladığı verilere göre koronavirüs vaka sayısı 281 bin 509’a ulaşırken hayatını kaybedenlerin sayısı 6 bin 730 oldu.
Resmi veriler, son dönemde koronavirüse karşı alınan önlemlerin kaldırılmasıyla birlikte yeni vaka, can kaybı ve ağır hasta sayılarında yükseliş yaşandığını gösteriyor.
Türkiye’de 1 Haziran itibarıyla seyahat kısıtlamaları ve sokağa çıkma yasakları sona erdirilmiş, Temmuz ayında da sinema, tiyatro ve düğün salonları yeniden faaliyet geçmişti.
Ayrıca Mayıs sonundaki Ramazan Bayramı’ndan farklı olarak 31 Temmuz-3 Ağustos arasındaki Kurban Bayramı’nda da herhangi bir kısıtlama uygulanmamıştı.
Kısıtlamaların hafifletilmeye başlandığı Haziran ayının ilk haftası aynı zamanda, salgının zirveye ulaştığı Nisan ayından sonra en düşük vaka ve can kaybına gelindiği dönem oldu.
Ancak BBC Türkçe’nin Sağlık Bakanlığı’nın açıklamalarından derlediği veriler, yaz aylarında yaşanan hafif dalgalanmaların ardından özellikle Ağustos ayı itibarıyla vaka ve can kaybında istikrarlı bir yükseliş olduğunu ortaya koymuştu.
Türkiye’de vaka ve can kaybındaki günlük artış, Eylül başı itibarıyla Mayıs ortasından bu yana en yüksek düzeyine ulaşmıştı.
Sağlık Bakanı Fahrettin Koca, geçen hafta ‘birinci dalganın ikinci zirvesinin’ yaşandığını söylemişti.
Koronavirüs tedavisi nedeniyle yoğun bakıma alınan Antalya Büyükşehir Belediye Başkanı Muhittin Böcek, tedbir amaçlı uyutuldu.
Böcek’in sağlık durumuyla ilgili Memorial Antalya Hastanesi Direktörü Op. Dr. Özgün Güngör açıklama yaptı.
Böcek’in, kan değerlerinde düzelme olduğu, PCR testinde negatifleşme, antikor testlerinde ise pozitiflik saptandığı kaydedildi.
Op. Dr. Özgün Güngör, “Antalya Büyükşehir Belediye Başkanımız Sayın Muhittin Böcek’in 8 Eylül Salı günü itibarıyla kan değerlerinde düzelme, PCR testinde negatifleşme ve antikor testlerinde pozitiflik saptanmıştır. Covid sürecinde akciğer dokusunda oluşan tahribat nedeniyle yoğun bakım koşullarında, takip ve tedavileri devam etmektedir. Bu sürecin her aşamasında Akdeniz Üniversitesi Rektörü Sayın Prof. Dr. Özlenen Özkan ve tıp fakültesi öğretim üyeleri, her türlü tıbbi ve sosyal desteği sunmuşlardır” ifadesini kullandı.
Tedavisi süren Böcek’in, tedbir amaçlı uyutulduğu kaydedildi.
CHP’li Antalya Büyükşehir Belediye Başkanı Muhittin Böcek tedbir amaçlı uyutuldu.
Böcek, akciğer dokusunda tahribat olduğu belirtilerek bugün yoğun bakıma alınmıştı.
AKP’ye yakınlığı ile bilinen Cem Küçük, dün akşam katıldığı canlı yayında 27 Şubat gecesi İdlib’te 34 askerin şehit olduğu olaya ilişkin “Ruslar 60 askerimizi şehit etti kınayamadık” itirafında bulundu.
BOLD – Habertürk’te yayınlanan ‘GerçekFikriNe’ programına konuk olan Türkiye gazetesi yazarı Cem Küçük, Yunanistan ve Türkiye arasında yaşanan krizi yorumlarken bir itirafta bulundu. Küçük, 27 Şubat günü Suriye’nin İdlib kentine konuşlu bulunan Türk askerlerine yönelik Rus savaş uçaklarının bombalı saldırısı sonrası 34 askerin şehit olduğu resmi makamlarca yapılan açıklamayı yalanlayan bir ifade kullandı.
Türkiye’nin silahlı gücüne ilişkin açıklama yapan Cem Küçük, Rusya ve ABD dışındaki tüm ülkelerle mücadele edebilecek bir orduya sahip olduğunu vurguladı. Bu sözlerinin ardından dan Cem Küçük, “Amerika ile Rusya bir yerde müdahale ederse işin rengi o zaman değişir. Şurada da katılıyorum. Hakikatken Ruslar bizim 60 askerimizi şehit etti. Ya bir kınayamadık. Bu ülkede Amerika daha çok eleştirilir. Haklıdır da yanlış değil. Ama Rusya 60 tane askerimizi İdlib’te, birde orada yalan söyledi (Rusya) orada Türk askerinin olduğunu bilmiyorduk dedi. 60 askerimizi öldürdü (Rusya) sesimizi çıkartamadık. Yani abalıya dövdük, yani rejime (Esad Rejimi) yöneldik, oraya ateş ettik. Ve hala bu mücadele devam ediyor” şeklinde konuştu.
Cem Küçük’ün 60 asker itirafının ardından sosyal medyada açıklamasının dikkat çekmesiyle birlikte twitterdan açıklama yapan Küçük, “Dün akşam Habertürk’te sehven 60 diye söylediğim İdlip’teki şehit sayımız 34’tür. Programın ilerleyen bölümlerinde düzelttim. Bütün şehitlerimize Allah rahmet eylesin.” dedi.
27 Şubat gecesi Rusya’ya ait savaş uçakları, Suriye’nin idlib kentinde konuşlu bulunan Türk askeri birliğini bombalamıştı. Saldırının ardından geçen uzun bir zaman sonra açıklama yapan AKP’li Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, İdlib’te 34 askerin şehit olduğunu belirtmişti. Rus uçaklarının saldırısında çok fazla askerin şehit iddia edilmiş ve açıklanan rakamın gerçeği yansıtmadığı ifade edilmişti.
Rus bombardımanın hemen arkasından Rusya’ya Vladimir Putin ile görüşmeye giden Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 2 dakika kapıda bekletilmesi ise tepki çekmişti. Erdoğan’ın Rusya ziyareti ve 34 askerin şehit olduğu saldırıyı sert bir şekilde kınayamaması eleştirilere neden olmuştu.
Koronavirüs hem Türkiye’de hem de dünya genelinde can almaya devam ederken, uzmanlar da virüsün güz ve kış boyunca izleyebileceği seyre dair uyarılarda bulunuyor.
Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Enfeksiyon Hastalıkları Bilim Dalı Başkanı ve Bilim Kurulu üyesi Prof. Mehmet Ceyhan, Covid-19’un sık sık mutasyona uğradığını ancak henüz virüsün davranışını değiştiren bir mutasyonun gerçekleşmediğine, mutasyona uğramaması halinde ise güz ve kışın salgınla uğraşılarak geçirileceğine dikkat çekti.
Ceyhan, virüsü belirti göstermeden geçirenlerin oranının 10 binde 26 olduğunu ifade etti ve Türkiye genelinde bu sayının 215 bin olduğunu kaydetti.
“Şu anda Türkiye’nin sorunu bu, özellikle kendileri belirtisiz ya da az belirtili olduğu için farkına varılmayan ancak ortalıkta dolaşan insanlar” yorumunu yapan Ceyhan, sözlerini şu ifadelerle sürdürdü:
“Bu sadece bizim başımızda değil bütün dünyada ülkeler sayıları belli bir seviyeye indirdikten sonra dirençle karşılaştı. Kimisi 200’ler, 300’ler civarında; biz 1000’ler civarında ve aylarca bu böyle devam etti. Tabi bu bir ikinci artışın sinyaliydi. Çünkü normalleşme döneminde bir yerde takıldığınızda ek tedbirler almadığınız zaman maalesef böyle oluyor, aynı seviye gidemiyor. Çünkü bir süre sonra halk tedbirlerden bıkmaya başlıyor, uyum oranları azalıyor ve vakalar artıyor.
Salgının bitmesi için ikinci olasılık aşı. Aşıya da baktığımız zaman bireysel koruyuculuğu sağlayacak bir aşı önümüzdeki sene çıkabilir. Belki birkaç aşı çıkabilir; ancak salgını durduracak olan bütün dünyanın aşılanması. Bu birkaç seneden önce çok mümkün gibi görünmüyor. O kadar aşının üretilmesi, depolanması, ulaştırılması, uygulanması ancak o kadar zamanda olur. Geri sadece mutasyon ihtimali kalıyor ki bunların içinde en büyük olasılık mutasyon. Çünkü 20´nci yüzyılın başından itibaren olan salgınlara baktığımızda genellikle bir mutasyonla 2 yıldan önce bitmişler. O yüzden her gün takip ediyoruz, bu virüs çok sık mutasyona uğruyor; ama henüz virüsün davranışını değiştirecek mutasyon olmadı. Her an olabilir, bekliyoruz. Böyle bir şey gerçekleşmezse evet, bu sonbaharı ve kışı da yine salgınla uğraşarak geçireceğiz gibi görünüyor.”